< < ABD İç Savaşında Birinci Perde

Makale Dizini

11 Eylül sonrası çekilmiş bir film vardı, unutulup gitmiş bir gençlik filmidir. Dört Amerikalı üniversiteli turistik bir gezi için Aztek harabelerine giderler. Harabeleri gezerken, tipik 11 Eylül provasına uygun şekilde, elbette nedensiz(?!) yere, yerli halkın saldırısın uğrarlar. Gençler çareyi, yerliler için kutsal Aztek tapınağına sığınmakta bulurlar. Etrafları ormanda gizlenmiş görünmez düşmanla çevrilidir. İçlerinden biri şöyle der: “48 saat oldu, ailelerimiz bizden haber alamadı. Ordu çoktan harekete geçmiştir, birkaç saate kalmaz havada ABD helikopterlerini görürüz!”

Bu ahmakça özgüven tüm emperyal ve hegemonik halklara bir şekilde nüfuz etmiştir. Engels, Osmanlı imparatorluğunda yarı aç yaşayan Türk toplulukların, her şeye rağmen, kaldırımda yürürken kendisine yol vermek için uysalca kenara çekilen gayrı-müslüm azınlıkların tutumundan aldıkları keyfi yazmıştı. Çarlık döneminin Büyük Rus toplulukları da, pencereleri altında inleyen halkların karşısında gerçeklikle bağını koparan aynı fantastik üstünlükten benzer keyifler alıyordu.

Ne var ki emperyal üstünlüğün ürettiği fantezilerden yoksullara düşen parça, öylesine kırılgan bir buz tabakasıdır ki, buzun kırılması genellikle iç savaşların kapısını aralar. Avrupa devi Çarlık Rusyasının, barbar Asyalı Japonlar karşısındaki yenilgisi, 1905 devrimine ve iki yıl süren iç savaşa yol açmıştı. Osmanlı, küçücük Balkan devletleri karşısında geriledikçe, 1908’e varacak siyasi suikastlar ve askeri ayaklanmalar dönemi başlamıştı.

Tarih bilimi bize, basit analojiler kurmanın ötesinde, karmaşık görünen toplumsal dinamikleri durulaştırma olanağı verir. Şimdilerde ABD’nin, yüzyıl önceki Çarlık Rusyası ve Osmanlı ile benzer kaderi paylaşması, “tekerrür eden tarih” anlayışının bir sonucu değildir. Her şeyden önce, ABD hegemonyasının çöküşü, bunun bizzat düzen sahipleri tarafından kabul edilişi, öncekilerden çok daha kapsamlı bir tarihsel sıçramaya işaret ediyor. Bu çöküş kapitalist uygarlığın çöküşüdür. Pandemiyle başlamadı, ama pandemi bu çöküşü herkes için elle tutulur hale getirdi.

I

Olaylara Leninist bakışla yaklaşanlar için, ABD hegemonyasının çöküşü, en az yirmi yıllık adım adım ilerleyen bir süreçti. 11 Eylül’de yıkılan ikiz kuleler, çöküşün güçlü bir metaforuydu. Bakışını günlük olaylarla sınırlayanlar ne Leninistleri anladı ne de 11 Eylül provokasyonunu. Tersine, onlar 11 Eylülde, ABDnin ilan ettiği imparatorluk planlarının güçlü bir başlangıcını gördüler. Ne de olsa ABD, bu provokasyonu bahane edip elini kollunu sallaya sallaya Afganistan ve Irak’a girmiş; süpersonik ağır bombardıman uçaklarının cehenneme çevirdiği topraklarda Amerikan bayrağını sallandırmıştı. Kimileri için Minervanın Baykuşu alacakaranlıkta değil, ancak gece yarısından gün diğerine dönerken uçmaya başlıyor. Yirmi yıl sonra ABD çöküşü herkes için kabul edilir hale gelince, dönüp de geçmişe bakanlar (örneğin Ergin Yıldızoğlu) 11 Eylül’de, aslında çöken ABD hegemonyasının yeniden restorasyonu çabasını görmeye başladılar. Fakat diyor Yıldızoğlu, hegemonya öyle bir şeydir ki bir kez kaybedilince restore edilemez. Gece yarısı günaydın!

Tarihte tekerrür eden bir şey varsa, aydınların kibirli dar kafalılığıdır, enselerindeki yağlı saç kuyruğundan bir türlü kurtulamadılar. ABD hegemonyasının çöküşüne dair bir teorik saptamanın başına gelenler, herhalde bu kere “ABD’de iç savaş” tespitinin başına gelecek. Sadece gece yarısı şakımaya ayarlı baykuşlar, bu iç savaşı, on binlerin kanı sokaklarda akmaya başladığında kabul edecekler. Ama ne tarih bilimi ne de devrimci teori, onlara herhangi bir şey borçlu olacak.

ABD’de iç savaş sürecine pratikte girilmiştir. Ayaklanmayı bastırmak üzere orduyu göreve çağıran Trump, “Bu bir iç terör operasyonudur” dediğinde, iç savaşı ABD mali-oligarşisi adına ilan etmiştir. Ayaklanma, Beyaz Sarayın ışıklarını kararttı, Trump’ı sığınağa inmeye zorladı. Ayaklanmanın enerjisi ve öfkesi, polis ve ulusal muhafız teşkilatında birbirine zıt tutumlar ortaya çıkardı. ABD “müesses nizamında” kapanması zor çatlaklar yarattı. Başlayan ayaklanma, ilk girişiminde sonuca varmayabilir. ABD gibi bir ülkede devrimci zaferler elde etmek hiç de kolay değildir, bunun için bir dizi ayaklanmaya ihtiyaç var. Ancak, bu ilk girişim kısa sürede sönümlense bile, geride bıraktığı enkazın içindeki “pamuk yangını” sürecektir. Bir tarafta, “faşizmle konuşulmaz, onunla ancak savaşılır” diyen bir kitle, diğer tarafta ağır silahlarla kendilerini korumaya alan faşist kitle ve bir anda iki katına fırlayan silah satışları. ABD toplumu hızla aşırı uçlara doğru savruluyor, araya giren kan deryası usul usul büyüyor.