Tuesday, May 22nd

Güncelleme:10:08:44 PM GMT

Başlıklar:
Buradasınız: Anasayfa Makaleler Umut Çakır Ve Perde Açılıyor...

Ve Perde Açılıyor...

Önce ufaktan ufaktan, “yemin billah teğet geçecek” lafını ağızlarına almaz oldular, çünkü bu türden laflar akıl sağlıkları konusunda yoğun kuşkular uyandırmaya başlamıştı. Sonra, “gelişmeleri tırnaklarımızı kemirerek izliyoruz” itirafları sökün etti, çok acıdık hallerine. Ve nihayet, “dış kaynaklı krizlere hazır olun” alarmları çalmaya başladı. Artık eskisi gibi rahat dış borç bulamadıklarından yakınan en büyük bankanın yöneticisi, “Biz hacıyatmaz gibiyiz, düşersek kalkarız” peşreviyle, bu hüzün dolu ağıtlara neşeli bir renk katmak istedi ya, nafile. Sermaye, ölümcül bir hastanın tüm gelişme evrelerini özetliyor. Önce inkar, sonra endişe, nihayet panik ve kabullenme. Anlaşılan o ki, devrimi alevlendirecek yıkım perdesi açılıyor.

 

Müptezel Ekonomi

Daha önceki yazılarımızda, ekonominin “sıcak para” denilen dış finans kaynaklarına ne denli bağımlı hale geldiğini pek çok kez ele aldık. Bunu, her seferinde daha büyük doza ihtiyaç duyan eroinman bağımlılığına benzetmek hiç abartı olmaz. Kapitalist sistemin küresel buhranı, bir yönüyle Türk tekelci sermayesine yaramıştı. Emperyalist merkezler buhranı atlatmak için son üç yılda deliler gibi para bastılar, sisteme kürek kürek kredi-para saldılar. Ama, emperyalist piyasalarda dibe çöken bu kredi nehirleri, Türkiye gibi birkaç müptezel ekonomide, yanardağ misali yüzeye çıkıyordu. Bu sayede faizler düşüyor, döviz ucuzluyor, bankalar kredi vermek için müşterilerin kapısının önünde yatıyorlardı.

Son bir yıl içinde bankaların sisteme pompaladığı yeni kredi miktarı, 186 milyar dolar. Bu rakam, kredide %39 büyüme demek! Alın size bir dünya rekoru daha. Ancak, ekonominin, hormon enjeksiyonuyla bile sadece %7 büyüdüğü düşünülürse, neden kimsenin bu yeni dünya rekoruyla övünmeye kalkmadığı daha iyi anlaşılır. Evet doğru, bunu herkes yapıyor, hemen tüm kapitalist dünya:üretmediğini tüketmek. Ama bu konuda da “eşeğin kulağına su kaçırmak”, yine Türk tekelci sermayesine nasip oldu.

Emperyalist merkezler dünyaya kredi-para pompaladıkları sürece, Korkut Boratav hocanın deyimiyle, “AKP'nin ikinci lale devri”, kolbastı şenliğiyle kendinden geçti. Oysa aynı merkezler şimdi bu politikayı hızla terkediyorlar. Likidite tuzağı adıyla meşhur durum ortaya çıktı, yani piyasaya ne kadar kredi-para sürülürse sürülsün, ekonomi canlanmıyor, sadece borç yığını şişiyor ve bu da buhranı içinden çıkılmaz hale getiriyor.

Geçen haftalarda, ABD, Avrupa ve Japon merkez bankaları toplanıp karar aldılar. Artık para basmayacaklar; uyanıklar, kendi paralarını korumaya almak için baraj kuruyorlar. Bu da, korumacılığın bir başka çeşidi. İşte, kolbastı şebekliğini, hüzünlü ağıtlara dönüştüren gelişme. Türkiye ekonomisini ayakta tutan hormon nehirlerin kuruması demektir bu. Yıkımı kaçınılmaz ve yakın tehlike haline getiriyor. Tırnaklarını yemekte haklılar. Daha şimdiden dış basında, “Türkiye'de banka ve şirket satın almak için cazip fırsatlar doğuyor” manşetleri dolaşmakta. Akbabalar leşin kokusunu almış demek ki!

 

Ters Ayakla Yakalanmak

Sermayenin yüreğini ağzına getiren bu gelişme, onları çok berbat bir tabloyla karşı karşıya bırakıyor. Ters ayak üzerinde yakalandılar, golü çıkaracak durumları hiç yok.

2004 yılında 60 milyar dolar dış borç birikimi olan sanayi şirketlerinin şimdiki borç miktarı, bunun tam beş katı, 300 milyar dolar. En büyük 1000 sanayi şirketin dış borçlarıyla öz sermayelerinin karşılaşması, %55'e, %45, yani kendi varlıklarının %20 fazlası borç batağı içindeler, Şnorkelle nefes alabiliyorlar. İşleyen sermayenin tümünü satsalar, borçlarını ödeyemiyorlar. Her müptezelin o hazin sonu...

Sanayi sektörünün içinde bulunduğu kara tablo kimi zaman gazetelerin ekonomi sayfalarında yer buluyor ama, bankaların sıkıntılarına dair tek bir haber yok. Yeterince kuşku uyandırıcı bir tedbirlilik. Kuşku yok: genel bir panik havasının oluşması istenmiyor, hele ki 46 milyon kişinin ellerinde banka kartlarıyla dolaştığı bir yerde. Yine de biz, dolaylı yollardan, bankacılık sisteminin karşı karşıya olduğu yıkımın çapına dair kimi veriler bulabiliriz.

Bankalar, topladıkları mevduat hesaplarının %8'lik kısmını, ihtiyat payı olarak Merkez Bankası'na emanet ediyorlar. Buna “munzam karşılık” deniyor. Merkez Bankaları, munzam karşılık oranlarını yükseltir ya da düşürür ve bu yolla bankaların serbestçe kullanabileceği parayı kısar ya da çoğaltır, böylece kredi piyasasına yön verirler. TC Merkez Bankası, son aldığı kararlar ile, munzam karşılıkların yarıya yakını (eskiden %10'du) döviz cinsinden tutma olanağı verdi. İki önemli sonucu var bu durumun. İlki, TCMB'nin TL üzerindeki kontrolü kayboluyor. İkincisi, bankalar, ihtiyat payları yerine dışarıdan borç aldıkları dövizi tutmaya başlıyorlar. Bunun anlamı açık. Banka müşterileri paralarını çekmek için kuyruğa girdiklerinde, kasalarda, kimsenin elini süremeyeceği dış borç paralar bulunacak. Eskiden Uzanlar, Demireller, geceyarısı gizlice banka kasalarını boşaltırdı. Şimdi gündüz gözüyle, Merkez Bankası direktifiyle boşaltılıyor.

Gerçekte MB, munzam karşılık oranı %8'den, fiilen %4 seviyelerine düşürmüştür. Bu da, bankacılık sistemini olağanüstü kırılgan hale getirmiştir. Yüzde 8'lik bir kayba dayanabilecek iken, şimdi %4 ile toptan iflasa gelip dayanacaklar. Bu yüzden, bankalara yürümek yetmiyor, koşmak zorundalar düşmemek için.

 

Patlak Teker Üzerinde Ralli

Bankaları bu denli çılgınca bir kredi kullanmaya sevk eden, elbette, üzerinde oturdukları muazzam borç dağını, on milyonlarca insana kredi vererek çevirebilmek telaşıdır. Ancak, bankaların bilançoları giderek, mahalle bakkalının veresiye defterlerine benzemeye başladı.

Konut-araba kredisi kullananlar genelde iyi ücret alanlar, üstelik banka bu ev ve arabaları ipotek altında tutarak borcunu garantilemiş oluyor. Öte yandan, günü birlik ihtiyaç için çekilen kredileri düşük ücretliler kullanıyor ve bunların ipotek edilecek malları yok. Bu tip krediler son bir yılda, inanılmaz bir şekilde, %44 arttı, toplam krediler içindeki ağırlıkları %30'a ulaştı. Kasalarını boşaltarak %4'lük bir depreme bile dayanıksız hale gelen bankalar şimdi, bu %30'luk “saatli bomba”nın üzerinde oturmaktalar.

Perdesi açılan yıkımın, karşımıza nasıl bir manzara çıkardığını artık görebiliriz. Borç altında kalmış sanayi şirketleri, kredi batağındaki bankalar, gerçekte, kopup gelen yıkımın boyutlarının, tahminlerin ötesinde olacağına işaret.

Bu kriz bizi devrimin eşiğine taşıyor. O eşikten sonrası, cüretle, milyonlarca insanı aynı hedefte, iktidarın fethiyle organize etmek yeteneği ve enerjisi ile aşılacak. İhtiyacımız olan gücü ve enerjiyi, yıkımın kendisi verecektir.