Yalnızca Ortadoğu bölgesinde değil, tüm dünyada, takım elbiseli nezaket diplomasisinin yerini hızla gambot-savaş gemisi diplomasisi alıyor. Hükümetler, uluslararası konulardaki tutumlarını füze rampalarıyla ortaya koyuyorlar. Hem dünya devriminin, hem de emperyalizmin çöküş savaşlarının kargı kargıya geldiği o tarihi kavşakta Türkiye duruyor.
Küresel ve bölgesel politikalarda etkin olan hemen tüm devletlerin, hem iç, hem de dış politikalarını, olası bir savaşa göre biçimlendirdikleri; içeride yükselen sınıf mücadelelerine karşı açık zor uygulamalarını yoğunlaştırırken, dışarıda açıkça ilan edilmiş savaş ittifaklarına dahil oldukları; kriz bölgelerine askeri operasyonlar yapmak için fırsat kolladıkları, herkesin görebildiği olgular. Şimdi bu kriz merkezlerinin en başında Suriye geliyor.
Suriye Üzerinden Küresel Cepheleşme
Bastırılamayan bir iç savaşın hakim olduğu bir ülkede, emperyalist merkezlerin Libya'da sonuç veren yöntemi, yani iç savaşları denetime alıp yönetme yöntemi, bu kez bir duvara toslamış görünüyor. Bunun yerine emperyalistler, Suriye ile komşularının gerilimini artırmak, bir savaş için onları teşvik edip kışkırtmak taktiğini uygulamakta. Bu da, Suriye üzerindeki hesapları çok ciddi bölgesel bir savaş düzeyine taşıyor. O nedenle bu ülke şimdi, dünyanın farklı hükümetlerinin, apaçık cephelere ayrılmalarının, karşılıklı restleşmelerin bir platformu haline gelmiş bulunuyor.
Rusya, Suriye limanlarına güçlü bir savaş gemisi filosu gönderdi. Rus basını “Savaşa mı giriyoruz” başlıklarını attı. Bununla yetinmeyen Rusya, füze kalkanı barındıran Türkiye'yi vuracak füzeleri yerleştirmeye başladı; İran daha ileri gitti ve “kimin saldırdığı önemli değil, biz önce Türkiye'yi vuracağız” dedi. Bu restleşmeden cesaret alan Suriye, sınır hattı boyunca Scud füzelerini aktif hale getirdi.
Buna karşılık, medya tarafından yoktan var edilen özgür Suriye ordusu komutanı, kendilerine askeri eğitimin Fransa ve Türkiye tarafından verildiğini, silahlandırıldıklarını açıkladı. Arap Birliği Suriye'yi üyelikten çıkarttı ve tehditler savurdu. Emperyalist merkezlerde uçuş yasağı; tampon bölge planları yapıldı. Bir savaşın arifesinde olduğumuza dair bütün belirtiler; gambot diplomasisi, açıktan cepheleşme, füzelerin rampalara konulması, hepsi kısa sürede gerçekleşti. Karşılıklı tehditler öyle üst boyutta ki, taraflara geri adım alanı bırakmıyor. Bu durumda, savaşın çıkması için “bir aptalın tetiği çekmesi” bile yeter.
Yine de, savaşın önünde engeller var. İlki, Suriye krizini iç savaş tetikledi ve her şey bu iç savaşın gidişatına bağlı görünüyor. Gerici çevreler içeride etkin olamazken, özgür Suriye ordusu henüz bir gölgeden ibaret. Bu durumda, bir emperyalist müdahalenin isyancıların elini zayıflatacağı ve nüfusun önemli bölümünün Baas rejimi etrafında kenetleneceği endişesi hiç de yabana atılır değil. İkincisi, savaşın ihalesi üzerine kalan Türkiye ve gerici Arap devletleri, hem bu savaşa hevesliler ama hem de savaşın getireceği yıkımdan fazlasıyla korkuyorlar. Kuveyt'te bile insanlar parlamentoları basıyorlarken, bölgenin hiçbir gericisi rahat uyku çekemiyor demektir.
Kayığa Atlayan Sazanlar
Suriye üzerinden olgunlaşan küresel güç gösterisini, hangi çıkarlar tetikliyor? Bu ülkenin zengin petrol yatakları, değerli madenleri yok. Fakat Rusya'dan Çin'e, Fransa'dan ABD'ye kadar, neredeyse tüm tepedekiler oyunun içindeler.
Bunun en açık, herkes tarafından görülebilen nedeni, kapitalist dünyanın küresel buhranı ve buna eşlik eden dünya devrimi sürecidir. Buhran, emperyalist merkezlerin hegemonya kapasitesini kartopu misali eritiyor. Bu merkezlerde devrimci durumu olgunlaştırıyor. Dünya genelinde ortaya çıkan boşluğu ise ekonomik gücüyle Çin, askeri gücüyle Rusya doldurmaya çalışıyor. Ama tüm bunların önünde ve üstünde, sermayenin ölümcül hastalığını gören proletarya ve emekçilerin dünya çapında tarihsel çıkışları, emperyalizmi her türlü çılgınlığı yapacak bir kıvama getiriyor.
Yine de, çılgınlık bir politika değil, ama başkalarının omuzu üzerinden ateş etmek, işte bu bir politika. Bu omuzlardan biri Türkiye ve onun önüne öyle yemler attılar ki, şimdi oltadaki balık misali, çırpındıkça çırpınıyor.
Irak'ta boyunun ölçüsünü alan ABD, Libya'ya yanaşmadı. Suriye konusunda ise açıkça söylüyor. “Bu, Türkiye'nin işidir”. Öte yandan, dağılma sürecine giren AB emperyalizmi de aynı davranış içinde. Euro bölgesi dağıldığı zaman tüm küresel güç potansiyelinin biteceğini anlayan Almanya, enerjisinin çoğunu Avrupa'ya harcarken, iflasın eşiğindeki Fransa, bu kıskaçtan bir dizi emperyalist fetihle kurtulmayı umdu. Oysa Libya'da bombaları birkaç haftada tükeniverdi. Bu yüzden Fransa şimdi, Suriye'ye karşı kışkırtmak için Türkiye'de herkesten fazla diplomasi yürütüyor.
İhalenin tek başına kendisine kaldığını gören Türkiye'nin imdadına gerici Arap Birliği teşkilatı yetişti. Şimdi Arap Birliği toplantılarında Türkiye, Suriye'nin koltuğunu işgal ediyor. Böylece, Suriye'deki isyanın halkçı bir nitelik kazanmasından ölesiye korkan Arap sermayesi de, Türkiye'yi kendilerine bir kalkan haline getirmiş bulunuyor.
Kaybedilen Bir Savaşın Uç Beyliği.
Ve beklenen sonuç: Türkiye kendisini, sadece bölgenin değil ama dünyanın güç dengelerinin uç verdiği bir noktada buluverdi. Çünkü Suriye, Tahrir'den esen devrim rüzgârlarının boğulduğu yer olacaktı; çünkü Suriye, askeri kapasitesiyle korkutan Rusya'nın soluğunun kesildiği yer olacaktı; çünkü Suriye, emperyalist merkezlerin halen dünyaya egemen olabildiklerini göstererek Çin'in ekonomik atılımlarını frenleyecekti.
Bu gazla şahlanan Türkiye, Suriye'ye yönelik öyle yüksek tehditler savurdu ki, geri dönüşü olmayan nokta çoktan geçildi. Ama şu işe bakın ki, Suriye’yi ateşten bir çembere almak isterken, kendini füzelerle çevrilmiş bir kapan içinde buldu. Bölgesel bir karşı-devrim merkezi olmak için yola çıktılar, fakat şimdi, zaferden zafere koşan halk devrimlerinin, bastırılamayan isyanların ve bunlara eşlik eden küresel güç çatışmalarının kaderinin belli olacağı bir cephenin uç beyi haline geliverdiler.
Dünya gericiliğinin jandarması olmak gibi bir rolü, daha önce Çarlık Rusyası oynamıştı. 19. yüzyıl devrimlerinden ve sınıf mücadelelerinden büyük yaralar alan Avrupa burjuvazisi, Çarlık gericiliğini kendine jandarma tayin etmişti. Bu rolü oynadığı sürece Çarlık Rusya'sına muazzam finansmanlar sağlandı ve bir yandan da çağ dışı monarşik gericilik tüm kurumlarıyla ayakta tutuldu. Bir yandan sel gibi akan dış finansman öte yandan son derece gerici politik ortam, Rusya proletaryasını dünyanın en mücadeleci, en uyanık proleter sınıfı haline getirmekte yardımcı oldu.
Bir zamanlar Çarlık Rusya'sının omuzlarına yüklenen rol, şimdi Türkiye'nin omuzlarındadır. Bu yüzden, günümüzde İtalya bile ancak % 7 faizle borçlanabiliyorken, Türkiye'ye % 5,25'ten para yağıyor. Bu yüzden, kimyasal silahlara, avukatların ve akademisyenlerin kamyon kamyon tutuklanmasına itiraz eden yok. Tam da bu nedenlerle, Tahrir'den Zucatti Park'a, Sintagma meydanından Puerta Del Sol'a dek dünya devriminin ilerleyişi, bu topraklarda önemli bir sıçrama noktası bulacaktır. Emperyalist sermaye, Türk sermayesini günümüz çatışmalarının düğüm noktasına çekti, aynı şekilde dünya proletaryası da, Türkiye ve Kürdistan proletaryasını kader belirleyen bir noktaya çekiyor.
İddiamız kadar, zaferimizin sonuçları da dünya çapında olacaktır.


















