2011 yılında Tunus’ta başlayan ayaklanmaları fırsat bilerek Libya’da Kaddafi yönetimine saldırdı emperyalistler. Dinci çeteleri kullandılar paralı askerleri olarak. Hiç yoktan başlattıkları bu çatışmalarda (çünkü Libya’da bir halk ayaklanması, gösteri vb. yoktu) BM’den uçuşa yasak bölge kararı çıkardılar ve NATO uçakları doğrudan çatışmalara müdahil oldu.1

Kaddafi’nin 2011 Ekim’inde vahşi bir şekilde katledilmesi sonrası Türkiye, Libya ordusuna ait silahların (tanklar dahil) ve dinci çetelerin Suriye’ye aktarılmasında aktif rol oynadı.2 Libya ise çeşitli çetelerin ve birbirine giren aşiretlerin elinde paramparça oldu. Bu kaos içinde Trablus’ta ilan edilen “ihvancı” Ulusal Uzlaşı Hükümeti BM tarafından Libya’nın resmi yönetimi olarak tanındı. 2016 yılının 21 Ağustos’unda Tobruk Temsilciler Meclisi Serrac hükümetini tanımayı reddetti. Serrac apar topar Stuttgart’a uçtu. Orada ABD’li general ile görüştü. Ama sonuç değişmedi.

Libya fiilen üçe bölünmüş durumda. Yaklaşık %80’ini Temsilciler Meclisi (Hafter) kontrol ediyor. Doğu kıyısındaki Bingazi, Derne ve Tobruk bu kesimin elinde. Trablus’daki hükümet Batı kıyısındaki küçük bölgeyi elde tutuyor. Trablus, Misrata, Sirte, Zaviye kentleri bu grubun elinde. Nüfusun asıl yoğun olduğu yerler de buralar. Ülkenin iç güney kesimindeki çöllük Fizan bölgesini ise Selefi çeteler kontrol ediyor.

Kaddafi döneminde bölgenin en zengin ülkelerinden biri olan (kişi başına düşen gelir 12 bin doları aşıyordu) Libya’da bugün hastanelerin yüzde 44’ü faaliyet göstermiyor; 435 bin Libyalı iç göçmen durumuna düştü. Sadece 2016 yılında 100 bine yakın Libyalının Akdeniz’i aşarak İtalya’ya gittiği iddia ediliyor; GSYİH yarı yarıdan daha fazla düşerek 33 milyar dolar olurken, günlük petrol üretimi dörtte bir oranında düştü.

İşte emperyalizmin “yaratıcı kaos” saçmalıklarının yarattığı kaos böyle bir şey! Ve sermaye egemenliği şartlarında böyle bir kaos, ancak çok daha büyük bir kaosla, büyük yıkım savaşı ile bir “düzen” yaratabilir!

Libya’da tüm uluslararası aktörlerin aktif bir şekilde katıldığı “iç savaş” 12 Aralık’tan itibaren alabildiğine şiddetlendi. Her iki tarafta da silah, mühimmat, askeri teçhizat, araç gereç, paralı asker, “askeri danışman” ve hatta doğrudan askeri birlik düzeyinde aktif bir “dış desteğin” mevcut olduğu bu “iç savaşa” fiili olarak boğazına kadar gömülmüş olan3 dinci-faşist Türk yönetimi resmi anlamda da doğrudan taraf olmak üzere.

Trablus’taki İhvancı Serrac hükümeti ile Türkiye arasında 27 Kasım’da imzalanan “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakatı Muhtırası” ve “Askeri İşbirliği Mutabakatı Muhtırası” bugün Meclis’ten geçti. Böylece iktidar resmi olarak Libya’ya asker gönderme yetkisi almış oldu.4

Bu anlaşmalar her şeyden önce Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerilimi had safhaya çıkaracak nitelikte. Yunan deniz saha egemenliğine doğrudan müdahale, Kıbrıs açıklarında bulunan gaz yataklarına açıktan el koyma ve diğer ülkelerin girişimine takoz koyma anlamına geliyor. Yani Türkiye sadece Libya’da sürüp gitmekte olan çatışmalara daha doğrudan ve resmen karışmakla kalmıyor, Yunanistan ve Mısır’la (listede İsrail, Suudi Arabistan, BAE ve Kıbrıs da var) ve emperyalist petrol devleriyle açıktan karşı karşıya gelmiş oluyor. Bahçeli’nin “beka” çığlıkları bu defa gerçek bir beka sorununa dönüşen bataklıkta yitip gidiyor!

Ortalık o kadar karışık ki, bir iddiaya göre ABD’li diplomat heyeti Hafter’in Trablus saldırısını durdurmasını istedi. Gerekçe, mevcut şartların “Rusya’ın askeri işgaline yol açabileceği” idi. Hafter bu talebi reddetti.

Yunanistan’ın anlaşmaya ilk tepkisi, BM’nin tanıdığı Trablus hükümetinin temsilcisini kovmak, yerine Temsilciler Meclisi hükümetinin elçi göndermesini istemek oldu. Ayrıca AB ülkelerine de aynı tutumu alma çağrısı yaptı.

Yunanistan, Türkiye-Trablus mutabakatının 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni ihlal ettiğini ileri sürüyor. Ne var ki 178 ülkenin imzaladığı bu anlaşmayı imzalamayan 15 ülke var. Türkiye de bunlardan biri.

Mısır’ın darbeci başkanı Sisi, “Kimsenin Libya’yı kontrol etmesine izin vermeyeceğiz. Bu Mısır’ın ulusal güvenliğini ilgilendiren bir sorundur” diyerek açıktan askeri güç kullanma tehditleri savurdu ve BM’ye “anlaşmayı tanımayın” çağrısı yaptı.

Anlaşmayı takiben Tobruk hükümeti (Temsilciler Meclisi) adına dönek general” Hafter5 Trablus’a saldırı emri verdi. (Son iki yılda dördüncü saldırı emri oldu bu!) Tobruk Temsilciler Meclisi, BM’yi Türkiye-Trablus anlaşmasını tanımamaya çağırdı. Donanma Kurmay Başkanı ise “Türk gemilerini batırma emri aldım” dedi. Gerilim yükseldi, saldırılar başladı. Bu arada Avrupalı diplomatların Trablus’tan ayrılmaya başladığı haberleri yayıldı.

Hepsi bu değil. İsrail Kıbrıs'a 8 İHA verdi, Fransız ve İtalyan savaş gemileri Kıbrıs'a gönderildi. Bunun üzerine Türkiye, işgal ettiği Kuzey Kıbrıs’ta 1982 yılında inşa edilen Geçitkale Havaalanı’nı düzenlemeler yaparak operasyonel hale getirdi, İHA ve SİHA gönderdi.

Sözkonusu olan uluslararası paylaşım olunca iktisadi ve askeri güçtür belirleyici olan. Ama bu doğru orantılı bir denklem değildir. Büyük güçlerin yarattığı denge ortamında oluşan boşluklar/gözenekler, bazı istisnai durumlarda çok daha güçsüz aktöre görece geniş hareket sahası sunar. İşbirlikçi Türk tekelci sermayesi ve faşist iktidar belirli bir süredir bu gözeneklerde yayılmacı hayallerin beslediği maceralara yönelmekten geri durmadı. Kendi boyunu kat kat aşan bir işe soyunan bu yayılmacı dinci-faşist iktidar, kendi basınında sık sık dile getirdiği “oyun kurucu olamazsak oyun bozucu oluruz” düşüncesiyle hareket etti. “Fetih duaları” eşliğinde işgallere soyundu. Ama bu defa Doğu Akdeniz’deki “istikrarsız denge”yi bozarak Pandora’nın kutusunu açtı. Şimdilik sıcak çatışmaya evrilme ihtimali uzak görünse de6, açılan kutudan herkes payına düşeni alacak; imparatorluk hayalleri kuran bu “yeni-osmanlı” etiketli dinci-faşist iktidar ve faşist devlet çok geçmeden büyük bir yıkımla yüzleşmekten kurtulamayacak.

Sinan KALELİ

22.12.2019

------------------------------

1Bu yazıda ayrıntılı olarak Kaddafi’ye karşı mücadelenin nasıl yalanlarla sürdürüldüğü, dinci çetelerin emperyalistlerin paralı askerleri olarak nasıl rol oynadıkları anlatılıyor kanıtlarıyla. Özellikle Sarkozy Fransası’nın neden bu denli istekle Libya’ya saldırdığı, Clinton’ın ortalığa saçılan maillerinden ABD’nin Kaddafi’nin öldürülmesi ile nasıl gayretle ilgilendiği, tüm sahtekarlıklar vb. çok açık görülüyor. Bir kere daha altını çizmekte fayda var: “Batı medyası” herhangi bir konuda yüksek perdeden konuşmaya başladığında bilin ki bu bir yanıltma kampanyasıdır ve kesinlikle yalanlar propaganda ediyorlardır. Batının “özgür basınının” tüm tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur. Ve her şey olup bittikten sonra bu sahtekarlıkları sergileyen yazılar yayımlanır.
2Hakkını yemeyelim RTE’nin. “NATO’nun Libya'da ne işi var” diyerek Kaddafi’ye saldırıya karşı çıktı! Ama iki gün sonra Türk donanmasına ait gemiler NATO saldırısına iştirak etti!!! Mısır’da Mursi, Tunus’da Ganuşi, Türkiye’de RTE... ihvancı yönetimler dalga dalga yayılıyordu! Ama dengeler değişti. Yığınlardaki kabarışı kontrol altına alma kapasitelerinin olmadığı kısa sürede açığa çıkan İhvancıların ömrü kısa sürdü. İşin aslı Libya ve Suriye’de olup bitenler tek bir kampanyanın iki ayağından başka bir şey değildi. Bu nedenle E. İşler Saray adına konuşurken “çünkü Libya'daki aktörlerle Suriye'deki aktörler farklı değil” diyordu haklı olarak.
3BM’nin silah ambargosu kararına rağmen Türk devleti Trablus hükümetine düzenli silah sevkiyatını sürdürdü. Ticari ve askeri gemilerle İHA/SİHA dahil her tür askeri araç gereç ve silah nakledildi. Bunun için Ukrayna nakliye uçaklarını da kullandığı haberleri basına yansıdı.
4Şimdilik Rusya’nın paralı asker şirketi Wagner gibi, Türkiye’nin de SADAT üzerinden görevlendirme yapacağı senaryoları konuşuluyor. Öte yandan mevcut İHA/SİHA’ları kulanmak için bile olsa, halihazırda askeri personelin Trablus’ta bulunduğu kesin gibi. Bugüne kadar resmi olmayan sevkiyat, bu anlaşmadan sonra resmi hale gelmiş olacak.
5Hafter, Kaddafi’nin eski subaylarından. Çad’da Fransa’nın desteklediği gerici yönetime karşı savaşan Libya güçlerinin komutanı. 1986’da esir düştü. Kaddafi karşıtı bir ekip oluşturdu.1990’da ABD ile anlaşarak serbest kaldı. ABD’ye gitti ve ABD vatandaşı oldu. CIA ajanı olduğu iddiaları ortalığı kapladı. Libya’da gıyabında yargılandı ve idama mahkum edildi. 2011 döneminde Libya’ya döndü ve Kaddafi’ye karşı savaşan birliklere komuta etti.
6Bu son gerilimde bile Merkel, Erdoğan’ı siyasi sürece katılmak üzere Ocak ayında düzenlenecek olan Berlin Konferansı’na davet etti. Bahsettiğimiz gözenek böyle bir şey!