Marx, 1848 Devriminin sonuçlarını ve içinde olduğu süreci değerlendirirken, bir yerde şöyle der:

“Toplumu değiştirmek ve kendisini iktidarı kullanma konusunda eğitmek için önümüzde 15, 20, 50 yıllık bir iç savaş süreci var”.

Burjuvaziyle uzlaşma içinde hareket eden siyasetler için, Marx’ın bu sözleri ne kadar korkunç geliyor. Oysa sınıf savaşını kabul eden, bunun kaçınılmaz bir sonucu, bir üst biçimi olarak iç savaşı da kabul etmek zorundadır.

Biz, 90'lı yılların başında bu topraklarda, sınıf savaşının iç savaş biçiminde gelişeceğini son derece net ve kesin bir şekilde belirttik. Daha tam söylemek gerekirse şunu söyledik: 68’den bu yana, bu topraklarda, sınıf mücadelesi ya iç savaş ya da iç savaşa yakın bir çizgide geçmektedir. Biz buna, uzun iç savaş dedik. Türkiye ve Kürdistan’da, devrim iç savaş biçiminde gelişiyor. İç savaş elli yıldan fazladır sürüyor. Leninist Partinin, iç savaş tespitine uzun yıllar karşı çıkanlar, yakın zamanda bu tespiti kopya ederek, utanmazca kendi görüşleri olarak, o da yalnızca yakın zaman için ilan ettiler. Uzun yıllar devrimci durum tespitimizin başına gelenler, bir kere daha yineleniyor. Bunun üzerinde fazla durmaya gerek yok. Yakın tarihi irdeleyen herkes, bunu görür.

90'lı yılların başından bu yana yaşananlar, bizi bu konuda yanıltmadı. Bu süre içinde çeşitli hükümetler kuruldu, fakat bırakın iç savaşın gerilemesini, her yeni hükümet döneminde iyice şiddetlendi. Verili koşullarda kurulan her hükümetin bir iç savaş hükümeti olacağını ısrarla belirttik. Gezi Haziran Ayaklanması, 6-8 Ekim Ayaklanması ve irili-ufaklı sayısız olay iç savaşın kendi varlığını ortaya koymasından başka bir şey değildir. Toplumsal devrim, iç savaşın kazanılması biçiminde olacaktır.

İç savaş gerçeği, ilk başlarda, Kürdistan'lı hareketler tarafından da kabul edilmedi. Fakat zaman ilerledikçe bizzat UKH’nin temsilcisi tarafından iç savaş kabul edildi. Böylece bir kez daha gerçeklik, kendini herkese kabul ettirmiş oldu. Olan şey, sadece basit anlamda bir kapışma değildir. Dünyanın en şiddetli iç savaşlarından biridir buralarda yaşanan. Yaşanan iç savaş esas olarak emek-sermaye savaşı eksenli, fakat ezen ve sömürenlerle ezilen ve sömürülenler arasında meydana gelen, daha geniş halk kitlelerinin yer aldığı bir savaş özelliğindedir.

Sınıf savaşının bu denli kesin çizgilerle sürekli iç savaş biçimini aldığı bir yerde, barikatın iki tarafı var. Barikatın hangi tarafında olduğunu sen belirleyeceksin. Sınıf savaşının iç savaş düzeyinde sürdüğü ve bu temelde devrimin güncel olduğu koşullarda muğlaklığa, üçüncü yola, kararsızlığa yer yoktur.

Sınıf mücadelesinde tarafını belirleme ve proleter devrimci iç savaşın gereğini yerine getirme görevi önlerinde dururken, uzlaşmacı siyasetler, burjuva muhalefetin, emekçi halk kitlelerinde beklenti yaratma ve onları oyalama politikalarına ortak oldular. Halbuki, tarihi çok iyi bilen biri, şunu da iyi bilir: Halk kitlelerinde beklenti yaratmak ve oyalamak, burjuvazinin ve devletin yönetim sanatına dahildir. Muhalefeti destekleyenler, burjuvazinin bu politikasına hizmet ettiler.

Seçim yoluyla ve parlamentoda birkaç temsilciyle siyasal gevezelik yapmak, emekçi halk kitlelerini oyalamaktır, onları bu sistemde bir beklenti içine sokmaktır. İşçi sınıfını ve diğer emekçileri devrimci kavgadan uzaklaştırmaktır. Yapılmak istenen, sınıf karşıtlıklarını yumuşatmaktır. Oysa, devrimci işçi sınıfının görevi sınıf karşıtlıklarını yumuşatmak değil, devrimle onları ortadan kaldırmaktır, yok etmektir. Seçimlerde muhalefetin arkasında toplananlar devrimcilik, iyileştirmecilik adına sınıf savaşını bir kenara attılar. Sınıf mücadelesini “toplumsal muhalefet” adına bir yana itenler; bu yolla hedeflerine ulaşamayınca, şimdi sınıf savaşının lafını etmeye başladılar. Onlar ne kadar böyle söyleseler de, burjuva güçlerle birlikte davranmak uğruna, hiçbir zaman “toplumsal muhalefet” siyasetini terk etmezler.

1990 yılından bu yana, proletaryanın devrimci mücadelesini kendi ılımlı, uzlaşmacı, evrimci çizgisine indirme özel çabasında olanlar, otuz yıl boyunca başarısızlığa uğradılar. Bunlar, ne Gezi’yi engelleyebildiler, ne sayısız eylemi. Sınıf savaşı, şiddetlenerek ve yoğunlaşarak sürdü.

Bu topraklarda iç savaş 15, 20 yıl değil, 50 yıldan fazla bir süreç olarak sürüyor. İç savaşı bu kadar uzun zaman sürdürecek mücadeleci, dayanıklı, sağlam, kararlı ve yetkin bir sınıf gücü var. Daha doğrusu, bu süre boyunca emekçi sınıfın kendi içinde nasıl bir güç taşıdığını gösterdi. Bütün bu dönem boyunca nasıl savaşılacağını ve nasıl kazanılacağını öğrendi. Bu tam bir devrim eğitimidir. Proletarya, devrim eğitiminden geçmeden, ani bir gelişme sonucu iktidara gelse bile, onu koruyamaz. Demek ki, devrim öncesi siyasal eğitim, iktidara hazırlanmanın etkin bir yoludur. İç savaşın kazandırdığı bu eğitimi, parlamenter yolla yüz senede edinemezsiniz. Kitlelerin eğitilmesinin en etkin yolu, kendi siyasal deneyimidir. Proletarya siyasal deneyimi onlarca yıl, en çetin, en riskli eylemlerden geçerek edindi. Başka yolla böyle bir siyasal deneyim elde edemezdi.

On yıllarca iç savaştan geçmek, devrimci sınıfı ileri bir noktaya taşıdı. Devrimci sınıf, ileri niteliğine, siyasal deneyimine dayanarak, toplumu değiştirecektir. Kimseye sezdirmeden, yağdan kıl çeker gibi toplum değişmez. Türkiye ve Kürdistan’da birkaç kuşak boyu süren açık kapışma var. İç savaştan geçen ve halen geçmekte olan devrimci kitleler hedeflerine varacaktır, ama mutlaka varacaktır.

Sosyal reformistlerin ve oportünist sosyalistlerin ağzında, sınıf mücadelesi gerçek anlamını yitiriyor. Onlara bakılırsa sınıf mücadelesi, toplumsal muhalefeti ve esas olarak burjuva muhalefeti iktidara taşımanın bir aracından başka bir şey değildir. Ve yine onlara bakacak olursak, sınıf mücadelesi, bu toplumun yırtığını-söküğünü onarmanın bir aracıdır. Yani onların anlayışında, proletaryanın sınıf mücadelesi yozlaşmış bir araçtan başka bir şey değildir. Gerçekteyse, proletaryanın sınıf mücadelesi, devrimci sınıf mücadelesi biçimini almıştır. Yani iktidarı almayı hedefliyor. Toplum devrimci sınıf mücadelesine dayanılarak değişir.

Burjuvazinin yanından ayrılamayanlar, sokakları ne kadar işaret ederse etsinler, bu anlayışta oldukları sürece, sokaklardaki mücadeleyi de yozlaştırırlar. Amaçları sokaktan güç alıp, oluşan kitle gücünü düzen ve devlet partilerinin bir destekçisi yapmak. Oysa, sorun yalnızca sokaklar değil, eylemci, isyancı, ayaklanmacı devrimci sokaklardır. Devrimci sokak savaşlarıysa, uzlaştırmacıların hiç istemediği bir şeydir. Siz toplumsal uzlaşma peşindeyken, devrimci kitlelerle farklı amaçlarla sokağa çıkıyorsunuz demektir. Bu yüzden, siz ilk fırsatta, sokaklardan çekilmek isterken, devrimci kitleler, daha ileriye gitmek için kesin bir kararlılık gösterirler. Daha ileriye gitmek ise, devrimci amaca bağlıdır. Mücadeleci kitleler, sizden farklı olarak amaca ulaşmak için her şeyi göze alırlar.

Uzlaşmacı siyasetleri eleştirdiğimizde, şunları düşünenler de oluyor: Reformist ve diğer uzlaşma yanlılarının, mücadeleden yana görüşleri de oluyor, tüm bunları yok mu sayacağız? Bu şekilde düşünenler olayları, olguları belli yanlarıyla, bir yanıyla değerlendiriyorlar. Bir siyasi hareketi doğru biçimde değerlendirmek için görüşlerinin BÜTÜNLÜĞÜNE bakmak gerekir. Bir konuda, bir sorunda ya da bir alanda doğru olarak görülen bir görüş, görüşlerin bütünlüğü içinde bir anlam ifade etmez. Bir siyasi parti, reformist bir düşünceye sahipse, sosyal evrimciliğe dayanıyorsa, patlamalar ve sıçramaları dışlıyorsa, yani görüşlerinin bütünlüğüne damgasını vuran şey iyileştirmeler, düzenlemeler, toplumsal barış vb ise, o siyasi partinin, mücadele ve devrim üzerine ettiği lafların, görüşlerinin bütünlüğü göz önünde tutulduğunda, bütün anlamını yitirdiğini görürsünüz.

Sınıf bilinçli işçiler, şu yanılsamaya düşmemeli: Devrimci koşullar öylesine olgun, keskin ve gerçek devrimci mücadele öylesine baskın ki, en uzlaşmacı siyasi parti bile, bol devrimci laflar edebiliyor ve kendini, bu çerçevede gösterebiliyor. Bu görüntü, birçok sınıf bilinçli işçiyi yanıltabiliyor. O halde, yanılgıya düşmemek için, bu partilerin ya da ittifakların görüşlerinin bütünlüğünü göz önünde tutmalıyız. Kuşkusuz burada ölçüt, yapılan teorik açıklamalar değil, pratiktir. Sosyal reformist partiler hakkında yanılgıya düşmemeli, görüşlerinin ve pratiklerinin bütünlüğüne bakmalıyız. O zaman bu partilerin gerçek anlamda devrimle, devrimcilikle hiçbir ilgilerinin olmadığı görülecektir. Sınıf bilinçli işçilerin bu sonuca ulaşması, devrimin gelişmesi için önemlidir.

Sınıf farklılıkları olmadan, sınıf karşıtlığı olmaz. Sınıf farklılığı bugüne kadarki en tepe noktasına vardı. Sermaye birkaç tekel grubunun elinde toplanırken, emekçi halkların yoksulluğu ve yoksunluğu da çok daha derinleşti. Dolaysıyla, sınıf karşıtlığı en keskin ve en şiddetli derecesine ulaştı. Bunun kaçınılmaz sonucu, sınıf savaşında cebir ve şiddet de en üst noktasına çıktı. Emekle sermaye arasındaki ilişkileri, yine iki sınıf arasındaki sınıf savaşının gelişimi belirler. İki sınıf arasındaki savaşımın sonucunu güç çözer. Sınıflar arasında sosyal barış tesis etmek isteyenler gelip gelip bu gerçekliğe çarpıyorlar. Sınıflar ve sınıf egemenliği, sınıf mücadelesi, devrimci sınıf mücadelesi yoluyla ortadan kaldırılır.

Komünist proletaryanın görevi, sınıf mücadelesini yumuşatmak değil, şiddetlendirmek ve keskinleştirmektir. Temel devrimci hedefler, diğer tüm günlük taleplerin ve ihtiyaçların önünde tutulması gerektiği halde, günlük istemleri ve ihtiyaçları öne geçirmek, sınıf mücadelesini yumuşatmaktır. Bazıları buna emekçilerin yararına toplumsal önlemler diyor. Kamuculuk vb ile tam da bunu yapıyorlar. Bu anlayış, sınıfın devrimci bilincini körelten, yeni bir toplum uğruna mücadeleyi saptıran ve sonuç olarak, toplumsal evrimciliği öne çıkaran sınıf uzlaşmacı bir anlayıştır. Bazı sosyalistler, 1960 İngilteresinde uygulanan “sosyal konut” politikasından yola çıkarak bunu “sosyalist önlemler” olarak niteliyor. Kapitalist toplumda burjuva diktatörlüğü altında sosyalist önlemler! Bu oportünist sosyalizm anlayışı aşılmadan, proletarya nihai kurtuluşunu gerçekleştiremez. Bu topraklarda, sosyal reformizm aşılmadan, onları aşarak daha ileriye gitmeden en uygun koşullar bile devrime dönüştürülemez.

Kapitalistler, kendi sınıf iktidarlarını ve kapitalist sınıf düzenini savunurken, net bir sınıf tavrı ortaya koyuyorlar. Sermayenin emekle olan savaşını kazanmak için, devleti sürekli güçlendiriyorlar. Politikaları, kendi siyasi iktidarına, genel olarak ekonomik ve politik gücüne, bu toplumsal sisteme karşı gelişen en ufak eylemi bile büyük güç kullanarak bastırmaktır. Ama, sömürücü sınıf egemenliğini yalnızca cebir ve şiddetle koruyamayacağını çok iyi biliyor. Onlar tarihten gelen, toplumu yönetme sanatında sonuna kadar yararlanıyorlar. Bu çerçevede, siyasi iktidar yıpranıp güçten düşünce, yerine muhalefeti hazırlıyorlar. Her durumda kendi partilerini topluma dayatıyorlar.

Proletarya, toplumsal kurtuluş amacını gerçekleştirmek için, yüksek bir sınıf bilinci ve sınıf tavrıyla davranmalıdır. Her koşulda, kendi kurtuluşu için savaşmalıdır. Bu temelde, her durumda bağımsız ve devrimci sınıf politikasına dayanmalıdır.

C.Dağlı