Tuesday, May 22nd

Güncelleme:10:08:44 PM GMT

Başlıklar:
Buradasınız: Anasayfa Makaleler Umut Çakır Kapitalizm Komada Devrim Başladı

Kapitalizm Komada Devrim Başladı

Nasıl yola çıkar bir devrim, hele ki dünya çapındaysa?! Önce her şey ters-yüz olur, bütün algılar değişir, önyargılar yıkılır, putlar devrilir, saraylar çöker. Sadece son altı ayda neredeyse hepsi oldu. Boyun eğmeye bir kader gibi alışmış görünen Arap halkları, bir anda tüm dünyaya başkaldırının en onurlu zaferlerini hediye ettiler. Derken, Londra alev alev yandı, tıpkı bombalanan Bağdat gibi. Siyonist İsrail devletinin başkentinde yüzbinler “İntifada, Mısır gibi” haykırışlarıyla yürüdüler. Daha dün, ortak kabine toplantıları yapan Türkiye-Suriye, şimdi savaşın eşiğinde. Ve nihayet, asla yıkılmaz sanılan son kale ABD hazinesinin tam takır olduğu ortaya çıktı. Tarihin yüksek nabzı, kapitalist sistemin bütün sigortalarını attırıyor.

Her şeyi şaşkınlıkla izleyenler, Leninist Parti'nin on yıl önce ortaya koyduğu Yeni Evre tespitlerine kulak vermeliler. O tespitler içinde en önemli olgulardan biri, ABD hegemonyasının sıçramalı çöküş içerisinde oluşu ve bu çöküşün kendisiyle birlikte tüm emperyalist-kapitalist sistemi devrimci ayaklanmaların hedefi haline getireceği idi. Bu güçlü ışık altında her şey çok berrak, anlaşılır. Peki, Leninist Parti bu sözleri söylerken dünyaya moda olan tez neydi? ABD'nin kadr-i mutlak bir imparatorluk haline geldiği... Bilimsel marksizm bu yüzden var: moda olanla kalıcı olanı, gerçeklikle sahteliği ayırmak için...

 

Tahayyül Ötesi Gelişmeler

2008'de emlak kredileriyle patlak veren dünya bunalımının zirvesinde, hemen her köşede aynı tartışma alevlenmişti: Kapitalizmin sonu mu? Bir süre sonra bu soru unutuldu; çünkü, çöken borsalar geri gelmiş, banka ve şirketler süper karlar açıklamaya başlamıştı. Pek az kişi açıklanan bu karların anlamını sorguladı.

İşin aslı, banka ve şirketler, batık kredi kâğıtlarını, yüksek getirili devlet tahvilleri ile takas etmişlerdi. Bütün karlar, bu kâğıtların üzerinde kalan bir hesap satırından ibaretti, gerçek kar bile değildi. Eğer şirketler, kâğıt üzerindeki karlarını gerçek kar’a, paraya ya da üretim öğelerine çevirmek isteseler, yani ellerindeki tahvilleri satmaya kalksalar, fiyatlarının bir anda yerlerde sürüneceğini biliyorlardı. Bu yüzden, açıklanan tarihi kar oranlarına rağmen, ekonomilerde gerçek büyüme rakamları giderek düşmeyi sürdürdü.

Hayali karların yarattığı bu tatlı rüyadan uyanmak, bu kez pek zor olmadı, çünkü alarm zilleri her kıtada, her ülkede, her sanayi tekelinde ve bankalarda çalmaya başladı. Önce küçük ülkeler, Yunanistan, Portekiz gibiler, sonra daha büyükleri, İspanya ya da İtalya gibi ve nihayet en tepede olanlar, ABD, Fransa, Japonya... Gelişmeler öylesine hızlı ve üst üste bindi ki, Merkez Bankası başkanı Erdem Başçı “tahayyül bile edilemez” nitelendirmesinde bulundu. Haksız sayılmaz. Dünya, daha önce görmediği şeylere tanıklık ediyordu. ABD, ne 1929 bunalımında, ne de II. Dünya Savaşında kredi karnesinde kırık not görmüştü. Clinton'ın danışmanı şöhretli ekonomist Stigligtz, “Bu büyük bir devletin apaçık çöküşüdür” itirafında bulundu.

Hemen aynı saatlerde Roma polisi, bir ofise ani bir baskın düzenliyor ve bütün evraklara el koyuyordu. Basılan yer, dünyanın sözüne en çok itibar edilen kredi derecelendirme kuruluşlarından birine aitti ve İtalya'nın resmen iflas ettiğini ilana hazırlanıyorlardı. İtalya, İspanya ve Fransa'nın en büyük bankalarının aslında birer “zombi”, yaşıyormuş gibi yapan ölüler olduğuna dair dedikodular ayyuka çıkınca, neredeyse tüm sermaye hükümetleri tatillerini yarıda kesip olağanüstü zirveler topladılar. Toplantılardan, ekonomik paketler değil, politik karar ve temenniler çıktı. Bir arada kalalım, diyorlardı, bu muazzam fırtınaya birlikte direnelim. Söyleyecek başka sözleri yoktu, çünkü alınması gereken tüm ekonomik önlemler alınmıştı zaten.

 

Beklenen Son

Gerçekte hükümetler, 2008 yılında, dev banka ve şirketleri kurtarmak için onlarca trilyon doları bulan kurtarma paketleri açıkladıklarında, cephaneliklerindeki bütün barutu tükettiklerinin farkındaydılar. Banka ve şirket kasalarında, artık döndürülemeyen ölü sermaye-değerler devlet tahvilleriyle takas edildi, ancak daha o zaman, geri ödeme günü geldiğinde ne olacak sorusu kafaları kurcalamaya başlamıştı.

Felaketin farkında olanlardan biri de, kuşkusuz ABD hükümetiydi. Obama, bütçenin önemli bir bölümünü yutan özel sağlık hizmetleri yerine, daha ucuz bir sistemi, sosyal sağlık hizmetlerini getirmeye kalkıştığında, inanılmaz cahil ama bir o kadar zengin züppeler sürüsünü karşısında bulmuştu. Çünkü özel sağlık hizmetleri, tıpkı mortgage gibi bankaların en önemli kredi kaynaklarından biriydi. Hemen her çalışan, tüm ömür boyu alacağı ücretin getireceği faiz hakkını, özel sigortalar yoluyla bankalara devretmişti. Bankalar da bunları kolayca devlet tahvilleriyle takas edip, tüm yükü ABD Hazinesine; ABD Hazinesi de tahvil takası yoluyla diğer devletlere ve o devletlerdeki bankalara yüklüyordu. Obama hükümeti, sürekli dünya tarafından doldurulan ama daha hızlı biçimde boşalan Hazine'yi kurtarmak için birkaç girişimde bulundu, geri tepti. Ve nihayet, o kritik an gelip çattı.

Ağustos ayında ABD Hazinesinin, devraldığı çürük kredilerin karşılığını ödeyebilmek için tam 332 milyar dolara gereksinimi vardı, ama koca emperyalist ABD'nin hazine kasalarında fareler cirit atıyordu, hepi topu 72 milyar dolar bulunmaktaydı. Hükümetler, bu tür açıklarını para basarak kapatabilirler, ABD de bunu sık sık yapmıştır. Ne var ki bu kez, basılan her dolar, meta dolaşımına gitmeden atıl pozisyona geçiyor ve bu yüzden de doların değerini düşürüyordu. Doları düşüren aynı mekanizma, tüm dünya çapında faizleri de yükseltiyor. Oysa dünya bankalarının kasaları, ağzına kadar devlet tahvili ile dolu. Faizler yükselir, dolar düşerse, bu tahvillerin beş paralık değeri kalmaz, kalmıyor.

Benzer açmazlar, tüm emperyalist merkezlerde hüküm sürmekte. Para basarak ya da tahvillerle piyasayı boğarak işleri düzeltme olasılığı, son hareket alanını da yitirdi. Bu politika, artık dünya çapında bile hiçbir işe yaramıyor. Oysa tüm hükümet kasaları hızla boşalıyor, bunu önlemek için basılan her para ve tahvil, kredi sisteminin tümünde çürüme ve değersizleşme etkisi yaratıyor. İşte hükümetler, cephaneliklerindeki son barutu, böyle tükettiler. Hükümet harcamalarının ekonomiyi canlandırdığı o eski günler, uzak bir hayal şimdi.

 

Evet, Kapitalizmin Sonu

Aynı günlerde, Apple şirketinin kasalarında, ABD Hazinesinden daha fazla para olduğu söylentisi yayıldı. Tam 73 milyar dolar. Söylentinin amacı, hükümetler iflas etse de, tekellerin durumu sağlam algısı yaratmaktı. Diyelim ki doğru: Apple'ın şirket kasasında, yalnızca hesap satırı biçiminde değil de, yeşil yeşil dolardan 73 milyar para var. Peki, ama bir şirket, işleyen tüm sermayesinin iki katı bir parayı kasasında tutar mı? Tutar, çünkü o parayı yeniden üretim öğelerine çeviremiyordur, ölçeğini büyütemiyor, bunun için gerekli piyasaya ve yeterli kara ulaşamıyordur. Ve bir şirket böylesine muazzam atıl-sermayeye sahipse, bu sorunu çok uzun zamandan bu yana yaşıyor demektir. Bugün tüm o hükümetleri, bankaları topun ağzına getiren, tam da bu. Apple gibi, binlerce dev tekelin kasaları atıl-sermaye, depoları stoklarla dolu. Hepsi de, neredeyse kronik hale gelen aşırı-üretimin yol açacağı büyük çöküşü önlemek için, on yıllar boyunca kredi tabanını genişlettiler. Morgıçtı, özel sağlık sigortasıydı, kredi kartıydı, tüketim kredileriydi, ne araç varsa yüklendiler. Muazzam kredi nehirleri yarattılar, akışı hiç durmayan, sürekli suyu çoğalan. Ve bu nehir, kapitalist üretimi gidebileceği son sınırına dek zorladı. 2008 yılındaki çöküş, kredi yoluyla genişlemenin en uç noktasından geriye doğru dalgalanmasıydı. Geriye akan dalga, sistemin bütününe aynı zehir etkisini, aynı çürümeyi, değersizleşmeyi yaydı. Üç yıl önce çöken Morgıçtı, şimdi çökmekte olan, bankaları, sanayisi, hizmetleri ve hükümet kasalarıyla tüm bir sistem. Şimdi kıyıları döven dev tsunaminin dip dalgaları, böyle yaratıldı.

Konuya, güncel gelişmelerden sıyrılıp, tarihsel açıdan bakmakta fayda var. İşte o zaman görülecektir ki, şimdi yaşananlar, ABD'nin çöküşü, büyük devletin iflası vb. hepsi kıyıya vuran dalgaların köpüklerinden başka bir şey değil. Dip akıntıları ise, tarihsel gelişimin kendisi yarattı. Kapitalizm, kendi sosyal-tarihsel ölçülerini aşan bir zenginlik üretti; öyle ki, artık bu muazzam zenginlik yığınını denetimine alamıyor. Üretimin toplumsal karakteri, küresel ölçülere ulaştı. Bu da, daha önce görülmemiş bir üretici güç ortaya çıkardı. Bu küresel üretici gücü, tekelci karı gerçekleştirmenin dar sınırlarına sokabilmek amacıyla, yine küresel ölçekte işleyen bir finans sistemi kuruldu, tüm ülkeler sıcak para akımlarına sonuna kadar açıldı. Ama bu, üretim gücünü daha da ötelere taşımaktan başka bir sonuca varmadı. Gelinen aşamada üretici güç, kapitalist ilişkilerin kolektif sığınaklarını, yani hükümet kasalarını da yıkıcı darbeleriyle sarstı. Bu muazzam zenginliği ve üretici gücü, dar tekel karlarını gerçekleştirecek şekilde kapitalist ilişkiler cenderesinde tutabilmek için, yapılabilecek son hamleler 2008'de atılmıştı. Bugün, öyle bir şans, olasılık yok denecek kadar az.

Kapitalizmin sonu geldi, üretici güç kendi toplumsal (küresel) karakterini dayatıyor, kapitalist ilişkiler kabuğunu her yerde kırıyor. Kendi yarattıkları zenginliklere kapitalist ilişki çerçevesinde ulaşamayacaklarını anlayan milyonlar, işte bu yüzden tüm algıları alt üst eden eylemlere girişiyorlar. İngiltere, yoksulları lüks mağazaları ateşe veriyor, işsizlik pençesindeki İspanyol, Fransız, Şilili gençlik, görülmemiş bir dirençle sokaklara çıkıyorlar. Dünya “tahayyül ötesi”ne geçiyor, her şey ters yüz oluyor. Ve tüm bunlar sadece birer başlangıç, daha henüz pek az şey gördük. Pek yakında, Londra'nın alevlerinin NewYork sokaklarına sıçradığını da göreceği, Eyfel Kulesini zaptını da...

Dünya devrim kervanı, yoluna hızlanarak devam ediyor.