< < Kitleler Ve Öncülerin Değişen İlişkileri -XI-

Sonunda sıra, “kayıp halka”yı ele almaya geldi. Doğrusu o halka, hiç bilinmeyen, keşfedilmeyi bekleyen bir şey değil; sadece hatırlanması, üzerinde durulup sistemleştirilmesi ve giderek, kitlelere yönelik çalışmada kazanılmış alışkanlıklar silsilesi haline getirilmesine ihtiyaç var, hepsi bu.

Buraya kadar, o halkanın nasıl kayıplara karıştığının çözümlemesini sunduk. Halkanın her iki tarafında yer alan unsurların, kitleler ve öncülerin, etkin karakteristik özellikleri, zaafları ve güçlü yanları vurgulandı. Dikkat edilmesi gereken, bizim için halkanın öbür ucunda yer alan unsurların, birbirine bağlı vagonlar gibi dümdüz bir katar oluşturdukları yanılgısından uzak durmaktır. Bazı noktalarda iç içe geçişler, en arkadakinin en öne sıçraması gibi, ancak gelişimin diyalektiği ile açıklanabilecek bir hareketlilik söz konusudur.

Örneğin, işçi sınıfının mesleki yetkinliğinin kayboluşuyla, kentli yaşamın her tür değişimine uyum sağlama yeteneği, bireysel özgüvenin temelindeki kaymalarla birbirine bağlı ve iç içedir. Birincisinde kaybolan özgüven, ikincisinde başka bir temelde kazanılır. Aradaki fark bizi, öncü partiyle sınıf arasındaki ilişkilerin eski biçimlerde devam etmeyeceği sonucuna götürüyor. Henüz kaybedilmemiş mesleki özgüven, henüz zamanı ve mekanı parçalanmamış proleter alt kültürle beraber, bütünlüklü bir kişilik formu kazanabiliyordu. Oysa, kentli temelde özgüven, yukarıda açıklanan nedenlerle, bütünlüğünü kaybetmiştir. Mesleki özgüven, bireysel olarak, değişimi yönlendirmeye daha kolay talip olabilir, ama kentli özgüven değişime karşı bireysel çabaların boşluğuna saplanır. Mesleki özgüven sebatkardır, alt-kültürden beslenen güvencelere sahiptir, umutsuzluğa yer vermez. Kentli özgüven ise, tersine, sebatkarlıktan yoksundur, ya hep ya hiç tutumuna eğilimlidir, her geri viteste umutsuzluğa park eder; her ileri sıçrayışta hızlı sonuç alma hevesine kapılır vb.

Kitlelerle ilişki gibi, yaşamın tüm canlılığından bu çalışmanın esaslarını ortaya koyabilmek için, emekçi sınıfların ilişkilenme biçimlerini belirleyen “yapısal” diyebileceğimiz temel, kuşkusuz yetersiz bir bakış açısı sunar. Bu yüzden, yaşadığımız toprakların son elli yılını kısa başlıklar halinde gözden geçirdik. Tarihsel bellek, yapısal temel kadar, bir sınıfın nasıl bir akıl yürüttüğünü, tutum ve eylemini nasıl belirlediğini etkiler. Hele bizim gibi uzun iç savaşın tüm sonuçlarını yaşayan bir coğrafyada, tarihsel bellek çok derin, çok katmanlıdır; çünkü altı, en kanlı olaylarca çizilmiştir. Böyle bir bellek, rasyonel mantığa eşlik eden bitimsiz bir endişe ve korku, kan denizinin yarattığı intikam duygularıyla beslenen ağır sorumluluk duyguları gibi. Bu şiddetli duygular sık sık, yorgunluk ve bezginlik üretir ama aynı oranda heveskar bir atılganlık da... Mücadelenin seyrinin daha düşük olduğu ülkelerde emekçiler, benzer yapısal değişimlerden geçseler bile, şiddet dolu duyguların işe pek az karıştığı bir akıl yürütmeye sahip olabilirler. Ama bu toprakların özgünlüğü, uzun iç savaşın tarihinde saklıdır. Bu özgünlüğü göz önünde bulundurmayanlar, kolayca, Avrupa ya da Amerika’nın, Arap coğrafyasının kitlesel eylem deneyimlerini taklit etmeye girişebilirler. Yaşayacakları tek duygu hüsran duygusudur.

Uzun iç savaşın tarihinden süzülüp gelen deneyimlerle, karşımızdaki büyük ayaklanmacı ve buna hazırlanan emekçi kesimleri, kabaca birkaç katmana ayrılabileceği görünür.

Birinci katmanda, devrimin en ileri birincil kitleleri var. Bunlar en başta Kürt halkının devrimci kesimleridir. Kobane ve Kent Savaşları ile sonuna kadar gitme kararlılığında olduklarını kanıtlamışlardır ve henüz bu düzeye ulaşmış bir kitle hareketi yok. Kentli ilk katmanda mücadeleci işçiler vardır, Taksim'i sınıf savaşımının odağı haline getiren bu işçi kitleleridir, burjuva sendikacıların ensesinde boza pişirenler onlardır. Alevi halk kitleleri de aynı kategoridedir. Gazi-Ümraniye ayaklanmalarında, Gezi’nin semtlere uzanan kollarındaki en sert mücadeleleri verdiler, herkes durdu, onlar durmadı, ayaklanmaya yeni bir ivme katma kararlılığı, Alevi emekçilerin yoğun olduğu kent mahallinden geldi. Sağlam bir alt kültürden beslenen güçlü bir örgütlenme ve eylem kapasitesiyle, kendilerini defalarca kanıtladılar. İleri bilinçli katmanın geri kalanları “eski tüfekler”den oluşuyor. Elli yıllık uzun devrim ve iç savaş düzeyinde veya ona yakın düzeyde devam eden mücadeleler tarihinde, bağlı oldukları örgütlü yapılarla sorunlar yaşamış, yorgun düşmüş, savrulmuş ama tüm yıpranmışlıklarına rağmen, Gezi’de tanık olduğumuz üzere, ölü toprağını hızla silkeleyip, kitlelerin yönlendirilmesinde büyük katkılarıyla etkinliği göz ardı edilmiş bir güç olduklarını kanıtlamışlardır.

İkinci katmanda kendilerini Gezi ve sonraki bir dizi ayaklanmada gösteren, bu topraklarda görülen en geniş, en kalabalık eylemleri yaratanlar. Sınıfsal zemini karışıktır: Yoksul semt gençliği, öğrenciler, mevcut dinci-faşist hükümetten nefret eden ama aynı şiddetli duyguları henüz düzenin kendisine yöneltmeyi bilmeyen tuzu kuru kalabalıklar; sahip oldukları profesyonel beceri ve eğitimlerine rağmen kölece bir emek yaşamının hayal kırıklığını yaşayan ve “alayına kafa tutma” özgürlüğünü Gezi’de tadanlar; işsizlik cehenneminde ya da ara sıra buldukları gündelik işlerle hayata tutunan, emekleri ve varlıklarıyla iyice görünmez hale gediklerini düşündükleri bir anda, Gezi’nin seli içinde barikatlarda kendilerini yeniden toplumun ciddiye alınır bir parçası haline getirenler ki, hiçlikten kahramanlığa yükseldikleri o günlerin anıları, umutsuzluk çığlıkları altında yatan bir kor ateştir.

Şimdilerde karşımızda üçüncü katman var. Pandemi ve ağır ekonomik yıkımın politik arenaya çektiği emekçi kitlelerdir bunlar. Önceki tarihsel ve devrimci dönüşümlerden geçmemiş, ya da onları ıskalamış, ilgisiz kalmış ya da olan bitene doğrudan karşı-devrimin gözlüğüyle bakmışlardır. Bu son katmana, henüz etkin toplumsal yaşamlarının başında olan gençlik kesimlerini de ekleyelim. Hepsini birleştiren ve harekete geçiren olgu aynıdır: kopkoyu bir geleceksizlik. Son zamanların kitlesel çapta pek çok eyleminde, politik arenaya yeni adım atmış bu katmanların izi bulunabilir.

Listenin son satırını, taşıdığı potansiyelle en önemli olduğu kuşku götürmez kesime, yaşamın yarısına, kadınlara ayırdık. Hareketin en özlü belirlemesini “Dünyaya Başkaldırıyoruz”un Kasım ’21 tarihli sayısından aktaralım: “Kadınların özgürlük kavgası, büyük toplumsal başkaldırısı, günümüzün en önemli olaylarından biridir. En önemli olayların başında gelir. Kadınların mücadelesinin dünyadaki bir çok politik ve toplumsal olayın önüne geçmesi, toplumda köklü bir değişim isteminin eylemsel dışa vurumudur.” Kadınların devrimci mücadelesi, bu çalışma boyunca ele alınan tarihsel belleğin-birikimin üzerinde ve ilerisindedir, bu birikimi boydan boya kateder ancak onun maruz kaldığı politik açmazlardan, arayış ve yalpalamalardan çok az nasibini alır. Nedeni gözümüzün önünde. Kadınlar tüm isteklerini, (talep etmiyorlar kimseden, zorla koparıp alıyorlar) tek bir idealde dile getiriyorlar: Özgürlük! Öylesine güçlü bir hedef ve motivasyondur ki bu, eski toplumun en derine inen çürümüşlüğünü kazımaya yeminlidir.

Özgürlük hedefi, başlı başına, büyük kadın gücünü bir araya getiren, örgütleyen, savaştıran ve bu sayede aralarında tüm toplumu sarsacak yepyeni ilişkiler kuran, dostu düşmanı ayrıştıran bir meydan muharebesinde, yepyeni ilişkileriyle kadın gücünü bir ordu gibi sıraya dizen içeriktedir. Geçmişi ve geleceği boydan boya kapsayan kadın özgürlüğü ideali, diğer toplumsal hareketlerde, sık sık görüldüğünün tersine, ne “kısmi kazanımlar”la tökezler, ne sonuçsuz eylem silsilesini dert edinir. Talepleri, tutumları, kanaatleri aşıp, bir toplumsal düş idealine tutunan her hareket gibi, kadın hareketine bu gücü veren, yeni bir toplumun dönüştürücü tohumlarını, bizzat hareketin içinde yeşertiyor oluşudur ve her ideal gibi kendi hareket kozasında yeni toplumun örülmesini tamamlamadan durmayacaktır.

Kadınların kitlesel çapta bağımsız devrimci etkinliklerine, özellikle son yirmi yıl içinde sık sık tanıklık ediyoruz. Devrimin diğer kitlesel unsurları bu yirmi yılda bir çok kereler kendilerini politik açmazlar içinde buldular, etkinlik ve enerjilerinde yalpalamalar görüldü. Tek istisna, kadınlardır, çünkü onlar çürümüş, köhnemiş toplumun tüm acılarını kesintisiz bedenlerinde yaşıyorlar. Sokakların sessizliğe büründüğü, umutsuzluğa ayarlı yüreklerin “her şey bitti” dediği anlarda, kadınlar, inatçı, korkusuz ve baş eğmez bir ordu gibi meydanları doldurup “Vardık, varız, varolacağız!” dediler. Bir kez geri düşmeye, hatta birazcık duraksamaya görsün, uyandırıp azaba çektikleri şeytanların nasıl azgın bir vahşiler sürüsü gibi karşı saldırıya geçeceğini bilen kadınlar, kendi yaşamlarında bir çok kez “geri dönüşü olmayan nokta”yı geçmenin deneyimiyle haykırdıkları idealler gerçekleşene kadar hareketi sürekli ileri taşımaya mecburlar. Ve attıkları her adımda, önlerini tıkamaya zavallıca yeltenen reformizm ve küçük burjuva feminizmin barikatlarını da parçalamaya adaydırlar. Yürüdükleri bu mücadeleci yol onları, sadece ve sadece proleter komünist öncü kadınlarla buluşturabilir.

Kendi hareketiyle özgürlükleri ve yeni toplumsal ilişkileri doğuran kadın hareketi bir yana, kabaca üç grupta toparlamaya çalıştığımız devrimin diğer etkin unsurlarının bilinç, eylem kapasitesi ve elbette öncülere bakış yönünden, kimi ayrım noktalarını vurgulamak yerinde olacaktır.

Düz bir mantıkla, sanılabilir ki, devrimin ileri kitlelerini öncünün çevresinde kümelemek, artçı unsurlara oranla daha kolay ve daha ulaşılabilir bir hedeftir. Hemen belirtelim ki, düz mantığın kulağımıza fısıldadığını unutmanın yararı çok, somut duruma daha yakından bakmanın da öyle... Devrimin ileri bilinçli kitlelerinin farklı kesimleri göz önüne alındığında, proleter komünist öncülere en yakın kesim, kuşkusuz mücadeleci işçilerdir. Meselenin abecesi budur, bu yalın ve iyi bilinen gerçeği detaylandırmaya gerek yok. Tek problem, öncünün, “gerçek bir hareket” üzerinden politika üretmesidir. Ve yakın zamanda yaşadığımız deneyim, İTK, sınıf içinde gerçek bir hareketle, proleter öncünün kısa sürede “aynı dili” konuşmaya başladığına güçlü bir kanıt sunar. Fakat, ileri bilinçli kitlelerin geri kalanlarında, öncülere ilişkin tutum, değişmesi zor kanaatlerle bezelidir. Uzun iç savaşın sarsıcı olaylarından, doğru veya yanlış çok şey öğrenen bu kesimler, üzerlerinde oportünist-uzlaşmacı partilere özgü düşünce kalıplarının ağır izlerini taşıyorlar. Devrim yolunda ileri olan ne varsa, bu oportünistlerin varlığına rağmen, düşünce kalıplarına inat kazanılmıştır.

İç savaşta mücadelenin zirvelerini yansıtan devrimci Kürt halk kitleleri, sadece faşist zorbalıkta sınır tanımayan hasmına karşı değil, ama kendi öncüsüne karşı da “ölü taklidi” yapıyor. Yarattığı zirvenin gerisine düşen, aynı yolu en başından yürümeyi vaaz eden hiçbir çağrıya cevap vermiyor. Onların gözünde, Kobane ve Kent savaşlarıyla, tarihte yeni bir başlangıç noktası belirlenmiştir. Bu yüzden, genel silahlı bir ayaklanmayı çok daha organize biçimde yürütebilecek ciddiyette ve kararlılıkta, bu da yetmez, güç ve kapasitede bir öncüyü, ancak böyle bir öncüyü, kendi iradelerine muhatap kabul edecek noktadalar. Hatalarından yeterince öğrendiler, hem de çok acı tecrübelerle. Onlara yalnızca hatalarını hatırlatmakla yetinen bir öncüye ihtiyaçları yok. Proleter komünist öncülerin, devrimin mucize kabilinde görülebilecek bir dizi gelişmesi ortaya çıkmadan, Kürt halkının bu en ileri devrimci kesimlerini kendi etrafında toplaması, uzak bir ihtimal olarak görülmelidir. Bu noktada umutsuzluğa gram yer yok, çünkü devrimin mucizeleri, daha önce olanaksız görünenin bir anda olanaklı hale gelmesi, günümüz kitlesel devrimlerinin genel bir karakteridir.

Alevi halk kitleleri genelde, yoğun bir ortalama sol propaganda bombardımanına maruz kaldılar. Tarihleri boyunca katliam görmüş, asırlar öncesinin acı dolu hikayelerini ritüellerinde yaşatan Alevi emekçiler, kentlerde birbirlerini kollayarak, yüksek bir örgütleme ve uyanıklıkla, kendi alt kültür alanlarında çok uzun süre tutundular. Sol oportünizm, alt kültür kanalından yürüyerek büyük Alevi kitlelere ulaşabileceğini keşfetti, onları modern sınıf bilincinden uzak tuttu. Proleter komünist öncünün önündeki başlıca engel budur; neyse ki kapitalist ilişkilerin yapısal temelde yarattığı dönüşüm bu tahribatı şimdilerde oldukça sınırlamakta. Ancak geriye, yine büyük zorluklar çıkaracak yükte bir ortalama sol zihniyet bayağı var. Modern sınıf ilişkilerinin çelişkin yönünü keskinleştiren değil, aksine, körleştiren oportünist propaganda, Alevi kitlelerden, öfkesini sermaye sınıfından daha çok, dinci-yobaza yönelten bir karşılık bulmuştur. Bu yüzden, her devrimci çağrıya cevap veren bir Alevi emekçinin bile, arka cebinde bir CHP kartının bulunması, nadir rastlanan bir durum değil. Özellikle 90’lı yıllardan bu yana, Fırat’ın bu yakasında devrimin ölümsüz kahramanlar listesine bakın, büyük ağırlıkta Alevi genç emekçileri görürsünüz. O nedenle, ileri kitlenin bu kesiminde polise karşı öfkenin de bir sınırı yoktur. Fakat aynı sınırsız-koşulsuz öfkeyi, orduya karşı görmekte zorlanırız. Çünkü, çarpık ortalama sol propagandanın kaçınılmaz sonucunda, dinci-yobaza yönelen hasımlık, “laiklik bekçisi ordu” propagandası aktif olduğu sürece, aynı güç ve kararlılıkla orduya yönelmez. Şükredelim ki (!), laikliğin bekçisi ordu propagandasının alıcısı kalmadı. Geçmişte bu olumsuz etkiyi, Gazi Ayaklanmasında gördük, yaşadık. Yine de, hayatın telafi edemediği başka ortalama sol tahribatlar varlığını sürdürüyor. İlk akla gelen, oportünizmin klasikleşmiş taktik çizgisi yani “mevziler kazana kazana devrime ilerleme” taktiği, Alevi kitlelerde kolayca şu biçime bürünür: Dinci yobazlık karşısında “anayasal ve kurumsal güvenceler” elde etmek. Modern sınıf ilişkilerinin keskin bilinci, ya da doğrudan söyleyelim, devrimde proleter hegemonya tahkim edilemediği sürece, bu “mevzi savaşları” çizgisinin Alevi kitlelerde bu biçime bürünmesini engellemek zordur. Kitlelerin, öncülerden devralıp, kendi deneyimlerinin süzgecinde dönüştürdüğü bu bilinç, güncel politik arenada, Alevi emekçileri “cumhuriyetin kazanımları” üzerinden propaganda yapan burjuva güçlerle temas haline sürüklüyor. Tuzu kuru küçük burjuvalarla emekçi yoksul Alevileri, örneğin Kılıçdaroğlu’nun adalet yürüyüşünde buluşturan etmen, CHP’nin aldatıcı propagandasında değil, ama ortalama solun zerk ettiği “mevzi kazanımları” taktiğinde aranıp bulunmalıdır. Burjuva kesimlerle bu temas, Alevi emekçiler içinde, Kürt halkına karşı bir sosyal-şovenizm damarının inatçı varlığına kan taşımakta. Tüm bunlar, oportünist öncülerin kurduğu ilişkilerden kaynaklanan olumsuzluklardır, ama olumlu yanları da hesaba katmalıyız. Aleviliğe özgü hümanist yaşam anlayışının, sosyalizmin değerleriyle temas noktası oldukça fazladır. Devrimci sosyalist bir kişilik, onların dünyaya bakışında “kamil insan” görüntüsünün cisimleşmiş halidir.

Devrimin bilinçli kitleleri içinde, herhalde uğraşılması en zor olanı “eski tüfekler”dir. Ortalama sol tedrisatın tüm kalıplarını zihinlerinde yaşatmaları bir yana, ek olarak, “biz her şeyi gördük, yapdık ve bedelini ödedik” biçiminde özetlenebilecek kibirli ve tozlaşmış bir kanaatle uğraşmak zorunda kalırız. Özellikle genç kadro ve öncüler, bu kibrin karşılarına nasıl duvar gibi dikildiğini iyi bilirler. Uzun iç savaşın gerçekten ağır bedel ve tahribatlarını göz ardı etmek ne kadar olanaksızsa, aynı ağır bedellerin, eski tüfeklerin ruhunda zamanını kollayan bir intikam duygusunu köz halinde tuttuğunu da görmemek olanaksızdır. O yüzden, Gezi benzeri genel bir ayaklanmada, intikamın bu karar anında, eski tüfeklerin nasıl ateşli birer örgütleyici haline geldiklerine şaşmamak gerekir. Onlar nasıl ki “herkesin” sokakta olduğu zamanları gözlerler, aynı şekilde, tüm sosyalist-sol grupların patates çuvalı gibi aynı torbaya doluşacağı günlere şahit olmayı pek arzu ederler. Hasmı karşısında yaşadıkları zafiyetin vehmiyle, hep “güçlü ve topluca bir çıkış” vaazları verirler. Bu yüzden, proleter devrimci ajitasyonun kendi farklılığının altını çizen sözleri, eski tüfek kulaklara erişemez. Devrimci proletarya ancak yumruğunu masaya vurabilecek bir etkiye ulaştığında, böyle eski tüfekler içinde, nihayet intikam saatinin geldiğini haber veren körüğü harekete geçirir.

Devrimci kitlelerin ikinci katmanında yer alan ve Gezi’de gördüğümüz o kitlenin pek çok özelliği, önceki bölümde de ele alınmıştı. Şimdi kısaca, onları devrimin ileri bilinçli kitlelerinden farklılaştıran ve ortaklaştıran birkaç yanı ifade edelim. Öncelikle, ortalama sol tedrisattan uzak bu kesimler, kendi bağımsız iradelerine en çok güvenenlerdir. Gezi, onlara eksiklerini gösterme fırsatı sundu, ama başka bazı hatalı kavrayışlar aşıladı. Birleşik ve koordineli bir eylemin gücünü birkaç kez test ettiler ve bu düzeyden daha geri düşen protesto tipinde eylemlere uzak duruyorlar. Genel bir kavga kokusu aldıklarında beklentileri, Gezi benzeri ani ve hasmını hazırlıksız yakalayan bir ayaklanmanın tekrarıdır. Ama, pekala farkındalar ki, amaç ve hedef netliği olmadan, benzer bir ayaklanma patlak verse bile, zafere ulaşma şansı bulamayacak. Amaç ve hedef arayışlarında ileriye açık, hızlı ve kolay bir zafer beklentileriyle tutarsız olan bu bilinç, doğallığında büyük yalpalamalara kapı aralıyor. Kendi bağımsız iradelerine duydukları güven bu kesimi proleter devrimci çalışmanın günlük rutin çabalarının etkisinden uzak tutuyor. Bu kitleyi geniş ölçekte etkilemenin tek yolu, genel bir ayaklanma arenasında yeniden ortaya çıkmalarına bağlıdır. O ana dek, beklenebilecek tek proleter etki, amaç ve hedef arayışları süren bu kesimin proleter şiarları kendi diline çevirmesi, anonimleştirme yoluyla sahiplenmesi biçiminde olacak. Bu etkiye açık olduklarını, Gezi sonrası ayaklanmalara damga vuran “iktidar halka!” sloganlarında görmüştük. Daha yakın zamanlarda ise, dinci-faşist iktidarın seçimle gitmeyeceğine ilişkin proleter devrimci propaganda, aynı anonim yollardan geçerek bu kitleye ulaşıyor, genel bir kanaat oluyor, bunu gördük. Proleter devrimci etkinin anonimlikten kurtulup, açık ve belirgin bir politik kimliğe bürünebilmesi için bu kitlenin, daha ileri bir ayaklanmada sokakları doldurması elzemdir. O noktada proleter öncü, bu kesimlerin bağımsız irade ve inisiyatifini tanıyarak, ona demokratik bir örgütsel işleyiş kazandırmak için destek sunacaktır. İdeolojik bagajı oldukça hafif olan bu kesimler, proleter destek sayesinde, hatalarından en hızlı öğrenme kapasitesini gösterebilirler. Ortaya çıkan resim, gelecek için umut vericidir. Proleter devrimci öncülerin bir ayaklanmanın hazırlığına odaklanan günlük rutin çalışmalarına uzak duran bu kesim, genel bir ayaklanmada en yakın etki alanına dahil olabileceklerdir.

Üçüncü katmanı devrime kazandıran, pandemiyle birlikte dayanılmaz bir yıkım gücüne ulaşan ekonomik krizdir. Bu kriz tüm emekçi sınıfları, ilerisi ve artçısıyla, son bir duvarın önünde sıraya dizdi. Daha önceki ayaklanmalara ve diğer kitlesel eylemlere çeşitli nedenlerle uzak kalan çok kalabalık bu grup, kendilerini dizginsiz bir öfke denizinde buldular. Tarafsız kalanlar, uysal davranırlarsa fırtınayı atlatacağını düşünenler, küçücük çıkarlar için egemenler önünde yerlere kadar eğilenler, karşı-devrimin propaganda yağmurundan etkilenenler, yıkıcı krizde tam anlamıyla sudan çıkmış balığa döndüler. Esnaf, zanaatkar, tüm küçük ticaret erbabı, pandemi boyunca bütün küçük birikimlerini harcadılar, sıfırı tüketip hızla mülksüzleştiler. Borçla alınan evler, arabalar teker teker satıldı ama borç yığınları bir türlü inmedi. Bunların arasında işçi sınıfının iyi ücret alanları da vardı. Şimdi bu işçiler “marketten dört dolu torbayla çıkardık, artık bir torba bile dolmuyor” diyorlar. Küçük tarım üreticileri battı. Tüm üniversite gençliği kendilerini kopkoyu bu geleceksizliğin eşiğinde buldular. Bu üçüncü katman sayesinde devrimin bir sonraki genel provasında sokakları dolduracak insanların sayısı kat kat arttı.

Üçüncü katmanı aynı duyguda birleştiren çığlık “Açız!” çığlığıdır. Başka hiçbir sesleniş emekçi milyonlar üzerinde, açlık çığlığı kadar derin etki yaratmaz. İnsanlık, her tür alçaklığa bir süre için gözünü kapayabilir ama açlığa gözünü kapayamaz. Uysallıkla boyun eğmenin, biraz daha çabalamanın, ya da egemenlere yönelik boş umutlar besleyerek durup beklemenin işe yaramadığı tek zemin, açlık tehdidinin belirdiği zemindir. Tek tek kişiler belki, ama on milyonlar açlıkla terbiye edilemez. Umut ve uysallıkla bekleyecek zamanı yoktur kitlesel açlığın. O nedenle devrimin üçüncü katmanında yer alanlar, kurbanını arayan keskin ve kor bir bıçak gibi, onları oldukları yere mıhlayan ne varsa, öfkeli duygularıyla eziyorlar. Devrimin ışığı, hevesli, atak ve “yepyeni basit zihniyetleri, sert kararlılıklar”ıyla hesapsız bir çılgınlığın eşiğinde gezinen bu yığınları, ideolojik bagajı yüklü olanlardan daha hızlı aydınlatacaktır. Açlığın öfkesi kör bir güçtür, üstelik her an kendi ayağına kurşun sıkmaya hazırdır; yağmaya, kaotik ve hedefsiz öfke patlamalarına, çalışan sınıfları birbirine düşürecek her tür zehri içmeye hazırdır; ama öte yandan, devrimin aydınlattığı güzergahta sonuna kadar samimiyetle gidecek, önü alınmaz bir yıkım gücü haline gelmeye de.

Devrimin diyalektiği öyle bir hareket esasına sahiptir ki, ileri bilinçli kitlelerin, arkadan gelenleri kendi peşine takacağı, onları eğiteceği ve kendi seviyesine yükselteceği ayartısına kapılan düz mantık silsilesi işe yaramaz hale gelir. Oysa, sadece bizde değil başka yerlerde de artık sıkça görebiliyoruz ki, en geriden gelenler hızla en öne geçebiliyor, ileri kitlelerin tıkanıp kaldığı noktaları hızla aşabiliyorlar. Fransa’nın Sarı Yeleklilerini anımsayalım. Veya Kolombiya'da yıllar boyu kokain baronlarının çürüten hükmüyle sessiz kalan Medel’in ve Coli’nin emekçilerini... İsyan patlak verdiğinde bu kentlerde karakollar yakıldı, kokain çeteleri ve ordunun silahlı güçlerine karşı en sert mücadeleler, bu en geriden gelenlerce verildi. Bu topraklarda da devrimin ileri unsurları, Gezi ayaklanmacıları, ideolojik ve politik yüklerindeki ağırlıkla bir engelin önünde tökezleyip dururken, şimdi en geriden gelenler sınırsız öfkeleri, çılgınca bir adıma hazır ruh halleri, açlık felaketiyle yüz yüze kalmanın içten acısıyla, ileri olanları da peşlerinden sürükleyecek bir potansiyel yaratıyorlar. Öyleyse, “kayıp halka”yı tanımlarken, politikaya henüz uyanmış bu üçüncü katmana odaklanmak, gelinen aşamada, en akıllıca tutum olur. Elbette, yeniden hatırlayacağımız o “kayıp halka”, öncüleri devrimin ileri bilinçli kitleleri ile buluşturmayı da içeriyor. Fakat, uzun iç savaşın tüm koşulları, proleter komünist öncünün geri dengelerdeki yeri vs. göz önünde bulundurulduğunda, şunu açıkça kabul etmeliyiz ki, ileri bilinçli kitlelerin sarsılması daha zorlu kalıplaşmış kanaatleri bulunuyor. Devrimci proletarya, politikaya yeni uyananlar üzerinde etkinliğini arttırdıkça, bu kanaatleri parçalamak daha kolay olacaktır.

Çalışmanın ilk bölümlerinde vurgulamıştık: Dünya komünist hareketinin çeşitli nedenlerle kaybettiği halka, “karşıt hegemonya inşası” üzerinden hareket eden küçük burjuva uzlaşmacıların elinde kaldı. Yeni yüzyılın ilk yirmi yılında bu çevreler, bilişim teknolojilerinden, akademik çalışmalardan ve “halkla ilişkiler, reklamcılık” benzeri saha çalışmalarından büyük ölçüde yararlanarak, Seattle’dan “Occupy” isyanlarına kadar, ellerindeki propaganda yöntemlerini sınamalardan geçirdiler. Bir karşı-hegemonya kuramadılar, o zaten bir hayaldi, ama dünya çapında büyük eylemlerden öğrenmeyi bildiler. Bu çevreler bir kitapta buluştu. Teorileri, ilkelerini ve taktiklerini masaya yatırdılar. “Bela İyidir” başlığını taşıyan bu kitap devrimci bir uyanıklık ve dikkatle okunmalı, çünkü içerisinde, karşı-devrimci Otpor güzellemeleri, Gandiciliği, silahlı zora karşı çıkanların övgüleri ya da radikal devrimci unsurları egemenlerle bir pazarlığın kozu haline getirmeye hazır olmanın yüceltilişi var. Yine bu kitapta örnek olay diye geçen pratiklerin hemen hepsi, açık zorbalığın daha az olduğu ülkelerde yaşanmıştır. Misal, kitapta övülen pratiklerden birisi, garson kılığına girmiş patenli eylemcilerin, sokakta savaş karşıtı propaganda yapmalarıdır, göze hoş görünüyor. Aynı hoş pratiği bir de burada yapmaya kalkın hele, patenleriniz kafanızda kırılır, garson kıyafetlerimizle girdiğiniz zindanda kendinizi çıplak arama odasında bulursunuz. Yine de ayıklanacak epeyce malzemeden geriye kalanlar, komünist hareketin çoktan unutmaya terk ettiği pek çok inceliği hatırlatmaya yeter.

 

İlk bölümleri okumak için: I - II - III - IV - V - VI - VII -VIII - IX - X