Tuesday, May 22nd

Güncelleme:10:08:44 PM GMT

Başlıklar:
Buradasınız: Anasayfa Makaleler Umut Çakır ABD'nin Devrimle İmtihanı

ABD'nin Devrimle İmtihanı

Wall Street'i işgal için çağrı yapan bir avuç eylemcinin, çok değil, sadece bir ay zarfında hareketin, önce ABD kentlerine ve 15 Ekim itibarıyla dünyanın binden fazla kentine sıçrayacağını tahmin etmişler midir, bilinmez. En azından, harekete başlarken ortaya koydukları sınırlı hedeflerin hızla aşılıp, küresel çapta bir kapitalizmin sonu ve sosyalizm tartışmaları başlatmasını beklemiyorlardı. Bir anda tüm yerel ölçekleri, dar hedefleri ve eylem alanlarını aşıp geçen, en fantastik devrim hayallerine bile sığmayan bir yaygınlık, etki ve derinlik kazanan bu hareketin sihiri nereden gelmekte?

Dünyanın en güçlü ve en örgütlü sermaye tekellerine karşı, Wall Street eylemcilerinin açtığı kavga bayrağı, kısa sürede öylesine etki yarattı ki, Tahrir'de toplanan milyonlar bile dünyada böylesine derin bir etki bırakmış sayılmazlar. Sadece kendi kamuoyunu değil, ama tüm dünyayı kendi isteklerince yönlendirebilecek çapta propaganda aygıtlarına sahip olan ve bu yönüyle yıkılmaz bir kale gibi görünen ABD finans-kapitali, birkaç haftada adeta felç oldu. Tekelci basın onları önce görmezden geldi, sonra alay etti, baktı olmuyor, bu kez aklı başında ve gerçekçi olmaya davet etti. Ama bu muazzam propaganda ve ona eşlik eden baskı kampanyaları hemen hiçbir işe yaramadı. Wall Street'te başlayan hareket, üzerine atılan tüm sahte şalları fırlatıp atmayı bildi. Ve bütün bunlar ne sımsıkı bir örgüte, ne de bir yüksek politika karargahına sahip olan, ama tüm dünyaya açık iletişim kanalları sayesinde dünyanın devrimci birikimlerini hızla özümsemeyi bilen kitlelerce yaratıldı. Pek çoklarına şaşırtıcı gelen bir başka olgu da budur.

 

Bir Değil Pek Çok Zayıf Halka

Ancak, “zamanı gelen bir fikirden daha güçlü bir şey yoktur” sözünü derinliğine kavrayanlar ya da Leninist Parti'nin Yeni Evre tespitlerinden haberdar olanlar için, bunlar şaşılacak olgular değil. Daha henüz 90'lı yıllarda, Leninist Parti, en gelişmiş ülkeler dahil, tüm emperyalist-kapitalist dünyada proleter devrimler doğuracak maddi önkoşulların olgunlaştığını dile getirmekteydi. Bu, açık bir ifadeyle, bir dünya devrimi için gerekli nesnel koşullar ve sınıf ilişkilerinin, bizzat kapitalist gelişme tarafından yaratılmış olması demekti. Elbette eşitsiz gelişim yasasına uygun olarak emperyalist zincir, en zayıf halkasından kopacaktı.

20. yüzyılın ikinci yarısında oldukça etkin olan marksizmin, üçüncü dünyacı versiyonuna göre, bu zayıf halka kesinlikle sömürge, yarı-sömürge ya da geri kalmış bağımlı ülkeler içinden çıkacaktı. 3.Dünyacı Marksizm, dünyanın kırları olarak görülen bu geri ülkelerde toplumsal devrimler tamamlanmadan, emperyalist merkezlere sıranın gelemeyeceğine öylesine inanmıştı ki, halen bu kalıpçı düşüncenin izleri, Wall Street eylemcilerine karşı takınılan küçümseme dolu tavırlarda rahatça bulunabilir.

Oysa, en zayıf halkayı en geri kalmış ülkelerde aramak, bu yasayı ortaya çıkaran Lenin'in aklının köşesinden bile geçmiyordu. Tersine, o, tarihin ilk proleter devriminin o zamanın en güçlü emperyalistlerinden biri olan Rusya'da gerçekleşmesine öncülük etti. Ve hiç kuşku yok, ikinci büyük zaferi, yine zamanın en modern sanayi gücünü barındıran Almanya'dan bekliyordu.

Günümüz kapitalist ekonomik ilişkilerin ulaştığı entegrasyon düzeyi, sermayenin egemenliğini ancak küresel boyutta yürütebiliyor oluşu ve iletişim olanaklarının muazzam gelişimi sayesinde, en zayıf halka tespitini tek bir ülke için değil, ama kıtalar ölçeğinde kavramak gerçeğini anlamış bulunuyoruz. Bu anayasal-ekonomik ve de sosyal içiçelik, emperyalist zincirin bütün halkalarını, zayıflık konusunda birbiriyle yarışır hale getirmiştir. Burada artık zayıflığın ölçütü, ne ekonomik gerilik, ne de baskının düzeyidir. Sıçramalı devrimci gelişim, her şeye damgasını vuruyor. Bu olağanüstü ivme yüzünden, sermayenin çözüm bulamadığı pek çok sorun, hızla birikiyor, süreç halindeki çelişkiler hızla açık çatışma düzeyine yükseliyor ve bu sayede sınıfların birbiriyle gerçek ilişkileri hiçbir demagojinin üstünü örtemeyeceği bir açıklığa kavuşuyor.

 

%99'un Uzlaşmaz Çelişkileri

Bu açıdan bakıldığında, ABD'yi bir anda zayıf halka konumuna sokan gelişmeleri anlamak zor değil. Gerçi ABD söz konusuysa, bu, sistem adına her şeyi yutan bir karadelik ya da devrim adına bir süpernova patlaması benzetmelerini hak ediyor.

ABD hegemonyasının çöküşü üzerine çok şey yazıldı, söylendi; bunun bir devrimi hazırladığını ise sadece Leninistler dile getirdi. Bu çöküş, ABD finans kapitalini, sadece uluslararası bağlamda değil, ama en çok içeride, kendi emekçileri gözünde yıprattı ve sonuçta ortaya, söylenen hiçbir yalana,sahtekarca yandaşlık ve sempati gösterilerine inanmayan, uzlaşmaz bir karakter geliştirme yolunda dev adımlar atan bir emekçi hareket tabanı çıktı.

Yaşanmakta olan küresel buhran, amerikan rüyası üzerindeki tüm hayal perdesini yırtınca, geriye çıplak sınıf gerçekleri ve ilişkileri kaldı. Gerçek sınıf ilişkileri, ABD'nin hemen hiç ara katman barındırmayan, iki temel sınıfa ayrışmış olduğunu bu sınıfları uzlaştıracak ya da çıkarlarını karşılıklı körleştirecek olan küçük mülk sahiplerinin ne sosyal, ne de siyasal bir etkiye sahip olduklarını apaçık ortaya serdi. Daha düne kadar kendisine “orta sınıf” deme alışkanlığı bulunanlar, şimdi tereddütsüz “Biz %99'uz” diyorlar.

Avrupa'da bile belli ölçülerde varlığını koruyan kırların ve kentlerin küçük mülk sahipleri, ABD'de artık bir kalıntı düzeyindedir. 300 milyonu aşan nüfusun yalnızca 450 bini tarımda istihdam ediliyor ve bunların yine büyük kısmı kır proletaryası. Küçük ticaret erbabı ise, Wall Mart, Mc Donalds, Starbucks gibi devler karşısında çoktan eriyip gittiler. Bu durum, gerçek sınıf ilişkilerine güçlü bir damga vuruyor. Böyle bir toplumda her sorun, ister istemez serveti elinde bulunduran azınlıkla, mülksüz milyonları kafa kafaya getirmeye yetiyor. Seattle'dan bu yana, ABD, bu çıplak sınıf gerçeğini yaşıyor.

 

En İleriden Başlamak

Lenin, gelişmiş ülkelerdeki devrimlerle, Rusya gibi daha geri ülke devrimlerini karşılaştırırken; “Orada devrime başlamak zor, ama gerisini getirmek kolaydır, burada ise başlamak kolay, sonrası zor” diyordu. Bu tespit, geri ülkelerde kapitalist özel mülkiyetin kaldırılmasını öteleyen, bu sorunun üstünü örten bir dizi demokratik sorunun varlığı karşısında, en ileri kapitalist ülkelerin bu türden ayak bağlarından kurtulmuş olmasına dairdir.

Bir yanda emek-sermaye çelişkisinin üzerini örten başka ağır sorunlar, diğer yanda uzlaşmaya toplumsal taban sağlayan ana katmanlar, ABD sermaye egemenliği her ikisinden de yoksun durumda. Bu nedenle, ABD'nin geniş proleter yığınları, yönetimde temsil sorunlarından çevre sorunlarına, savaşlardan göçmenlerin çalışma sorunlarına kadar, hemen tüm toplumsal sorunların çözümü için, daha ilk adımda, “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi” hedefiyle yola çıkmak zorunda kaldılar. Bu noktaya gelmeleri neredeyse yarım yüzyıl sürdü. 1968 kalkışmasından sonra ABD emek karşıtı hareketi, sivil haklar temelinde ayrışmıştı. Bir yanda kadın hakları, nükleer karşıtları, ırk ayrımcılığına karşı çıkanlar, savaş karşıtları, çevreciler, her biri kendi grubunu oluşturmuştu. Seattle kalkışması, her biri ayrı ayrı yürüyen bu toplulukları bir araya getirmişti ancak, hedefte birlik yoktu. Nihayet, Wall Street hareketi, her sorunu kendi içinde çözmek yerine köklü bir çözümü, mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmek hedefini ilan etti. Bu, daha henüz başlangıç aşamasındaki bir toplumsal devrimin, en ileri düzeyden harekete geçmesidir.

Hareketin bundan sonra hangi hızda ve nasıl yol alacağını, etkisini hangi ölçülere vardıracağını şimdiden kestirmek zor. Gerekli de değil. Önemli olan, daha ilk adımda “mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmek” ülküsünü bayraklarına yazan bir hareketin, dünya çapında muazzam bir eyleme dönüşebilme potansiyelidir. Başlı başına bu olgu bile, bir dünya devriminin ne denli olgunlaştığına dair güçlü bir kanıt sayılmalıdır.