Pazartesi, Kas 20th

GüncellemeSal, 23 May 2017 10pm

Profile

Layout

Menu Style

Cpanel

Bir Yere Gitmedik Buradayız!

8 Mart akşamı Taksim, İstiklal Caddesi’ndeki o dev kalabalık neyi ifade ediyor? Çok ama çok şeyi. Toplamından çıkacak sonucu, yazının başına konduralım. Azgın faşist terörün görünür olmaktan çıkarıp bir yer altı akıntısına çevirdiği devrimci yığın hareketi; “Buradayız bir yere gitmedik” diyor. Sonuna kadar gitmeye yeminler eden dinci faşist iktidara adeta “Hodri Meydan” diyor.

Hemen belirtelim: Feminist çevrelerin geleneksel hale getirdiği 8 Mart Gece Yürüyüşü’nün bir anda dev kitle gösterisine ve iktidara karşı öfke kusma platformuna dönüşmesi, bizi zerre kadar şaşırtmadı. Oportünist siyasetlerin aksine, devrimci kitlelerin sinmediğini, ama dönemin kaçınılmaz kıldığı yıkıcı bir ayaklanma için gerekli motivasyonu ve enerjiyi depoladığını, sadece bu amaç için protesto tipi eylemleri ertelediklerini, bu süreçte sürekli belirttik. Kitleler bir kez daha bizi yanıltmadı. Söz konusu tespitleri yaparken uzun iç savaş ve yakın dönem yığınsal ayaklanmaların “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyen kitleler üzerinde yarattığı devrimci birikimden hareket ediyorduk. Böyle muazzam bir birikim, yine ancak sermayenin aynı ölçüde muazzam kan dökücülüğü ile dağıtılabilir. Evet, doğrudur, kahredici bombalar içinden yüzlerce canımızı kopardı, binlerce tutuklama yaşandı, yüzlerce kuruma kilit vuruldu. Hatta Cizre, Sur, Şırnak üzerinden en kanlı gözdağı amaçlandı. 10 Ekim’i, Cizre’yi gören devrimci yığınlar, bu noktada akıllı bir hamle yaptı: Kendi önderlerinin bile bu kanlı sürece hiç hazır olmadığını anlayan yığınlar, gereken zamanı kazanabilmek, devrimin tümden dağılmasını önlemek için, eylem erteleme tutumuna girdiler. Peki ama kitleler kendi başlarına böylesi taktik hamlelere nasıl karar verebilirler? Gezi deneyiminden sonra, hala böyle sorular soranlara cevap, Nasreddin Hoca’dan gelsin: Kazanın doğurduğuna inanıyorsun da, öldüğüne niye inanmıyorsun?

8 Mart’ı yakın geleceğin daha büyük ayaklanmaları için bir prova saymak yerine, acaba neden bunun geçici bir parlama olduğunu düşünmüyoruz? Ne güzel rahatlayıverirdik. Devrimin büyük ve çetin görevlerine burun kıvırır, Lenin’in otsovizm üzerine yazdıklarını papağan misali tekrarlar, sıradan günlük işlere dalıverirdik. Oysa bu dev kitlesel gövde gösterisi öylesine özel bir dönemde çıkıp geldi ki, hiç kimse buna duru gökte çakan şimşek gözüyle bakamaz. Dinci faşizmin her gün kitleleri ağır silahlarla tehdit ettiği, savcı ve hakimlerin iktidara destek sunmayan herkesi “teröristlerle aynı muameleyi görme” garantisi verdikleri, saray baş danışmanlarının Cizre ve Sur’u bile mumla ararsınız mesajları attıkları bir zamanda, eğer yüzbin kişi sokaklara öyle sessizce değil, öfkeyle çıkıyorsa, buna meydan okumak denir, başka bir şey değil.

Öfkeyi yaratan, açık faşist baskılardır. Ama biz burada, yalnızca öfkeden ibaret olumsuz bir duygu görmüyoruz. Böyle bir zamanda tek başına öfke, cesaret ve cüreti doğuramaz. Bunun için, hasmının içinde bulunduğu güçsüzlüğün farkına varmak ve özgüvene de sahip olmak gerekir. Devrimci kitleler, dinci faşizmin sallayıp durduğu silahların, aslında bir güçsüzlüğü perdeleme amaçlı olduğunun farkına vardı. Referandumla birlikte belirginleşen toplumsal eğilimler, güç dengelerinin aslında devrimci yığınlardan yana olduğunu, bizzat dinci faşizmin saflarında üstü örtülemeyen bir karmaşanın hüküm sürdüğünü, herkesçe anlaşılan bir netliğe kavuşturdu. Uzun iç savaş ve bir dizi devrimci ayaklanma tecrübesi yaşamış yığınların, bu tablodan gerekli dersleri çıkarmayacağını sanmak ahmaklıktır. 8 Mart gece yürüyüşü, herkesin bildiği ve her katılama açık karakterde bir eylem platformu olarak görüldü ve yüzbinler o fırsatı değerlendirdi.

Yine her zaman şunu söyledik: Tek başına faşist terör, kalabalıkları sessiz kalıp sinmeye ikna etmekte yetersiz kalır. Bunun için bir uzlaşma zemini de gerekir. Yani, bir noktadan sonra, cesaretini yitiren çoğunluk, öfke duydukları baskı karşısında, bu baskıyı, kendi kafasında meşrulaştırıp hiç olmazsa çekilir hale getirecek argümanlar aramaya girişirler. Eğer böylesi uzlaşma noktaları bulurlarsa, fırtınayı sessizlik içinde atlatma yolunu seçerler. 12 Eylül faşizmi bile kitlelerde böyle bir uzlaşma noktası yaratabilmek için “Hem sağ, hem sol anarşiyi bitirdik” tezini işlemek zorunda kalmıştı. Doğrusu ya, 70’li yıllarda, iktidarı fethetmek için değil ama sivil faşist teröre karşı direniş için zoru örgütleyen siyasetler de, bu uzlaşının doğabileceği boşluğu yeterince yaratmışlardı. Oysa şimdi, dinci faşizm hiçbir uzlaşı noktası sunmuyor, sunamıyor. Dahası kitlelerdeki devrimci birikim, böyle bir uzlaşıya olanak tanımıyor. “Polis baskısı kötü ama hiç olmazsa evimin içinde rahatım” diyen yok, tersine “bombalarıyla ve satırlarıyla kapımıza dayanıyorlar” hissiyatı hakim.

Böylesine yaşamsal bir tehdit altında bulunan devrimci yığınlar, dinci faşizmin emperyalist efendileriyle girdiği ağız dalaşından, aşağılama ve azarlamasından, doğru sonuçlar çıkaracak uyanıklıktalar. Bu efendilerin azarlarındaki asıl meramın, demokrasi olmadığı biliniyor. Eğer dinci faşizm tüm bu azgın terörün sonunda burjuva egemenliği tahkim edebilmiş olsaydı, Avrupa başkentlerinde, toplantıları yasaklamak yerine RTE’nin altına kırmızı halılar sererlerdi. Tersine uzun yılların yönetim tecrübesiyle emperyalistler, dinci faşizmin ipleri tümüyle elinden kaçırdığını, ilk karşı atılımda bozgun halinde dağılacak denli güçsüz kaldığını pekala görebiliyorlar. Devrimci yığınlar, emperyalizmin desteğinden yoksun kalmış bir sermaye iktidarının, ne kadar dayanıksız olduğunu kavrayacak olgunluktalar.

Referandum süreciyle gördük ki, dinci faşist iktidar, bir parti olmaktan çıktı, devlet haline geldi ve bu hale geldikten sonra kendi tabanını harekete geçiren dinamikleri kaybetti. Teşkilatlar çalışmıyor, ilanlarla maaşlı miting elemanı arıyorlar. Neden? Çünkü AKP bir ideoloji partisi değil, ne Hitler’in Nazi hücum kıtaları, ne Mussolini’nin kara gömleklileri gibi, kendi içinde tutarlı bir dünya görüşüne sahip bir kitle vardı bu partide. Peki ne vardı? Çocuklarına iş bulma torpili peşinde anneler, biraz destekle iki yakasını bir araya getirebilen esnaflar, bir de kefenlere bürünüp caka satan lümpenler. Bir rant potansiyeliydi AKP. İçeriği itibariyle referandum, parti teşkilatları çevresinde bir rant kümelenmesine imkan tanımıyor, adaylar yarışının hareketi yok, yerel bağlar kopuk. Dorusu, ekonomik kriz ve yağmalanan hazine, ortada dağıtılacak rant da kalmadı. Bu yüzden dinci faşizm referandumu, bir devlet kampanyası biçimine soktu. Polisi, adliyesi, vergi memuru, evet için çalışmaya zorladı. Buna rağmen evet kampanyası boş salonlar ve boş meydanlarda yürüyor. Böylece gördük ki, sadece AKP değil, devletin de takati kalmamış.

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyen milyonların bütün bu gerçekleri göremediklerini düşünenler çok fena yanılırlar. Ve 8 Mart böyle düşünenlere inat, tam anlamıyla buzkıran görevi yaptı. Eğer bu ilk dev atılım, Kürt halkında Newroz’da tamamlanırsa, işte o zaman 17 Nisan’ın gerçek bir ayaklanma için muazzam fırsatlar sunduğunu, buna şimdiden hazırlanmayan öncüleri başlayacak fırtınanın silip süpüreceğini söyleyebiliriz.

Umut Çakır

Yenİ İnsan

Halkın Denizi

HalkinDenizi 1