Makale Dizini

Deniz Kıyısında Koşan Alaköpek

Hikâye küçük bir çocuğun (Krisk) fok balığı avcılığını öğrenmesi ve erkekliğe adım atması için babası Emrayin, amcası Mılgın ve Orhan Dede ile birlikte denize açılmaları ile başlar. Bir süre sonra deniz üzerinde bir sis tabakası oluşur ve günlerce bu sis kalkmaz. Yollarını kaybetmişlerdir ve onlara yol gösteren guguk kuşu (kutup baykuşu) bir türlü görünmemekte, aynı zamanda içecek suları da tükenmek üzeredir. Denizin ortasında kalan bu üç yetişkin içsel tartışmalara yönelirler. Ölüm ve yaşam üzerine sorular sorarlar kendilerine. Yaşamayı kimin hak ettiğini, kendisinin mi yoksa henüz yaşamının başında olan küçük çocuğun mu? Kurtulmak için bir umut varsa eğer, bu umut kimin hakkı? Kıyı görünene kadar en azından var olan suyun bitmemesi gerekiyor. Su ise ancak bir kişiye yetecek kadardır. Peki, bu kişi kim olmalıdır?

Tüm bu iç çatışmanın sonunda, umudun küçük çocuktan yana olmasına karar verirler. Bu kararı alabilmelerinde dedenin sessizce kendini sulara bırakmasının etkisi büyüktür. Önce Orhan dede, sonra Mılgın amca ve son olarak çocuğun babası Emrayın birer birer kendilerini feda ederler.

Orhan dede kendini denize bırakmadan önce torununa sisler dağıldığında deniz kıyısında koşan ala köpeğe doğru git, der. Kıyıya paralel uzanan bir kaya tıpkı koşan bir köpek gibi görünür. Sisler dağıldığında, umut, kıyıdan koşan bir ala köpek olarak el sallar. Çocuk kurtulur, kazanan fedakârlık olur.

 

Gün Uzar Yüzyıl Olur

Halkımın gelenek ve göreneklerini anlatıyorum, diyen Aytmatov, fakat orada kalırsanız bir yere varamazsınız, der ve ekler: “Edebiyatın yalnızca bu gelenekleri anlatmaktan öte hedefi vardır. Yazar, ufkunu yerel olanın ötesine doğru genişletmek ve evrensel olana ulaşmak için çaba göstermek zorundadır. İyi yazar tipik insanı ortaya koyma ustalığına erişen yazardır.” Aytmatov’un yukarda anlattığımız eserleri gerçekten de bu ustalığı gösterebilmiş, yerel olandan evrensele ulaşabilmiştir. Kırgızların destan ve söylencelerini yazılı hale getirerek, onları bize ulaştırmıştır.

Destanlar ve söylencelerle örülü edebiyat eserlerini birçoğumuz severiz. İnsanlığın çocukluk dönemine ait olan sözlü edebiyat bizi öylesine etkisi altına alır ki onlara inanmak isteriz ve inanırız da... Ama bu eserlerin yazarlarını şöyle bir tehlike bekler; ideolojik duruşu eğer evrensel olana doğru değilse yerel olanın sınırlı ve dar dünyasında gericileşir, geçmişe güzelleme yapmaktan başka bir seçenek kalmaz kendine. Aytmatov’un gelişme çizgisi de bize bunu göstermektedir.

Gün Uzar Yüzyıl Olur romanı Sarı-Özek bozkırında yaşayan, bir elin parmağını geçmeyen insanları anlatır bize. Sovyet toplumunun bir profilini görürüz burada. Bir yanda bozkırın ortasında, doğanın acımasız yasalarıyla savaşarak yaşamak zorunda olan insanlar, diğer yanda bozkıra kurulmuş bir uzay istasyonu. Bir yanda evrendeki diğer canlılarla bağ kurmaya çalışan insanlık, onun karşısında ölen arkadaşını İslami geleneklere göre gömebilmek için uğraşan bir Sovyet insanı. Aytmatov’un deyimiyle “İnsanlık kendi dünyasının dışında kuracağı uygarlığın eşiğindeydi.” Uzay istasyonunun kuruluş amacı ABD ve Sovyetler Birliği’nin uzayda ortak çalışma yürütmesidir. Yani iki dünyanın, kapitalizmle sosyalizmin bir arada yaşayabilmesinin simgesidir. Uzay gemisinde araştırma yapan astronotlar evrenin derinliklerinde yaşayan varlıklardan yardım sinyali alırlar. Dünya dışı bir uygarlıkla ilişki kurulduğu zaman, bunun, yeryüzünde yaşayan insanlar arasında yeni bir iç savaş, yeni bir geçimsizlik sebebi olabileceğini düşündükleri için, dünyaya bir mesaj bırakarak Orman Göğsü gezegeni ile bağ kurmak için yola çıkarlar. “Bizi oraya çeken şey bilgiye susamışlık, insanoğlunun başka dünyalarda kendisi gibi akıllı yaratıklar bulunca, mantığı mantıkla birleştirme konusundaki arzu ve hayali idi. Bununla beraber bizim başka bir dünyanın uygarlığı ile ilişki kurmamızın iyilik mi yoksa kötülük mü getireceğini kimse bilemez. Biz bu konuda tam tarafsız, objektif bir değerlendirme yapmaya çalışacağız.” Bu haber iki dünyada da korkuyla karşılanır ve araştırmalar yasaklanarak, uzay istasyonu patlatılır. Gerçeğin üzeri bugünü kurtarma adına kapatılır.

Bu eserinde uzay istasyonu ile insanlığın geleceğini, Ana Beyit Mezarlığı ile ise geçmişini simgeler. Bize geçmişten ve gelecekten korkan bir sistem tablosu çizer Aytmatov ve dünyanın yeni bir uygarlıkla tanışmaya henüz hazır olmadığını söyler. Tüm bunların sorumlusu olarak da sosyalist sistemi görür. Ona göre artık sosyalizm insanlığın kurtuluş yolu değildir. Ana Beyit söylencesine dayanarak, bize, sosyalizmin de tıpkı Juan Juanların esir aldıkları diğer topluluk insanlarını köleleştirdiğini, onları kendi benliğinden, kimliğinden soyundurarak “mankurt”laştırdığını anlatır.

İnsanlık bir dönüm noktasındadır. Gerçekten de bu eserin yazıldığı yıllar olan 80’li yıllar, Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin karşı devrimci güçler tarafından ciddi saldırılara uğradığı dönemdir. 89’da sosyalist dünyanın yaşadığı geriye düşüş, çok önceden başlayan ve adım adım yürütülen karşı devrimci faaliyetin bir sonucudur. Aytmatov’un bu süreçler içinde aldığı görevde düşünüldüğünde bu eseri neden yazdığı ve bu eserde asıl mahkûm etmek istediğinin ne olduğu ortadadır. Tüm saldırılar sosyalist sisteme dönüktür. Onun ardından yazdığı romanlarda aynı yolu izleyerek gitgide gericileşmiştir. Artık karşımızda yerel olanı evrensel olanla buluşturan bir Aytmatov değil, yerel olanın dar dünyasında sıkışmış, tipik olan insandan uzaklaşmış, karşı devrimci bir Aytmatov vardır. Cengiz Han’a Küsen Bulut, Dişi Kurdun Rüyaları ile saldırılarını sürdürür.

Aytmatov’un genel eğilimi sosyalizmden kapitalizme doğrudur. Bu nedenle eserlerinin birçoğunda bu çelişkiyi barındırdığını görürüz. Bir yandan sosyalizmin yarattığı insanı, sosyalist toplumun çeşitli karakterlerini ve sosyalist toplumun yaşamından çeşitli kesitleri başarılı bir şekilde aktarırken diğer taraftan, bir komünist olarak sorunları aşma yolunda çözümler üretmesi gerekirken, sadece onları ortaya koyduğunu görürüz. Zamanla bu tutumu, doğrudan sosyalizme karşıt bir konuma vardırır onu. Yaratıcı eleştiri yerine yıkıcı faaliyete eğilimli bir bakış açısıdır onun izlediği yol. Politik yaşamına baktığımızda, Aytmatov, Kruşçev’in başlattığı Stalin karşıtı kampanyanın yürütüldüğü süreçte Komünist partiye üye olan bir kişidir. Ondan sonra da birçok önemli konumlarda görevler almıştır. Gorbaçov’un yanındaki beş kişiden biridir. Aytmatov’u bu yanıyla ele almak için ne zamanımız ne de yerimiz var. Ama şu bir gerçek, sosyalizmin çocuğu olarak doğan, bize sosyalist insanın ölümsüz tipik örneklerini veren, Kırgız halkının yerel olan değerleriyle, insanlığın evrensel değerleri arasında köprü kuran Aytmatov, karşı-devrimci dalganın içinde yer alarak, evrensel olandan uzaklaşarak yerel olana sığınmış, sosyalizmden uzaklaşarak kapitalizmin sularına yelken kırmıştır.

ÖNSÖZ, 12. Sayı, Güz ‘08