Herkes emekçi halkların öfkesinin ne denli biriktiğinden sözediyor. Çünkü halkın çığlıkları artık sakınmasız, açıktan duyuluyor. Demirel’in tedrisatından geçmiş Akşener, iktidarı uyarıyor. “Bu sabır patlayacak!”

Diyalektik üzerine fikri olan herkes, bu birikmiş niceliğin, bir noktada mutlaka nitel bir sıçramaya gebe olduğunu bilir. Yine de devrimci bir parti, felsefi kategorilerin çorak arazilerini aşarak, nitel sıçramaya doğru giden süreçteki, düğüm noktalarını tam zamanında kavramak ve buna uygun politikalar ortaya koymakla yükümlüdür. Diyalektik sürecin düğüm noktalarından kastedilen şudur: Her gelişim, sıçramayı hazırlayan bir dizi eşik barındırır; bu eşikler devrimin “kurucu öğeleri”dir.

Bu kurucu öğeler (eşikler) sınıfların karşılıklı ilişki ve mücadelesinin ürünüdür. Her sınıflı toplum gibi, kapitalizm de, onu ortadan kaldıracak bir devrime doğru akar. Fakat bu akış, onu öteleyen karşıt eğilimlerin etkisi altındadır. Düğüm noktalarında, karşıt eğilimler şu ya da bu yönde etkisini yitirirler ve gelişim bir başka eşikte farklı bir dizi karşıt-eğilimi yok etmek üzere yoluna devam eder.

Somutlayalım: Günümüzde, bu topraklarda sınıfların karşılıklı ilişkilerinin genel tablosu nedir diye sorulacak olsa, bir dizi katmanı gözönünde bulundurmak gerekir: İktisadi krizin derinliği, bütün sınıfları yerinden eden yaygınlığı; bunalıma cevap verme kapasitesi açısından burjuva siyaseti ve ideolojilerinin durumu, genel tablonun en önde gelen katmanlarıdır.

Ekonomik katmanda, yaşanan krizin derinliğini ölçmek dahi zor, gerek de yok. Sokaklarda yükselen çığlıklar yeter. Ancak, sınıfların karşılıklı ilişkilerini ekonomik katmana indirgemek, leninistlerin her dönem kaçındıkları bir yanlıştır. Tarihin kısa dönemleri için, bu ilişkilerin siyasi ve ideolojik boyutları çok daha etkin bir rol oynarlar.

Sırası gelmişken, burjuvazinin çok katmanlı yönetme kapasitesini, kimi yazarların “rıza üretimi” kavramıyla açıkladıkları oluyor. Bazen, üzerinde fazla düşünmeden, bizim de rasgele kullanageldiğimiz “rıza üretimi” yanlış bir bakışın ürünüdür. Eleştirimiz iki temele dayanıyor. Birincisi burjuva egemenliğin emekçilerin “rızasına” atıf yaparak açıklamak, bu egemenliğin siyasal şekillenmesinde halk iradesinin belirleyici bir konumu olduğunu ima eder ve girilen bu yolun sonu, devlet olgusunu emekçi sınıfın etkisine açık, tarafsız bir kurum olarak görmekte biter. İkincisi, “rıza” burjuva egemenlikte, yönetilen kitlelerin homojen bir bütün oluşturduğuna atıfta bulunur. Oysa halk kitleleri farklı çıkarlara, farklı bilinç, örgütlenme ve mücadele kapasitesine sahiptir. Bu açıdan bakıldığında, burjuva egemenlik karşısında, topyekün bir rızadan değil, ama farklı çıkar, bilinç ve mücadele kapasitesine sahip kitlelerin, farklı tutumlarına dikkat çekmek çok daha somut ve berrak bir bakış sağlar. Kimi emekçi kitleler, hiç rıza göstermezler ve hiç mücadeleyi bırakmazlar; bazı kesimler ise sadece katlanır, dişini sıkar, dengenin güçlü olandan yana değişimini ya da zaferin kesin güvencelerinin ufukta belirmesini kollar. Kimisi, mikro deneyde çıkarlarını korumaya odaklanır ve bunları burjuvazinin çıkarlarıyla uyumlu kılabilmek adına, siyasi kültürel, ideolojik bağlanma yollarıyla kendini kandırır, vb. Devrimi yıkıcı bir gündem haline getiren, tam da, bu farklı, birbirini körleştirerek sonuca varmayı engelleyen tutumların, mücadele eden kesimlerden yana dönüşüme uğramasıdır. Bu yüzden, “burjuvazi rıza üretemiyor” demek yerine, “emekçi sınıfları bölen politik sınır çizgilerini koruyamıyor” demek, çok daha isabetli olacaktır.

Niceliğin niteliğe dönüştüğü, öfke birikiminin bir patlama anına doğru aktığı süreçte, bir dizi düğüm noktası ve eşik bulunduğunu söylerken, esasında emekçi sınıfların tutumlarını farklılaştıran ekonomik-siyasi-ideolojik etmenlerin aşılmasına işaret etmiş oluyoruz.



Siyasi- İdeolojik- Tükeniş”

Ekonomik krizin emekçi kitlelerin politik tutumunda belirleyici olduğunu kimse yadsımıyor. Gerçekten de, işsizliğin %50’ye dayandığı, milyonların açlık ve sefalet içinde debelendiği bir yerde, nasıl oluyor da toplu bir isyanla karşılaşılmıyor diye soranlar çıkacaktır. Bireyler, sınıflara ait insan toplulukları, ekonomik varlıktan ibaret değil. Bu yüzden, tüm sınıfları derinden etkileyen bir krize, her sınıfsal katman çıplak bir “homoeconomicus” olarak yakalanmaz. Deyim yerindeyse heybelerinde çok farklı siyasal, kültürel, ideolojik yüklerle bu krize yakalanırlar ve heybelerine uygun bir tepki geliştirirler. Hele ki, bizim gibi uzun bir iç-savaş sürecinde bulunan, dinci-faşizmin topyekün bir diktatörlüğe doğru yürüdüğü bir ülkede, heybedeki ağırlıkları atabilmek, ancak bu etkileri sıfırlayacak düzeyde bir çöküşle mümkündür.

Uzun iç savaşta tekelci sermaye kendi çıplak sınıf çıkarlarını öne sürerek, karşı-devrimci kitleyi birarada tutamaz. Bunun için en etkili politik araçlar, şovenizm ve dinci gericiliktir. İç savaş uzadıkça, şovenizm ve dincilik, kendi kendini üreten, özel görevli devlet kışkırtıcılarına gerek duymayan bir yapı kazanır. Biz, bu türden karşı-devrimci bütünleşmeyi, iç savaşın patlak verdiği 90’lı yıllarda görmeye başlamıştık, 2010’a doğru yaklaştıkça, ciddi bir kitlesel güç birikimi sağlamıştı. Tekelci sermayenin dinci-faşizme yüklediği misyon, karşı-devrimin şoven ve dinci kanatlarını birleştirmek, ekonomik imkanlarla beslemekti. Bu sayede, devrimci kitlelerin karşısına, dindar ve kindar kitleler çıkartıldı.

İşte, pandemiyle yıkım gücünü katlayan ekonomik çöküşe, emekçi kitleler, heybelerinde, farklı ideolojik, siyasi ağırlıklarla yakalandılar. Şovenizm ve dinciliğin keskin ve sivri taşlarını omuzlarında taşıyan kesimler, bu yüklerini bir hamlede boşaltamıyorlar. Fakat oluyor, hem de tahminlerin ötesi bir hızda. Bu havayı, en iyi dinci faşizmin yakın zamana kadar etkin olduğu kentlerde, mahallelerde çalışma yapan devrimciler bilir. Ve bu da, devrime giden yolda, çok önemli bir düğüm noktasını geride bıraktığımızı ileri sürmeyi kolaylaştırıyor.

Dinci faşizmin sokakları gönlünün istediğinde doldurabileceği günler geride kaldı. Bunun için ne kadar çabalasa, harcadığı enerji ölçüsünde prestij kaybı yaşıyor. Her tür oyun denendi. Şovenizmin geleneksel “Yunan alerjisi”ni kaşımak için uyduruk Navtex’ler ardı ardına sıralandı. Tutmayınca, bu kez “Ermeni alerjisini” kaşıdı, mayayı yine tutunamadılar. Ama, tüm bunlardan daha yıkıcı bir gerçek onları bekliyordu. Muhammed karikatürleri bahanesiyle, dünyanın bütün gericileri sokakları cehenneme çevirirken, “İslamın lider ülkesi” diye lanse edilen Türkiye’de sokaklar, cami kapıları sessiz kaldı. Oysa dinci-faşizm için, bundan daha kışkırtıcı bir bahane bulunamazdı. Siyasal-ideolojik çöküşün, bundan daha güçlü bir kanıtı az bulunur. Çöküşün ardında bıraktığı boşluk, emekçi sınıf katmanları içinde mikro çıkarlarını şovenizm-dincilik gibi siyasal-kültürel bir bağlanma üzerinden burjuva sınıfla uyumlu kılma rüyası görenleri, derin bir uykudan uyandırdı. Ve bir anda, korkunç bir sefalet ve kapıda bekleyen açlık gerçeğiyle başbaşa kaldılar.

Şovenizm ve dincilik dışında kalan, burjuvazinin farklı ideolojik kalıplarının da benzer bir çöküşten nasibini aldığına tanıklık ediyoruz. Burjuva muhalefetin uzun süre beslendiği “Kemalist Cumhuriyet” söylemi, son zamanlarda neredeyse tümüyle terk edildi. Ama siyasal bir tercihten değil, etkisini büyük ölçüde kaybetmiş olmasından. Çünkü bu ideolojik söylem, fantastik bir öğeye, “laik, demokratik bir cumhuriyet”in korunup kollanmasına dayandırılmıştı. Bu ideolojik kalıbın etkisinde kalanlar, zamanla gördüler ki, ya böyle bir cumhuriyet hiç varolmamıştı ya da varolduysa bile, şimdi yerinde yeller esiyordu.

Kısaca, “büyük politik boşluk” ifadesiyle özetlenebilecek bir noktaya gelmiş olduk. Bu boşluk, şu veya bu biçimde dolar. Ya sınıfın devrimci çizgisi tarafından; ya da bizzat sefaletin ve açlığın pençesinde kıvrananların ideale dayalı hedeflerini henüz dile dökmekten uzak çığlıkları tarafından; ikinciye şahit oluyoruz.

“Eve ekmek, götüremiyoruz, yaşamak istiyoruz!” feryatlarını halk, sermayeye duyurmak için yükseltmiyor, ama daha çok birbirlerine duyurmak için yükseltiyor. Bu tutum, şimdiye dek farklı politik heybeleriyle birbirinin ayağına dolanıp duran emekçi kitlelerin, birleşmeye yönelik pratik bir eylemidir. On milyonlar aynı duyguların pençesinde: Açlık, dışlanmışlık, unutulup ölüme terk edilme duygusudur bu. Bu ruh hali, öncelikle fısıltıyla yayılır ve eğer aynı duyguları herkesin paylaştığına dair izlenim varsa, sakınmasız çığlıklara dönüşür. Yani, emekçi sınıflar içinde, tutumunu katlanıp dişini sıkmaktan yana kullanan, zaferin kesin güvencesini ufukta belirmesini kollayan, güçler dengesinin değişimini gözeten kesimler, o beklene kaynama noktasına varmışlardır.



Güven Vermek Sorunu”

Buraya kadar söylenenleri kabul etmeye hazır olanlar için, belki son bir direnç noktası kalıyor, o da şu: “Kitleler devrimci öncüye güvenmiyor, o nedenle birikim bir nitel sıçrama yapamıyor”. Bu tarz itirazları dile getirenler, devrimci öncülerin yayınları ve çağrılarının etki çapına bakarak, gayet gerçekçi bir fikre sahip olduklarına doğal olarak inanıyorlar. Halbuki bu, hiç derin bir bakış açısı değildir. Lenin, mükemmel örgütlenmiş partileri bile olsa olsa bir kaç yüzbin kişinin tahayyülünü harekete geçirebileceğini, fakat bir devrimde on milyonların tahayyülünün harekete geçtiğini pek çok kez dile getirir. Bir öncünün eylem halindeki büyük kalabalıklarla güvenli bir ilişki kurabildiği koşullar, ancak 1917 Ekimi gibi “en ileri demokrasilerden bile kat be kat özgürlüklere sahip” koşullarda belirir. Ve böyle koşullar, başlamış olan ve bir dizi sonuca ulaşarak devam eden büyük devrim süreçlerinin ileri aşamalarında kendini gösterir. Çünkü en çok böyle siyasi bir ortamda, milyonla, her partinin gerçek sınıf içeriğini, sözlerin ardındaki gerçek sınıf çıkarlarını ayırt edebilecek seviyeye ulaşırlar.

Üstelik, son yüzyılın sayısız devrimi ve devrimci patlamaları şunu kanıtlamıştır: Ezilen milyonlar bir devrime kalkışmak için, öncünün kemik kıran güvenliğine gereksinim duymadılar. Kısacası, varolan birikimin bir patlamada nitel sıçrama yapmasının önündeki engel “devrimcilerin güven vermemesi” değildir. En iyisi bu türden lafları lügatimizden tamamen silmek.

Peki ya, sürekli mücadele içinde bulunan, katlanmayı veya küçük çıkarlarını yüzdürmeyi sevmeyen ileri kesimlerin, öncüler ile sorunu nedir? Bu soruya, oportünizmin kamer gibi yayılı etkisine işaret ederek bir yanıt üretmek, belki rahatlatıcıdır fakat, karşımızdaki kitleyi tanımamız karşısında bizi bir adım ileri taşımaz. Önceki yazılarda, partisiz kitlelerin genel tutum, davranış ve mantık yürütme yollarına ilişkin kimi gözlemleri paylaşılmıştı, mücadele halindeki kitlelerin, tarihsel bir perspektif içinde, bilinç ve örgütlenmelerini hangi temellere dayandırdığı ifade edilmişti. Şimdi, önceki analizlere birkaç ekleme yapmak, cevabı tamamlamak için yararlı olacak. Mücadele eden kitlelerin bir partiye güven duyarak ve onun eşliğinde hareket etmeye başlamaları için, her şeyden önce bu kitlelerin “parti ilkesi” düzeyinde bir gelişime ulaşmaları gerekir. Oysa, mücadeleci kitleler, aynı zamanda, son derece pratik insanlardır; hayal güçlerini sembolleştirecek bir ideale tüm hayatlarını bağlamak için, sırtlarını sağlam bir taşa dayamak isterler. Bir başka deyişle, mücadeleci kitleler, öncü partiyle bir güven ilişkisi kurmadan önce, kendi içlerinde, yakın ve canlı ilişkilerle çevrelendiği diğer sınıf kardeşleriyle sıkı bir güven köprüsü kurmayı, ya da bu köprünün bizzat olaylar tarafından kurulmasını kollarlar. Kısacası, mücadeleci kitleler, öncüden evvel, artçıya bakarlar. Kendi sırtlarını sağlam bir kayaya dayadıktan, başlayacakları hareketle yalnız kalmayacaklarını ve bir sonuca ulaşabileceklerini hissettikten sonra, varılacak o hedeflerini netleştirme ihtiyacı duyacaklar ve işte ancak o zaman “parti ilkesi” denen yeni bir toplum idealinde aradıkları cevapları bulduklarını hissedeceklerdir. UKH’nin 90 yılların hemen başında Kürt halkıyla kurduğu güven ilişkisi, bu yoldan gerçekleşti.

Buradan çıkarılacak sonuç, hızla değişen sınıf ilişkilerinin, öncü ile mücadeleci kitleler arasındaki ilişkiyi de bir düğüm noktasına, bir eşiğe taşımakta oluşudur. O noktaya öncüyü, ne mucizeler taşır, ne de kendiliğinden, adeta otomatik bir süreç bizi bekler. O eşiğe ulaşmak için önçü, katalizör görevini yüklenmelidir. Öncüler, ancak devrimin ileri aşamalarında mücadeleci kitleler ile tam bir güven ilişkisi kurabileceğini hesap ederek, şimdiden, esin veren fikirler, yol açıcı pratikler üzerinde yoğunlaşmalıdır. Öncü, mücadele içindeki kitlelerin varolan gerçekliği nasıl kavradığını bilmek, o gerçeklikle özlemleri arasına dikilen engelleri göstermek ve en önemlisi, o engelleri aşmalarına yardımcı olacak bir esini kitlelere kazandırmaya çalışmalıdır. Öyle bir esin ki, çevresini saran boşlukta tahayyüllerini, yani hayal ve özlemlerini canlandırabilecekleri bir sembole ulaşabilsinler. Açık ve kesin bir ifadeyle, bu esin, yeni bir toplumsal düzen için halkın devrimci iktidarının kurulmasıdır.

Umut Çakır