İmralı müzakerelerine dair iyimser bir hava esiyorken, şimdi gelinen duruma pek çok kişi anlam veremiyor. Ardı ardına Kandil’e hava saldırıları, kara operasyonu için geri saymalar, İmralı’ya tecrit, BDP ve DTK’ya yönelik tutuklama furyası… Bu kopuş neden yaşandı? Şerafettin Elçi’ye göre İmralı’da uzlaşılan protokole başbakan son anda onay vermekten kaçındı, çünkü başından beri amaç oyalamaktı, imhaydı vs…
Sermayenin amacının devrimci güçleri imha ve Kürt halkını oyalamak olduğunu söylemek, kediye kedi demektir ve başka bir açıklama gücü yoktur. Sermaye sınıfı bir barış arzulandığı için değil, ama imhaya gücü yetmediği için, yaşamsal çıkarlarını tehlikede gördüğü için, Kürt halkının temsilcileriyle pazarlık masasına oturmuştu. Niyet ise hiçbir zaman değişmedi. Bu nedenle, tekelci sermayenin bugünkü politikasını ve ruh haline anlamak için, konuya niyetler perspektifinden değil, ama daha geniş bir perspektiften, hem bölgesel hem de dünyadaki güç dengeleri açısından bakmak gerekir. İşte o zaman, Türk tekelci sermayesinin bugünkü saldırganlığı, sadece Kürt halkına değil, bölgedeki tüm komşu ülkelere neden böyle kılıç salladığını kavramak mümkündür.
Emperyalist Enkazın Hurdacısı
Ardı ardına gerçekleşen halk devrimleri ve yıkılan iktidarlar, kıtasal ölçeklerde yaşanan ayaklanmalar, dünya işçi sınıfının militanlaşan mücadelesi, tüm bunlara eklenen küresel ekonomik buhran, emperyalist kapitalist sistemi tam bir ölüm kalım sorunuyla karşı karşıya bıraktı. Burada söz edilen yalnızca ABD’nin hegemonyasını kaybetmesi değil, sistemin topyekûn çöküşe sürüklenmesidir. Bu çöküş dinamikleri, emperyalizmin –ekonomik olduğu kadar- siyasi diplomatik ve nihayet askeri güç kullanımını sınırlandırıyor, yıpratıyor. Düşmanın bu güçten düşmesini gören ezilen halklar ve emekçi sınıflar ise her geçen gün mücadele kapasitelerini artırıyor, daha büyük isyanlar için cesaret buluyor, zafer umutlarını devrimci atılımlara dönüştürüyor. Kısacası, yalnızca Türkiye ve bölgede değil, tüm dünyada sınıflar savaşımının dengesi, çıplak gözle görülebilir hızla emekçiler lehine çevriliyor.
Asırların yönetim tecrübesine sahip dünya burjuvazisi ve onun yöneticileri emperyalistler, dünya çapında bu gidişi çok önceden gördüler, önlemeye çabaladılar, olmadı. Bu süreçte en çok siyasi ve diplomatik yaptırım gücü erozyona uğrayan emperyalizm, kimi bağımlı ülkeleri kendi enkazının hurdacısı, bölgesel karşı devrim merkezi olarak hazırlamaya girişti.
Bu ülkelerden biri elbette Türkiye’dir. Bizzat emperyalizmin desteğiyle, Türkiye’ye hem Kafkaslar’da hem de Ortadoğu’da askeri, siyasal ve diplomatik misyonlar yüklendi. Fakat 2008’deki Gürcistan provokasyonuna çok sert tepki veren Rusya karşısında misyonunu yerine getirmekten çekinen Türkiye bu tarihten sonra tüm enerjisini Ortadoğu’ya verdi.
İpliği İthal Diplomasi
Türkiye’nin bölgedeki misyonu, ,İran'ı nükleer pazarlıkta masada tutmak ve bölgedeki etkisini sınırlandırmak, Suriye’nin işbirlikçi konumunu yükseltip sermayesini palazlandırabilmek için ticari kanallar açmak, İsrail ile girişilen danışıklı dövüş eşliğinde Hamas ve Hizbullah’ı yanına çekmekti. Misyonun askeri boyutunu ise Füze Kalkanı projesi halledecekti.
Fakat lafla peynir gemisi yürümez. Bu yüzden emperyalizm, tüm bu siyasi diplomatik misyonunu güçlendirebilmek için Türkiye’ye adeta limitsiz kredi imkânı sundu. Onmilyonlarca dolar tutarında kredi-para, Türkiye ekonomisine pompalandı. Evet, borsa oynak, faizler yüksek ve kurlar alabildiğine dalgalı, yani kısa sürede büyük kazançlar elde etme olanağı var. Ama dış ticaret açığı yüz milyar dolara dayanan, borcu sürekli katlanan bir ekonomiye böylesine muazzam miktarlarda kredi-para pompalamanın, iktisadi bir mantığı yok. Açıktı ki, bunca para Türkiye’nin bölgesel karşı devrim misyonunu sürdürebilmesi amacıyla ona açılan bir kredidir.
Ne var ki, iki önemli gelişme, bu şenlikli düğün alayına, kurt sürüsü misali daldı, dağıttı. Birincisi, bölgesel dengeleri alt üst eden devrimler ve bir türlü bastırılamayan isyanlardı. İkincisi ise bizzat Kürdistan’da açığa çıkan ikili iktidar durumuydu .Bunlar Türkiye’nin misyonunu zora soktu, ipliği pazara çıkan ikiyüzlü diplomasiyi adeta çökertti, ticari kanalları tıkadı. “Büyük Türkiye” masallarının kofluğunu kanıtladı. Bu durumda Türkiye’nin misyonunu sürdürebilmesi için bir askeri güç gösterisine ihtiyacı vardı.
Kürt Hilali Korkusu
Bu konuda en kritik gelişme, Suriye’nin isyancı kitlelerinin Türkiye’ye sırtlarını dönmesiyle başladı. Hatay’daki mülteci çadırları yarı yarıya boşaldı, üstelik Esad yanlıları da Şam büyükelçiliğini kuşattı. Açıkçası Türkiye’nin bölgesel karşı devrim misyonu neredeyse tümüyle kopmak üzere idi. Bu kritik an, aynı zamanda DTK’nın bölgesel özerklik ilan ettiği ve hükümetin İmralı protokollerini iptal ettiği andır. Alel acele kotarılan Kandil hava operasyonundan hemen sonra bir hükümet sözcüsü “Bu sadece örgüte değil, bizimle oyun oynamaya kalkışan tüm komşu güçlere bir gözdağıdır” diyordu.
Bölgesel karşı devrim misyonunu kaybetme riski, iki nedenden ötürü Türk sermayesini oldukça korkuttu. İlki, limitsiz kredi-para akışının durmasıyla ortaya çıkacak ekonomik felaket ve ikincisi Türkiye’nin yarattığı boşluğu bölgenin başka güçleriyle, örneğin burjuva Kürt liderliği ile doldurma niyetlerinin açığa çıkması. Nitekim aynı günlerde yabancı basında, Doğu İran’dan başlayıp Hatay’a dek uzanan 40 milyonluk bir Kürt coğrafyasının Talabani-Barzani önderliğinde birleştirilmesi fikri uzun uzun işlendi. Özellikle İsrail, baş düşmanları İran ve Suriye’ye diz çöktürecek böyle bir projenin el altından pazarlanmasına girişmişti. Barzani bile, onyıllar sonra ilk kez, dört parçada Kürt halkının birliğinden söz ediyordu.
İran kokuyu hemen aldı ve Kandil’e kara harekâtına girişti. Neredeyse iki yıldır silah sıkmamış PJAK’a karşı gerçekleşen bu operasyona pek çok kesim bir anlam vermekte güçlük çekti. Oysa durum apaçık: Türkiye’nin karşı devrim misyonu kendi kapasitesini tüketince, bundan sonra ancak “40 milyonluk Kürt halkı”ile bu misyon tahkim edilebilir.
Misyona Revizyon Mümkün mü?
Emperyalist merkezlerde Türkiye’ye ilişkin konsensüsün bozulduğuna dair işaretler ardı ardına gelmeye başladı. Bir dizi “sızdırma” haber, Türkiye’nin eski misyonuna son verip, bir revizyonla devam etmesi için ortam hazırladı. İlk sızdırma, BM’nin Mavi Marmara raporu oldu; bu, Türk diplomasisinin itibarını adeta sıfırladı. İkinci sızdırma Füze Kalkanı anlaşmasının imzalandığına dairdi. Bu da İsrail karşıtı siyasi söylemlerin ikiyüzlülüğünü kanıtlamaya yetti. Nihayet, MİT-PKK görüşmelerinin bant kayıtları, Kandil üzerinden yürütülen askeri güç gösterisinin altını boşalttı.
Başka ve daha güçlü işaretler de var. İlki, bir Amerikan şirketinin Doğu Akdeniz’de Kıbrıs Cumhuriyeti adına doğal gaz aramaya başlamasıdır. Bu arama sahanlığı, İsrail’in Gazze abluka şeridine neredeyse komşu ve İskenderun-Mersin limanlarının Suriye’yle olan ilişkisini engelliyor. Ama bitmedi. Son birkaç ayda büyük enerji ihalelerini alan Türk şirketleri, şimdi emperyalist merkezlerden kredi bulamadıkları için, ihaleler teker teker iptal ediliyor. Ve Merkez Bankası’nın son tahvil ihracına yeterli talep gelmedi. Oysaki, daha geçen ay tahviller emperyalist metropol bankalarınca kapış kapış ediliyordu. Tüm bunlar, limitsiz kredi-para musluklarının yavaş yavaş kapanmakta olduğuna dair çok ciddi işaretler.
İşte bu ardı ardına patlayan sızdırmaların ve kredi-para cenderesinin gölgesinde, hükümetin başı Obama’yla görüşmeye gidiyor. Masada, Kürt halkına hamilik rolüyle revize edilmiş yeni bölgesel karşı devrimin misyonu olursa, kimse şaşırmasın. Türk tekelci sermayesi açısından, kolera ile veba arasında bir seçimdir bu. Kabul etmezse, kredi muslukları kesilecek bir buhranın ortasında kalacak. Kabul ederse, birleşmiş 40 milyonluk bir Kürt nüfusu ile karşılaşacak.
Emperyalizm, Kürt halkına da benzer bir seçim dayatıyor. Bir yanda ilhakçı ve gerici üç ülkenin amansız baskıları, öbür yanda Ortadoğu halklarının devrimci dinamiklerinden kopartılmış ve Türkiye’nin hamiliğine verilmiş bir birlik. Sermaye dünyasının hesaba katmadığı gerçek ise şu: Kürt halkı bölgenin en ileri devrimci dinamiklerini bağrında taşıyan bir halktır. Ve bu dinamikler onları ne bölge gericileriyle ne de emperyalizmle ittifaka değil, ama isyanlarla dünyayı alt üst eden, sermayenin tüm hesaplarını bozan ayaklanan halklarla ittifaka hazırlıyor.


















