Yakın zamana kadar işsizlik, emek hareketinin önüne dikilen en büyük engel ve korkuydu. Şimdi bu mengene kırılıyor ve çark tersine dönüyor. Artık işsizlik, çalışanların değil, sermayenin temel korkusu haline gelmiştir.
Hükümet, devletin gizli anayasası olarak bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde değişiklik yapılacağını duyurdu. Bu belge beş yılda bir güncelleniyor ve yeni halinde sermaye düzeni için baş tehdit, Kürt Ulusal Hareketi değil işsizlik olacak. Ulusal hareket güç kaybettiği için mi? Hayır, ama işsizlik, bütün emekçileri topyekün bir isyana sürüklediği için, şimdi sermayenin temel korkusu olmuştur.
Saadet-Sadaka Zinciri
Rakamlar pek az şey anlatır; onlar yokuşlar, uçurumlar ve hendeklerle dolu bir yolun yalnızca kilometre tabelalarıdır. İşsizlikle ilgili resmi rakamlar açıklandığında görüldü ki, Türkiye %14'le dünya ikincisidir. Daha önceki yazılarımızda, resmi rakamların nasıl çarpıtıldığını, iş aramaktan umudunu kesmiş milyonların bu orana dahil edilmediğini belirtmiştik. Dahası, bütün patronların, mülk sahiplerinin ve çiftçilerin de bu hesaplara dahil edildiğini söylemiştik: oysa ki, burjuva kesim, emek piyasasında proletaryanın rakipleri değildir. Gerçek rakamlar, proleterlerin sayısının 19 milyon, bunun içinde işsizlerin 7 milyondan fazla olduğunu gösteriyor. Yani12 milyon çalışana karşılık 7 milyon işsiz. Bu durumda işsizliğin neredeyse %40'lara dayandığını söylemek mümkündür.
AKP'yi 7 yıldır hükümet koltuğunda tutan pek çok etkenin yanında, işsizlik muazzam bir rol oynamıştır. 2001 krizinde emekçileri şoke eden yıkım dalgası, çalışma koşullarını neredeyse alt üst etmişti. Tuzla tipi cehennemler, bu şok sayesinde tüm üretim alanlarına yaygınlaştı. Çalışma saatleri haftada 55-60 saate çıkarıldı, emeğin yoğunluğu, hiçbir boşluk tanımayacak denli artırıldı, Nazi kamplarını aratmayan bir çalışma disiplini dayatıldı. Çünkü işsizlik, çalışanların boynuna her an inebilecek bir giyotin gibi kullanıldı, sessiz durmaları sağlandı. Öte yandan sermaye, işsiz kitlelerin de bu sessizliğe ortak edilmesi için özel programlar geliştirmeyi ihmal etmedi.
Toplumun en yoksul, bu nedenle isyana en yakın işsiz kesimlerinin kontrol altına alınması, bizzat Dünya Bankası'nca oluşturulan ve 90'lı yıllarda pek çok yoksul ülkede tecrübe edilen “Acil Sosyal Yardım Fonları” programlarıyla hayata geçti. Bu programın temelleri, sanıldığının aksine, AKP hükümeti döneminde değil, 2001 krizi sonrasında ekonominin başına getirilen DB yöneticisi Kemal Derviş döneminde atılmıştı. Yoksul ve işsiz kitleleri kontrol amaçlı program, devletin sağlık, istihdam yaratma ve diğer hizmet alanlarından çekilerek, hükümet dışı sivil toplum örgütleriyle, yoksulların sadaka kültürüne bağımlılığını geliştirmekten ibaretti.
AKP, Dünya Bankası'nın yoksulluğu kontrol programına, hali hazırda oldukça yaygın iki kurumsal ağ sağlıyordu: Cemaatler ve belediyeler.
2001 krizinden sonra belediyeler, giderek artan ölçüde kendi gelirlerinin bir kısmını işsiz ve en yoksul kitlelere, ölmeyip sürünerek yaşayacak denli yardımlar sağlamaya ayırdılar. Gerçekte, büyük metropol belediyeleri, önemli miktarda harcanabilir gelir elde ediyorlardı. Bedeli çoktan ödenmiş altyapı yatırımlarının, yalnızca bakım masrafı yoluyla, kentsel bir soygun aracı olarak kullanılması, büyük şehirlerin belediye kasalarını şişirdikçe şişirdi. İçme suyu, ulaşım, yol bakımı ve temizlik, sadece birkaç bin işçiyle kotarılan, karşılığında milyonlarca insanın gelirlerinin neredeyse yarısını kapıp götüren, oldukça karlı işlerdir. Büyükşehir belediyeleri, bu muazzam gelirlerinin bir kısmını, raf artığı yiyecek paketleri, zamanı geçmiş ilaçlar, yemek çadırları için harcayarak, açlık ordusunu patlama noktasından uzak tutmaya çabaladılar.
Cemaatlerin rolü, bundan daha az olmadı, sosyal yardım adıyla dağıtılan sadakalar için cemaatler, yaygın bir ağ sağladılar. Deniz Feneri ve bunun gibi daha pek çok dernek, cemaat ilişkileri üzerinden yükseldi. Aynı zamanda bu program, cemaatler ile sermayenin daha yoğun işbirliği yapmalarının, çıkarlarını ortaklaştırmanın bir yolu oldu. Bu işbirliğinin gelişmesi için AKP hükümeti, gözden kaçan bir yasa değişikliği yaptı. Sözkonusu yasal değişiklik, sosyal yardım derneklerine bağışta bulunan patronların, vergi indiriminden yararlanma oranı %15'ten %100'e çıkarıldı. Böylece sermaye çevreleri, gelir ve kurumlar vergisinden kaçabilmek için, bağış adı altında şişirilmiş çek hesaplarını, cemaat derneklerine aktarmaya başladılar.
Bu ilişki, 2003-2008 arasında, oldukça karlı bir işbirliğine sahne oldu. Elinde az çok birikmiş bir para bulunan herkes, bu dönem boyunca, dünya çapında finansal oyunlardan bol bol kazanç sağlama imkanına kavuştu. Ve finansal oyunlardan kazanılmış bu paralar, vergiden kaçabilmenin yolunu, cemaat derneklerine yapılan bol sıfırlı bağışlarda buldular. Bunun bir çeşit naylon fatura düzenbazlığı olduğuna kuşku yok. Gerçekte, yapıldığı söylenen bağış miktarının pek azı, dernek kasasına giriyordu. Yine de sonuçtan herkes memnundu. Sermaye vergiden kaçıyor, cemaatler şiştikçe şişiyor, milyonlarca yoksul ise bu sadaka mengenesine bağlandıkça bağlanıyordu.
Dünya çapında patlak veren ekonomik çöküş, Dünya Bankası ve AKP eliyle yönetilen bu saadet-sefalet zincirini koparttı. Finansal oyunlardan kazanılan gelirler dramatik biçimde düştü, belediyeler borç batağında debelenmeye başladı. Buna karşılık işsizlik son iki yılda neredeyse iki katına çıktı. Yani mızrak çuvala sığmaz hale geldi. Saadet-sefalet zincirinin çarklarını döndüren para azalırken, kontrol altında tutulması gereken açlar ordusu olağanüstü ölçüde büyüdü.
Kontrolsüz Patlamalar Dönemi
Toplumun manzarasını sunan rakamlar sürekli değişebilir, aslolan, bu değişimlere toplumun verdiği tepkidir. Çünkü bu tepkinin yoğunluğudur değişim gücüne sahip olan.
Hızla yükselip iki katına varan işsizlik rakamlarına inat, proletarya korku duvarını aşarak, AKP eliyle yürütülen “yoksulluğu kontrol” programına en büyük darbeyi vurdu. İşsiz kalma korkusuyla yakın zamana dek en yoğun sömürüye ve en ağır aşağılamalara sabırla göğüs geren sınıf, nihayet o son duvara gelip dayandı ve o duvarı aştı.
Bunun en somut, en etkili örneğini Tekel işçileri verdi. 31 Ocak tarihinde işsiz kalacaklarını bildikleri halde, eyleme ısrarla devam eden binlerce işçi, tüm sınıfa unutulmayacak değerde bir ders verdi. Dersin büyüğünü ise sermaye aldı. Ağızlarını her açtıklarında, çalışanları işsizlikle tehdit eden sermaye, bu tehditlerin artık işe yaramadığını dehşetle gördü.
Sınıflar mücadelesinin son yıllardaki en etkili unsurlarından biri, şimdi tersine işliyor ve tüm sınıf dengelerini altüst ediyor. İşçileri, bu korkusuz noktaya getiren, elbette çalışmanın kölelik koşullarının dayanılmaz oluşudur. Pek çok çalışan işçi, fabrikaların cehennemiyle işsizlik cehennemi arasında fazla fark göremiyor. Ve işsizlik sopası sermayenin elinden, proletaryanın eline geçiyor. İşsizlik şimdi isyan için bahanedir, susmak için değil.
Sınıfların karşılıklı ilişkilerini ve dengesini sarsan her olgu, toplumun bütün kesimlerinin konum ve tavırlarını da etkiler. İşsizler, sayıları 7 milyonu aşan bu muazzam kitle, çalışanları hep kendileri için bir rakip olarak gördüler. Çalışanlar da, işsizlerin dramına sırtlarını çevirip sessiz kalarak, işsizlerin adeta gölgesiz bir hayalete, ruhsuz bir bedene dönüşmesini izlemek zorunda kaldılar. Ama artık bu uğursuz denge bozulmakta. Çalışanlar “ha kölece çalışmışız, ha açlıktan ölmüşüz, ne fark eder” haykırışlarıyla bir kez ayağa kalkmaya görsün, işsizler kendi gölgelerine ve ruhlara kavuşurlar.
Genel işçi hareketi işsizler/açlar ordusuna hayat öpücüğü üfledikçe, önümüzdeki süreçte işsizlerin kontrolsüz patlamalarına şahit olmak sürpriz sayılmamalı. Çünkü o ruh bir kez harekete geçtiğinde, açlığın ertelenemez öfkesinin yönetiminde olacaktır. Daha şimdiden, lüks sitelere yağan taşlar boşa değil, olayların yağmaya varması da kimseyi şaşırtmasın. Ama bu sayede devrim, açlar ordusunun çılgınca atılımlarının engel tanımaz dinamizmi ile donanacaktır. Bırakalım her harekette itidallik çağrısı yapan ihtiyar kafalar ve mülkiyet önünde yerlere kadar eğilen küçük burjuvalar mızmızlansınlar. Proletarya bu kontrolsüz patlamaları, “Her şey emeğin olmalı, her şey emekçinin malı” parolasıyla kapitalist sömürücüleri devirmek üzere harekete geçirecektir.


















