Panik ve korku, mitolojinin savaş tanrısı Ares'in iki oğlu; gamsız ve serseri iki ruh, nerede ne zaman ortaya çıkacakları, hangi ordunun karargahına kamp kuracakları hiç belli olmaz. Gerçi bugünlerde nihayet kendilerine sabit bir adres bulmuş görünüyorlar. Burjuva sınıfın karargahları...
Eğri oturup doğru konuşan her insanın gözünde 2011, “muhteşem yıl” olarak tarihteki yerini şimdiden aldı. En hayalperest devrimcinin bile fantezi dünyasına sığmayacak yoğunlukta, devrimler, kazanılan ve kaybedilen zaferler, kanlı ve direşken isyanlar, duyulanı, duyulmayanı, abartılanı ve üstü örtüleniyle bir dolu dev kitlesel atılımlar, doğrusu dünyanın proletaryasına ve ezilen halklarına tam bir bahar havası soluttu.
Proletarya ve ezilen halklar cephesinde, zaferin kazanılacağına dair kesin bir umut, cesaret ve cüret yaratan bu denli yoğun bir yıl süresince, son sömürücü sınıf olan dünya burjuvazisinin ruh hali iyi olacak değil ya! Hükümet sözcüleri, IMF, DB gibi kurum yöneticileri, tekellerin pek saygın patronları, onların hizmetindeki bir dolu profesör, uzman, yazar-çizer takımı, 2011 yılı boyunca burjuva dünyasında hüküm süren korku ve panik havasına öyle bol sayıda örnekler sundular ki, insan hangi birinden başlayacağını şaşırıyor.
Mezar Taşı Kitabeleri...
Herhalde bu yıl en çok kazanan, lüks otellerdir. Ne de olsa, hemen her hafta birden fazla “zirve”ye ev sahipliği yaptılar. Süit döşeli uçaklar, jetler, görkemli makam araçları, oradan oraya, etekleri tutuşmuş sermaye ve hükümet temsilcilerini taşıyıp durdular. Pembe hayallerle başlayan her zirve, pörsümüş patlıcan moruyla bitti. Her seferinde, mafyanın suskunluk yasası, “Omerta”ya uymak sözü verdiler birbirlerine. Ama yine her seferinde, felaket tellallığında birbirini çiğneyen bir yarışa girmekten kendilerini alamadılar. Suçüstü yakalandığında, rakibi kendi yokluğunda parsayı kapmasın diye bildiği ne varsa, bülbül gibi şakıyan çete üyelerine benziyorlardı en çok.
Henüz yılın başında, Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, “Tam boyutlu bir krizden sadece bir şok uzaklıktayız” diyordu ve o şok hiç beklemediği bir yerden, Tunus ve Mısır'dan gelecekti. Arap Devrimlerinin ateşi dünyayı ısıtırken, burjuvalar kar dolu buz gibi Davos zirvelerinde buluşuyordu. Ama kar, tutuşan etekleri söndürmekte aciz kaldı.
Davos 2011 toplantılarına dair gözlemlerini Milliyet gazetesinde yazan Meral Tamer: “Batılı iş dünyasının seçkinleri kazdıkları kuyudan çıkış olmadığının farkındalar” derken, hemen komşu köşeden Osman Ulagay, toplantılara hakim olan düşüncenin “Beklemediğimiz her şey olabilir” etrafında odaklandığını ifade ediyordu. Bunu “İstemediğimiz her şey” biçiminde tercüme etmekte yarar var. Hürriyet'ten Erdal Sağlam “2008 krizinde bile dünya ekonomi liderleri bu kadar karamsar değillerdi ” sözleriyle Davos'ta mezar kitabelerini hazırlayan burjuvazinin halini gözler önüne seriyordu.
Kendini birden bire proletaryanın 150 yıldır kendisi için kazdığı o mezarın yanı başında buluveren burjuvazinin karamsar ruh hali, kapitalizme dair tüm gelecek umutlarını söndürüverdi. Gemi batar da, fareler durur mu? HaberTürk'te Serdar Turgut: “Kapitalizmin Sonu” başlıklı makalesinde, “Galiba artık bu sistemin alternatiflerinin düşünülmesi zamanı çoktan geldi de geçiyor” diye yazdı. Ferrarisini Satan Bilge havalarında konferanslar vermek için kıta kıta gezen iktisadın dünyaca meşhur profesörü Nouriel Rubini, “Eğer Marx haklıysa, bu noktadan sonra kapitalizm kendini yok edecektir. Piyasalar bu aşamada çalışmıyor” sözleriyle, küçük çaplı depremlere sebep oluyordu. Keçinin istemediği ot, işte böyle tam burnunda biter.
Abdest Bozulmadı, İman Uçtu
Arap halklarının devrimci zaferleri birer birer ellerinden çalınır ve Libya'ya bombalar yağarken, burjuvaların kampında düğün-bayram havasından eser yoktu. Çünkü bu kez, krizin merkezine Avrupa oturmuştu, tarihin her döneminde dünyanın dengelerinin kurulduğu ve yıkıldığı o yerde...
Almanya Başbakanı Merkel: “2. Dünya Savaşı'ndan bu yana en zor dönemden geçiyoruz” sözleriyle irkiltici atıflarda bulunurken, başka bir meşhur iktisatçı Prof.Dr.Carmen Reinhardt: “Ağır çekim bir tren kazası izliyoruz” demekle yetindi; herkesin gördüğü ama önleyemediği bir felakete dair gözlemler sunarak. Ama bu “kaza”nın tarihsel sonuçlarını, İsviçreli banka devi UBS'nin analistleri, daha açık sözlerle ortaya serdiler. Hazırladıkları raporda, Avrupa'da bankacılık sisteminin çökeceğini, şirketlerin iflas edeceğini öngörmekle kalmadılar, Euro bölgesinin dağılacağına da kesin gözüyle bakıyorlardı: “Bugüne dek, diyorlardı analistler, hangi parasal birlik dağıldıysa, mutlaka onu ya bir askeri dikta ya da bir iç savaş izledi.”
Ama en irkiltici başlığı, İngiliz The Economist atacaktı: 1974 bunalımını ancak dört yıl sonra fark edebilmesiyle talihsiz bir şöhrete sahip bu dergi, Eylül sayısının kapağında “Korkun” başlığıyla çıkıyor, dünya ekonomisinin bir kara deliğe sürüklenmekte olduğunu haber veriyordu. Kapitalist sistemin ölümsüzlüğüne bu denli iman etmiş, alabildiğine yıkıcı pek çok krizi bile görmezden gelmeye alışmış bu finans baronlarının sözcüsü dergi için hiç alışılmadık söylemlerdi bunlar. Anlaşılan, olayların şok etkisi, burjuvanın sadece abdestini bozmamış, imanını da uçurmuştu.
Ve nihayet bir büyük patron, Mc Kinsey tekelinin tepe yöneticisi Dominic Barton alıyor sazı eline: “Kapitalizmi ya biz reforma tabi tutacağız, ya da kapitalizmin siyasi tedbirlerle ve öfkeli halk yığınlarının baskılarıyla reforma tutulmasını oturduğumuz yerden izleyeceğiz”. Sazın namelerinden bir türkü değil, ağıt çıkıyor. Ama sermayeyi bir kenara iten öfkeli kalabalıkların kapitalizmi “reforme” etmek yerine onu doğrudan ıskartaya çıkaracağını herhalde bu sermaye baronu da iyi bilmekte. Ve bir başka para baronu, bir zamanlar dünyayı parmaklarının ucunda oynatıp durduğuna bütün budalaları inandırmış olan Soros girdi topa: “Finansal sistem kopma noktasına geldi. Bunun sonuçları korkunç olabilir”. Anlaşılan, bugünlerde kendi kalesine gol yağdırmakla meşgul Soros efendi...
Şizofrenik Hayallerden Acı Gerçeklere
Tüm dünyada sermaye sahipleri, böylesine korku, endişe ve panik halinde bulunuyorken, Tükiye hükümetinin sözcüleri, cehaletin verdiği cesaretle, şişinip durmayı bırakmadılar. Hatta, “Bekle Avrupa, Türkiye seni kurtaracak” sözleriyle bir bakan, yöneticilerin şizofrenik arızaları konusunda tüm dünyada derin kuşkular uyandırma gayretkeşliğini bırakmış değil.
Ama cehaletin verdiği cesaretle konuşmak yerine, olanı biteni dehşetle izleyen işin uzmanı sermaye temsilcileri, bu şizofrenik hayalden misliyle uzak durdular. Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı “Tahayyül bile edemeyeceğimiz gelişmeler”den bahsederken, sermayenin en parlak kafalarının bile artık “basmadığını” itiraf ediyordu. Hazinenin eski yöneticisi Yaman Törüner de, Milliyet'teki köşesinden “Şimdiye dek hiç karşılaşılmamış bir kriz” feryatları eşliğinde, hiçbir iktisat teorisinin geçerliliği bulunmadığını ilan ediyordu. Cehalet,şizofrenik hayallere, parlak kafalar ise bir akıl tutulmasına maruz kalmışlardı. En büyük servet sahipleri ise ya Ümit Boyner gibi gelişmeleri tırnaklarını kemirerek izliyor ya da Rahmi Koç gibi kalbi duracakmışçasına dehşete kapılıyordu.
Basına yansıyan, mikrofonların önünde söylenen bu sözler, burjuva dünyasına hakim olan panik durumunun yalnızca küçük bir resmini ifade edebilir. Asıl kıyamet kapalı kapılar, örtülü perdeler ardında yaşanıyor. Ve dünya burjuvazisi, tam gaz yaşanmakta olan devrimi bastırmanın giderek olanaksızlaştığını görüyor. Onu, şizofrenik hayallerle, travmatik acılar ortasında sallayıp duran, işte bu gerçekliktir.
Bir devrim için, emekçi sınıfların olduğu kadar, sermaye sınıfının da haleti ruhiyesi oldukça önemlidir. Güvenini ve gelecek umudunu kaybetmiş bir sınıf, artık toplumu yönetmekten acizdir. Aynı ruh hali, en çılgın girişimlere de kolayca kapısını açar. Bunun anlamı, kanlı savaşlar, en acımasız iç savaşlar kapıda demektir. Fakat, toplumu yönetemeyen bir sınıf, savaşı da uzun süre devam ettiremez. Kendine imanını kaybetmiş, gelecekten umudunu kesmiş bir sınıfı, en başta küçük burjuvalar terk ediyor. Böylece, bu ara katman sayesinde toplumun yıllarca nabzını elinde tutabilen tekelci sermaye, en önemli taşlarını düşürmüş oluyor.
Devrim, acılı ve kanlı bir son sahne yaşamadan zafere ulaşamaz. Fakat savaşın en yoğun yerinde, barut dumanı ve sisler dağıldığında, proletarya kendisini birden, zaferin kapısı önünde bulacaktır.


















