Covid-19 denen şu illetin dünyanın başına bela olmasından bu yana neredeyse iki yıl oluyor. Salgın yeni başladığında, birbirinin kopyası bazı devlet başkanları virüsü de hastalığı da ciddiye almadı.

Bilim insanlarının, sağlık örgütlerinin bütün uyarılarına rağmen ekonomiyi kapatmadılar. Boris Johnson “80 yaşındakiler ölüyor diye ekonomiyi kapatmam” derken, RTE “çarklar dönmeye devam etmeli” dedi. Merkel tam kapanma dese de fabrikalar bunun dışında tutuldu. Trump ve Bolsonaro gibiler ise virüsü ciddiye almayarak basit bir grip gibi davranmayı tercih ettiler. Aslında hepsinin davranışını belirleyen asıl olgu artı-değer sömürüsünü ve sermayenin karını en başa almaları ve bu yüzden ekonomiyi kapatmaya yanaşmamalarıydı. Böylece hastalık bütün dünyaya yayıldı.

Aynı süreçte durumun vahametini gören bilim insanları, pek çok ülkede laboratuvarlarına çekilip virüsü tanımaya, aşısını yapmaya yöneldiler. Bu çabalar sonuç verdi, Rusya, Almanya, Çin, İngiltere, ABD ve daha pek çok ülkeden birbiri ardına aşı haberleri geldi. Ama sorun aşıyı yapmak değil, yaygın olarak üretmek ve dünyaya dağıtmaktı. Sıra buna geldiğinde ilaç tekelleri ve onlar adına konuşan kapitalist devletler “patent” ve “mülkiyet hakları” dediler. Kapitalizmin efendilerine göre tekelci sermayenin karı insan sağlığından da her şeyden de önemliydi.


Hastalıklar, Salgınlar ve Sağlık

Tarih boyunca insan soyu pek çok salgın hastalık atlattı. 19. yüzyılda ve öncesinde ulaşım, seyahat kısıtlı olduğu için salgınlar dar alanlarda kalıyordu. Ulaşım araçlarındaki gelişme, salgınların giderek daha geniş alanlara ve hızlanarak yayılmasının da önünü açtı. Artık “küresel köy”, küresel salgın demekti. Ama sadece salgınların daha geniş alanlara yayılması değil, aynı dönem salgınlarla mücadelede de gelişmeler yaşandı. Özellikle 19. yüzyıl sonuyla 20. yüzyıl, salgın hastalıklar karşısında insanın başarısını getirdi.

Kırık, travma, yaralanma gibi dışarıdan darbeler sonucu ortaya çıkanlar dışında kalan hastalıkların temelinde, ya zehirlenme ya da yetersiz beslenme vardır. Her ikisinin sonucunda da hücrelerin kimyasal dengesinde bir bozulma ortaya çıkar. Bunlara ilaveten zihinsel hastalıklar ve kontrolsüz hücre artışı yani kanser hastalıkları da sayılabilir. 19. yüzyıl sonlarıyla 20. yüzyılda mikrobiyoloji, biyokimya ve tıp bilimindeki gelişmeler hastalıkların tanısında ve tedavisinde hekimlere büyük kolaylıklar sağladı. Ancak bu durum toplum sağlığı açısından belli oranda yarar sağlasa da, yeterli çözüm anlamına gelmez. Çünkü toplum sağlığı ya da genel sağlık konusu insanın ekonomik ve toplumsal çevresiyle birlikte ele alınmasını ve bu koşulların da düzeltilmesini gerektirir: Sağlıklı ve yeterli beslenme, temiz ve güvenli çalışma koşulları, dayanışma ve geleceğe dair korku ve kaygıların giderilmiş olması toplum sağlığının en başta gelen ön şartlarıdır.

20. yüzyıl tifo, kolera, çiçek, çocuk felci, verem gibi uzun yıllardır insanlığın başına bela olan hastalıkların çözümünde kesin başarılar getirdiği gibi, İspanyol gribiyle başlayan ve Covid-19’a kadar uzanan virütik salgınlarla mücadelede de önemli başarılara tanıklık etti. Bu hastalıklar ve salgınlarla mücadelede önce kapitalizmin gelişkin olduğu ülkelerde başarı sağlandı. Bu başarılar sömürgelerde ve bağımlı ülkelerdeki durumun vahametini gösterdi. Zira büyük bölümü bebek ve çocuk olmak üzere, bu ülkelerde her yıl, önlenebilir hastalıklar nedeniyle milyonlarca insan hayatını kaybediyordu. Bütün bunlar açıkça ortada olmasına rağmen, bugün yaşanan Covid-19 salgınında olduğu gibi uzun yıllar hiçbir şey yapılmadı.

20. yüzyılın ikinci yarısında sosyalizmin bir dünya sistemine büyümesinin de yarattığı baskıyla, kapitalist dünyada “sosyal devlet”ler ortaya çıktı: Halk sağlığı ve genel sağlık sigortası konusunda bazı adımlar atıldı. Ama kapitalist dünyada ne bütün toplumu kapsayan bir sağlık projesi ne de ücretsiz sağlık hizmeti oldu. Özellikle emperyalizmin yeni evresinde, bütün kapitalist dünyada sağlık hizmetleri ücretli verildi, yani sağlık bir meta, hasta da müşteri haline geldi.

Sosyalist sistemin varlığı koşullarında olsun, sosyalizmin dağılmasından sonra olsun, kapitalist ülkelerde genel halk sağlığı hizmeti diye bir şey hiç olmadı. Özellikle emekçi sınıfların mahkum edildiği SSK hastaneleri, devlet hastaneleri gibi kamu hastanelerinde sağlık emekçileri, kısıtlı olanaklarla yoğun ve aşırı çalışmaya zorlandı. Polikliniklerin önünde saatlerce muayene sırası bekleyen hastalara hekimler, birkaç dakikayı aşmayan muayenelerden sonra etkisi sınırlı ilaçlar yazıp, hiçbir zaman yerine getiremeyeceği tavsiyelerde bulundular.


Sosyalizm Deneyimleri ve Toplum Sağlığı

Tıp bilimindeki, tıbbi teknolojideki gelişmeler ilaç ve aşı üretimiyle birlikte ele alındığında, bütün toplumu kapsayan, kapsamlı bir sağlık programını hayata geçirebilmenin, bütün çocukların, kadınların ve erkeklerin üretken, sağlıklı ve uzun bir yaşam sürmelerine olanak verecek koşullara sahip olduğumuzu söyleyebiliriz. Bunu hayata geçirmenin önündeki asıl engel kapitalist özel mülkiyet, sermayeye dayalı bu üretim sistemi ve kar hırsıdır. Buradan da anlaşılacağı gibi bütün toplumu kapsayan kapsamlı bir sağlık programı için, her şeyden önce kapitalist özel mülkiyetin ortadan kaldırılması; diğer sektörlerde olduğu gibi sağlık sektöründe de üretim araçlarının, ilaç stoklarının, hastanelerin, laboratuvarların ve bütün sağlık kuruluşlarının ortaklaşa mülkiyet altına alınması gerekir. Ayrıca sağlıklı bir toplum için toplumsal iş yükünün bütün çalışabilir nüfusa dağıtılması; bütün insanların yeterli gıdaya erişmesi ve herkesin dinlenme olanaklarına sahip olmasının yanı sıra, sadece hastalandıktan sonra tedaviyi amaçlayan bir sağlık projesi değil, önleyici sağlık hizmetlerinin de hızla yaygın olarak uygulanması gerekir.

90’lı yıllarda Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerindeki karşı-devrimlerden sonra sosyalist sistem dağılmış, kapitalistler iktidarı yeniden ele geçirmiş olsa da, yaşanan sosyalizm deneyimleri bütün toplumu kapsayan başarılı sağlık programlarının, genel halk sağlığının ancak sosyalizm koşullarında hayata geçirildiği ve geçirilebileceğini gösterdi.

lDoğu Avrupa’nın halk demokrasili devrimlerinde, Çin’de, Küba’da, Vietnam’da ve Demokratik Kore’de yani devrimini gerçekleştirmiş bütün ülkelerde halk güçlerinin zaferinden hemen sonra, özellikle, çocuklar için gelişmiş sağlık hizmetleri, kampanyaları örgütlenmiş, başta hekimler olmak üzere tüm sağlık emekçilerinin sayısı artırılmış; bunu yapmak için öncelikle bütün sağlık kurumları, klinikler, hastaneler kamulaştırılarak ücretli sağlık hizmetlerine son verilmiştir.

Çin Devrimi’nin zaferinden sonraki birkaç yıl içinde sağlık alanında yakalanan başarılar adeta göz kamaştırdı. Dünyanın en kalabalık, en yoksul ve en geri ülkesi olan, savaşlarla yakılıp yıkılan Çin’de, devrimden sonraki ilk beş yılda bütün enfeksiyon kaynakları kurutulmuştu. Dünyada en çok sinek istilasının yaşandığı bu ülkede, iki yıl içinde kasaba ve köylerde bile bu sorun çözülmüştü. Ayrıca vebanın kökü kurutulmuş, yarım milyar insan çiçek hastalığına karşı aşılanmıştı. Devrimin zaferinden üç yıl sonra Çin’de hastane sayısı yirmi kat, sağlık kliniği sayısı ise on iki kat artmıştı. Beş yılın sonunda 650 işçiye bir hekim düşecek kadar hekim sayısı arttırılmıştı.

Küba bugün ABD ve müttefiklerinin ablukası nedeniyle bazı sorunlar yaşıyor olsa da, pek çok alanda olduğu gibi, sağlık alanında da devrimden hemen sonra harikalar yarattı. Devrim öncesi hiçbir değeri olmayan alt sınıflardan insanlar sinekler gibi ölüyordu. 1959’dan önce ABD’nin batakhaneleriyle, kumar ve eğlence merkezleriyle dolu Küba’sı, devrimden hemen sonra, öncelik çocuklarda olmak üzere bütün işçiler ve köylüler için kapsamlı bir sağlık programı çıkarmış, birkaç yıl içinde de çok başarılı sonuçlar elde etmiştir. Bugün Küba sağlık ordusu sadece Küba ve Kübalılar için değil, dünyanın neresinde, hangi halkın ihtiyacı varsa orada görev başındalar. Küba enternasyonal sağlık tugayları uzun yıllardır Afrika’nın en yoksul ülkelerinde halkların hizmetindedir. Afrika’dan Cemmu Keşmir’e, İtalya’dan Brezilya’ya kadar -ki buna pandemi dönemi de dahil- yardım isteyen bütün ülkelerin ve halkların yardımına koşmaktadır. Üstelik bütün bunları 60 yıldan beri ABD ve müttefikleri tarafından uygulanan en acımasız ve yıkıcı ablukaya rağmen başarmıştır.

DSÖ’nün, sağlık hizmetlerinde dünyaya örnek gösterdiği Küba, Covid-19 salgını yeni başladığında, aşı ve ilaç üretimi için gereken alt yapıya sahip olduğunu, aşı geliştirildiğinde, bir yıl içerisinde bütün dünyaya yetecek kadar aşıyı üretebileceklerini; bunun için gerekli olan hammaddelerin karşılanmasının yeterli olacağını açıkladı. Ancak ABD’nin buna cevabı ablukayı daha da sıkılaştırıp, ilaç ve gıda girişini engellemek oldu. Bugün Küba, Covid-19’a karşı kendi olanaklarıyla beş ayrı aşı üretmesine rağmen, bu abluka nedeniyle Küba halkını aşılayamıyor. Çünkü enjektör üretecek hammaddeye sahip olmadığı için enjektör üretemiyor ve ABD’nin bu vahşi ablukası nedeniyle diğer ülkelerden ne enjektör ne de enjektör üretebilecek hammaddeleri alamıyor.

ABD ve müttefikleri özellikle son yıllarda Karaipler'deki bu sosyalist kaleyi düşürmek için kuşatmayı iyice sıkılaştırdılar. Ancak Küba halkı ambargodan kaynaklanan bütün olumsuzluklara rağmen sosyalizmi sonuna kadar savunacaklarını her fırsatta bütün dünyaya açıkladı, açıklamaya da devam ediyor. Yoğun ablukadan kaynaklanan gıda sıkıntısını ve Covid-19 salgınına karşı yetersiz kalan önlemleri bahane eden ABD, satın aldığı bir avuç işbirlikçi uşak eliyle bazı yerlerde karşı devrimci gösteriler yapılmasına yol açtı. Canel-Diaz yoldaşın çağrısıyla sokaklara dökülen milyonlarca Kübalı, devrimin ne kadar canlı ve uyanık olduğunu dosta-düşmana bir kez daha gösterdi.

Toplum sağlığına yeniden dönersek; burada verdiğimiz örneklerde olsun, sosyalizm deneyimlerinin yaşandığı diğer ülkelerde olsun, yaşananlar, bütün toplumu kapsayan kapsamlı bir sağlık programının ancak ve ancak sosyalizm koşullarında hayata geçirilebileceğini kanıtlıyor. Bu da gösteriyor ki, proletarya ve halklar tekelci kapitalizme son verip kendi iktidarlarını kurmadan sağlık sorununda da kalıcı ve yeterli bir çözüm üretemeyecektir.

Özgür Güven