Kartalkaya oteli yangını, bu tarihsel dönemin metaforu gibiydi. Sistemi bizzat yaratanlar, altında imzası olanlar, onu sırtlayanlar, kor ateşin içinde kurban oldular. Bir uyarıydı bu, metaforun anlamını çözemeyenlere, “bir aptala anlatır gibi” anlatmak, TÜSİAD’a düştü. Yakın zamana dek hep karnından konuşan TÜSİAD, malumu ilan etti; “Sistem Çöktü!”
Bir noktanın açıklığa kavuşması gerek. TÜSİAD çöken sistemin esas, kalıcı sahibidir. Üyelerinin hepsi sanayide, ticarette, bankacılıkta yoğunlaşmış, iç içe geçmiş ve merkezileşmiş sermayenin tekelci birliklerinin temsilcileri ve yöneticileridir. TÜSİAD’ın barındırdığı sermaye birikim ve yoğunluğunun yanında, MUSİAD ve onun gibilerin esamesi okunmaz. Burjuva gerici muhalefetin şeytan taşlar gibi sözünü edip durduğu “Beşli Çete” ya da daha geniş alınırsa “yandaş sermaye”, sırtını sadece iktidar ilişkilerine bağlayabilen ve bu ilişkiler sayesinde ulaşabildiği sermayenin çoğunluğu borçlardan oluşan, iktidar ilişkilerinin kaybolduğu gün tüm yaldızlı prestijleriyle beraber sermaye birikimleri borç yığını altında kalacak olan gruplardan oluşur. Bu anlamıyla, tekelci egemenliğin esas ve kalıcı sahipleri her zaman TÜSİAD’dır.
Peki ama nasıl oluyor da sistemin esas sahipleri, kendi egemenliklerinin siyasi temsili olan dinci/faşizmle olası bir çatışmayı göze alıp, sahibi oldukları sistemin çöküşünü ilan edebiliyorlar? Meseleyi yüzeysel ele alanlar, TÜSİAD’ın temsil ettiği tekelcilerle dinci-faşizmin başından beri doku uyuşmazlığı içinde yaşadığını iddia edeceklerdir. Oysa gerçek, doku uyuşmazlığını değil, tam uyumu gösteriyor. 23 yıllık dinci faşist iktidarın en büyük kazananı TÜSİAD’dır. Sanayi, ticaret ve bankacılıktan en tepeleri hep onlar ellerinde tuttular, ithalat-ihracat kanalları onların tekelinde kaldı, borsa, emlak, genel para trafiği onlar tarafından yönlendirildi. Hele ki 2018’den sonraki, dört-beş yılda, işbirliğini yaptıkları emperyalist tekelleri bile kıskandıracak ölçülerde, yüksek oranlı karlılık dönemi yaşadılar. Sadece bir örnek: Dünya devi Fiat tekelinin işbirlikçisi TOFAŞ, Ferrari’den sonra dünyanın en yüksek karlı ikinci otomotiv şirketiydi. (M. Ali Verçin, 27.06.2024, Karar gazetesi) Bunların sermaye birikimi temposu hemen hiç hız kesmedi, tepeleri ellerinde hiç bırakmadılar. Bu bir.
İkincisi, bir sınıf egemenliğinin, bizzat kendi siyasi temsiliyle ters düşmesi, tarihte az rastlanan bir olay değildir, bu topraklarda da pek çok kez yaşanmıştır. Öncekiler bir yana, 2001 krizi sırasında yaşananlar, pek çokları için taze hatıradır. O zaman TÜSİAD ve kontrol ettiği basın, Ecevit-Bahçeli koalisyon hükümetini gözden düşürmek için elinden geleni ardına koymamıştı. Gerçi çok fazla çaba göstermesine gerek kalmamıştı, çünkü o zaman da gerçek anlamda bir çöküş yaşamıştı ve şiddetle ihtiyaç duyulan hükümet değişikliğini, halk sokaklarda isyan çığlıklarıyla dile getiriyordu. Bütün iktidar yani ekonomisi, siyaseti, ideoloji aygıtlarıyla, faşist baskı aygıtlarıyla, egemenliğin tüm veçhelerini elinde bulunduranlar, bütünü kaybetmemek adına, yürütmenin-şahın korunması adına vezirin feda edilmesinden başka bir çare bulamamışlardı.
Bugünün 2001 krizinden fazlası var, eksiği yok. 25 yıl önce tekelci sermaye yaşadığı çöküşten emperyalist tam ilhak yoluyla kurtulmak şansına sahipti. Şimdi ise çöken sistemi ayakta tutacak, ona yeni bir yapı kazandıracak ne hazır öğeler var ne de bir program. Bu çeyrek yüzyılda başka şeyler de değişti. Örneğin, vezirin şah adına feda edilmeyi sineye çekemeyecek bir politik bagaja sahip olması ve daha da önemlisi, emekçi sınıflarda vezire yönelik yaygın ve derin öfkenin, onun güçsüz bir anında her şeyi yakacak bir sele dönüşmesi ihtimali gibi.
Bu son durumu özellikle göz önünde bulunduran TÜSİAD, yoğurdu üfleyerek kaşıklıyor ve siyasi temsilcisi dinci faşizmin üstüne bir çizik atmak yerine, onu uyararak kendine getirmeye çalışıyor. Tekelci sözcülerinin ifadelerinin özeti şundan ibaret: Baskı artık işe yaramıyor; tersine, baskının dozu yükseldikçe kurumlar yani o baskıyı uygulamaya sokan faşist egemenliğin temel aygıtları, emekçi sınıfların hedef tahtasına konuluyor. Sistemin esas, kalıcı sahipleri TÜSİAD’ın büyük endişesi burada beliriyor. Sadece var olan hükümeti değil, boydan boya tüm faşist aygıtın -polisi, ordusu, adliye ve zindanlarıyla- emekçi sınıf hareketinin konusu haline gelmesinden ürküyor. Oysa, “bütün iktidar” sahiplerinin, devrim karşısında son güvencesi hep şuydu: Aygıtın, hadi diyelim atın, kendisini korumak için sürücüyü zamanı geldiğinde feda etmek. Fakat emekçi kitle hareketi öyle bir aşamaya doğru hızla ilerliyor ki, sadece vezirin değil, kalenin, filin, atın vs. tüm taşların kaybedileceği ve şahın tümüyle korumasız kalacağı nihai hamle, ufukta görünmeye başlıyor.
Gerçekten, olayların gidişatı bu yöndedir. Yıllardır karnından konuşan TÜSİAD’ı şimdi yürek çarpıntısıyla kusarcasına konuşturan, muazzam bir baskı ve tehdit dalgası altında bile bir araya gelmekten geri durmayan emekçi sınıflar içinde -Silivri’yi kapatalım sloganında göründüğü gibi- faşizmin temel aygıtlarını hedef tahtasına oturtacak bir öfke birikiminin bir kararlılığa ulaşma ihtimalidir. Bu hareket halindeki öfke, devrimci hedefleri dile getiren her çağrıyı benimsemeye hazırdır. Emekçi sınıflar bu kararlılığa hangi koşullarda ulaşıyor? Görülmemiş bir baskı ve tehdit cenderesi altında. Meselenin püf noktası burasıdır.
Tüm yaşananları, güncelliği ve karmaşıklığı içinden değil, yukarıdan ve derinden incelediğimizde, Türkiye tekelci kapitalist sistemin şu noktaya gelmiş olduğu rahatlıkla görülür: En geniş emekçi yığınların acil-yaşamsal ihtiyaçlarıyla, tekelci sermaye egemenliğinin tüm varlık koşulları artık birbirine tahammül edemeyecek aşamaya gelmiş, bir “mutlak çelişki” karakteri kazanmıştır. Bu derin ve özsel nedenden ötürü, tekelci sermaye egemenliği adına dinci faşizmin yükselttiği her baskı-tehdit basamağı, emekçi sınıflar üzerinde ters etki yapıyor. Dozajı arttırılan her baskı, acil-yaşamsal ihtiyaçlarının yakıcı özlemleriyle dolu emekçilerde bir korku değil, kararlılık yaratıyor, dile gelen öfkeye bir eylem alanı yaratıyor. Baskı, tehdit ne denli koyulaşıp ne denli hayatın her alanını kapsarsa, emekçi milyonlar soluğu, kendi yaşam alanlarından çıkıp, eylem alanlarında almaya başlıyorlar. Çünkü şunu apaçık görebiliyorlar. Toplu eylem onları koruyor, özlemlerine canlılık kazandırıyor. Eylem alanı, geleceğe dair tasavvurun filizlenip gerçek anlamda umut haline geldiği yer oluyor. Tek başına direniş ilkesi umudu beslemez. Onu besleyen, asıl olarak geleceğe dair net bir tasavvurdur. İşte eylem alanı, birliktelik, güç, azim, kararlılık ve meydan okuma yoluyla gerçek umudu ete kemiğe büründürüyor.
Emekçiler şunu da apaçık görebiliyorlar: Eylem alanı dışında kaldıklarında, dile getirdikleri öfke onları tek tek faşizmin sürek avının kurbanı haline getiriyor. Faşist baskı, sözün hükmünü tüketiyor, yasal-mevzuatta bulaşık yollara ilişkin boş inancın hakkından geliyor. Buna karşılık, birlikte eylem, kitlelere bir özgürlük alanı açıyor, bu alanda öfkelerini, özlemlerini, geleceğe dair umut dolu tasavvurlarını buluyor ve onlara sarılıyorlar. Ne denli dertle, acıyla yüklüyseler, eylem alanında yaşadıkları dönüşüm o kadar keskin oluyor. Bu, artık salt protesto karakterini yitirmiş, geleceğe dair tasavvurlarını oluşturup biriktiren, yıkıcı ve kurucu karakterde bir eylemdir.
Nefes aldırmayan bir baskı ortamında iktisadi açıdan bu cehennemi yaşayan toplum, eylem alanlarında özgürlüğün ufukta görünen kokusunu ciğerlerine çekmeye başlamazsa, sonuçlarının ne olacağını TÜSİAD elbette bilir, çünkü onlar bu sistemin gerçek-kalıcı efendileridir, “sonradan görme” dinci-faşist tayfadan çok daha gerçekçidirler. Ağır baskı ve ona eşlik eden iktisadi cehennem koşullarında solunan her özgürlük havası, kitleler nezdinde, baskı koşullarına ve bu koşulları yaratan egemenlik aygıtlarına karşı tahammül seviyesini sıfırlar. Dünya çapında yüzyılları aşan egemenliğin deneyimiyle sermaye, en yetkin faşist aygıtların, tam da böylesi tarihi momentlerde yıkıma uğradığını hafızasına kaydetmiştir. 1974 Portekiz, 1978 Nikaragua, 1979 İran, 2011 Tunus, bu tarihsel deneyimin en yakın, en keskin örnekleridir. Bu koşullar altında, bu özgün tarihsel momentte, eylemin yarattığı özgürlük kokusu, halkın derin özlemlerinde yasa ve sınır tanımayan bir taşkınlığa yataklık eder.
Öyleyse TÜSİAD’ın “sistem çöktü” uyarılarını altındaki esas derdi aydınlatabiliriz. Tekelci sermaye, sadece hükümet aygıtının değil, faşist egemenlik aygıtının en keskin öğelerinin kırılmasıyla sonuçlanacak bu tarihsel momentten kaçınabilmek için, dinci-faşizmi uyarmak zorunda kalmışlardır. Bu özgün tarihsel momentte, dozajı arttırılan her baskı devrimci isyanların ana kaldıracı halini alır. “Kurumlar yıpratılıyor” uyarısı, sadece baskıyı örgütleyenleri değil, o baskıyı uygulamaya koyan aygıtlara karşı yönelen ve giderek bir kararlılık, bir hedef kazanan öfkenin tehlikeli gidişatına parmak basmaktır.
Toplumsal devrimin ve dolayısıyla emekçi halk yığınlarının şansı odur ki, şu an iktidarda, sermayesini yalnızca hükümet koltuklarında kalma tekeline dayayabilen politikayı olağanüstü bir kibir ve şişirme üzerinden kurgularken burnunun ucunu görme yetisini kaybeden, muhalefet sıralarına kurulup sırasını bekleme pozisyonunu kabule yanaşmayacak denli hassas bağlantılara sahip bir dinci faşizm var. Böyle bir iktidar kendini “feda edilecek vezir” olarak göremez.
Burjuva sınıfın kendi arasındaki kavga, siyasi partiler sınırını aşıyor, sistemin gerçek sahipleriyle geçici sahipleri arasındaki bir kavgaya doğru büyüyor. Bu yoldan tekelci sermaye egemenliğinin birliği ve uyumu bozulurken, tersinden, emekçi sınıflar ortak eylemin alanlarında birliği, dayanışmayı, kararlılığı ve uyumu örmeye devam ediyor.
Şimdi tek tek avlanacak olanlar, birliği ve uyumu bozulanlardır.
Umut Çakır