Eylül ayının ortasında ABD’de pek çok insanı hayretler içinde bırakan bir eylem gerçekleşti; gülsek mi, ağlasak mı bilemedik. Tam 2 milyon has Amerikalı (beyaz, anglo-sakson, Protestan=wasp güruhu), Obama kabinesinin sağlık düzenlemelerini protesto etmek için Washington sokaklarındaydı. Obama, tümüyle özel sağlık sisteminin bir kısmını devlet güvencesine almaya çalışıyordu.
Beyinleri tümüyle safsata yığınıyla doldurulmuş, fena halde korkutulmuş ve rezilce gaza getirilmiş tuzu-kurular topluluğu, Obama’yı Lenin ve Fidel ile aynı kefeye koymakla kalmıyor, ama önerdiği kamusal sağlık düzenlemelerini de apaçık komünist bir rejim kurmakla suçluyorlardı. Göstericilerden biri, “Obama ya Marksist ya da komünist ama biz değiliz. Bence arkasında Suudi Arabistan var” sözlerini öylesine ciddi bir tarzda söylüyor ki, bunun bir şaka olduğunu düşünmeye hazırlandığınız anda karşı karşıya olduğunuz cehaletten dehşete düşüyorsunuz. Eğer sermaye, kendi toplumunu bunlarla koruma altına almaya çalışıyorsa vay haline!!
İşin şakası bir yana, bu garip gösteri, kapitalist sistemin koca bir toplumu nasıl rantiyeye çevirip, nasıl çürüttüğünü göz önüne seriyor. Hani neredeyse dünyanın herhangi bir yerinde bir ağaç devrilse, onu bile “solun güçsüzlüğü”ne kanıt sayacak kadar umutsuzluk çamurunun dibine batmış olanlara, dinletecek sözümüz yok. Ama dünyayı yakından izleyen emekçilere diyeceğiz ki, Washington sokaklarını dolduran bu karşı-devrimci gerzekler güruhu, ABD’deki sınıflar mücadelesine önemli bir kulvar açtılar; karşı-devrimin bu kitlesel budalalığı, ABD için “buzun kırılması” anlamına geliyor.
Sermaye yanlısı bir gösteriden böyle sonuçlar çıkarmak, ilk anda anlaşılmaz gelebilir. Yine de, doğruyu kavramak için, baş aşağı duran birkaç görüntüyü ayakları üzerine dikmekte yarar var.
Yalnızca Sağlık Sistemi Kavgası mı?
Dünyayı kasıp kavuran küresel buhran, ABD sağlık sigortası sisteminde milyonlarca kurbana maloldu, olmaya devam ediyor. Zaten hali hazırda 50 milyon Amerikalının hiçbir sağlık hizmetinden yararlanamadığı biliniyordu. Hazine Bakanlığı’nın yaptığı hesaplamalara göre, 10 yıl içinde Amerikalıların yarısı sağlık sigortalarını kaybedecekler. Daha şimdiden büyük bir huzursuzluk yaratan bu yıkım, ABD’yi sert sınıf mücadelelerine sürükleyecek en önemli konu olarak görünüyor. Obama yönetimi, bir düzenlemeyle, ABD’nin altından kalkamayacağı çalkantıları önlemeye girişti. Hazırlanan Sağlık Reformu Tasarısı'na göre, çalışanlar artık şirketlerinin bağlı olduğu sigorta tekellerine olduğu kadar, kamu sigorta sistemine de bağlı olabileceklerdi. Ve bu düzenlemenin bütçeye yükü, yalnızca 60 milyar dolar olarak hesaplanıyor.
Oysa, özel sağlık sigortası ve hizmetleri sektöründe, yılda tam 2,4 trilyonluk bir pazar söz konusu. Bu muazzam rakamın yanında 60 milyar, devede kulak kalıyor. Buna rağmen, bankalar, sigorta ve ilaç şirketleri, özel hastaneler, kiliseler, en gerici basın kuruluşlarından oluşan kutsal ittifak, düzenlemeyi önlemek için haftalardır yeri göğü inletiyorlar. Bu kavganın, kocaman bir pastanın ancak kırkta birini oluşturan bir parçayı kaybetme sorunundan kaynaklanması mümkün mü? Dahası, olması gerekiyor ve var.
Hatırlanacağı gibi, geçen yıl bu zamanlar, ABD yönetimi büyük bankaları ve sigorta şirketlerini kurtarmak için, bir gecede 150-200 milyar dolarlık paketler imzalıyordu; ancak 4 milyon kişiye iş sağlayan otomotiv tekellerinin istediği 20-30 milyar dolarlık destek bir türlü çıkmıyordu. İşsiz kalmaktan korkan işçilerin sendikalar yoluyla yarattığı baskı, bir süre sonra sonuç verdi ve hükümet, işçilerin sağlık sigortalarını kendi üzerine almayı kabul etti. Böylece, bir büyük mücadele kanalı, hükümetin geri adım atmasıyla tıkanmış oldu. Ancak sokaktaki baskı yükseldi ve Obama yönetimi, hükümet bütçesinin giderek artan bir parçasını bu türden önlemlere ayırmak üzere planlar yapmaya başladı. Kavga da bu noktada koptu.
Görünen o ki Obama yönetimi, 1929 büyük buhranı sonrasında uygulamaya konan ve ABD’yi ipin ucundan alan “New Deal” olarak bilinen Keynesçi politikalarla yoluna yürüyecekti. Ancak bu politikalar bütçeyi adım adım, şu an halihazırda işleyen finansal mekanizmanın dışına çıkartmakla sonuçlanırdı. Gerçekte, ABD hükümeti bütçesi, dünya finans mekanizmalarına hareket kazandıran ana pompaların en önemlisiydi. Bu nedenle tüm finansal çevreler, ellerinden gelen gücü ortaya koyarak bu gidişe dur demek için tuzu kuru budalalar kitlesini sokağa döktüler.
Rantiye Toplumunun Dayanılmaz Kokusu
Adeta “parası olmayan ölsün” diye canhıraş bağıran tuzu kuruların gösterisi, ABD’nin rantiye toplumunun çürüyen bedeninden yayılan kokuları da açığa çıkardı. Hiçbir vicdanlı insanın midesinin kaldıramayacağı denli ağır bir koku bu.
Kapitalizmin modern sanayi temeline dayalı gelişimi, belli bir noktadan sonra toplumu adeta artı-değer kitlesi altında boğar. Tüm geçimleri, bu artı-değerin harcanması üzerine kurulu, koskoca bir “sermayenin hizmetkarları” sınıfı çıkar ortaya. Giderek daha büyük sayıda doktor, avukat, dekoratör, mimar, reklamcı, sanatçı, yönetici, lokantacı vs. en tepedeki birkaç bin süper zenginin paçalarına sülük gibi yapışarak yaşamaya başlar.
ABD yalnızca kendi iç sanayisinin yarattığı artı-değeri değil, ama neredeyse dünyanın her köşesindeki artı-değeri kendine doğru çeken bir finansal sistemin merkezinde yer almaktadır. Taşıyıcı finansal kayışlar sayesinde, ABD’de, üretken üretim faaliyetinde bulunmayan milyonlarca asalak tuzu kuru türemiştir. Günümüz ABD rantiye toplumu, Lenin’in Emperyalizm çalışmasında işaret ettiği “bir avuç kupon kırpıcı”nın çok ötesinde bir kalabalığa ulaşmışlardır.
Şimdi bu kocaman asalaklar topluluğunun yapıştıkları memeyi kaybetmeye tahammülleri yoktur. En tepedeki finans oligarşisinin sistemin geleceğine dair korku ve kaygıları, bu asalaklar tabakasına inildiğinde apaçık bir paranoya, sağlıksız bir panik haline dönüşüyor. “Obama gizli komünist, arkasında Suudi Arabistan var” diyebilecek panik ruh hali, bu açıdan en tepedeki finans oligarşisinin korkusunun hastalıklı bir yankısından ibarettir.
ABD’nin yalnızca sağlık sistemi çökmüyor. Son dünya hegamonu, dörtbaşı mamur bir çöküş yaşıyor. Bu çöküşte, en çok kaybedenlerin liste başında, proletarya yer almıyor, onun zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi yok. Ama bu tuzu kurular topluluğu, şehir banliyölerindeki bahçeli saray yavrularını, dört çeker ciplerini, özel kolej eğitimlerini, otel kalitesindeki hastane hizmetlerini, dünya turlarını kaybedecekler. Proletaryadan önce davranıp ayağa kalkmalarında ve kendi tatlı ayrıcalıklarını korumak için, sosyalizme karşı bayrak açmalarında şaşılacak bir şey yok.
Uyuyan Devi Sopayla Dürtüklemek
Obama seçildiğinde, bazı gazeteler, “iç savaş asıl şimdi bitti” başlıkları atmıştı. Biz ise, Obama’nın başkanlık dönemi sona erdiğinde ABD’nin gerçek bir iç savaşta ya da onun eşiğinde bulunacağını iddia ediyorduk. Gelişmeler tam da bu yöne doğru ilerliyor.
Obama’nın uygulamaya sokmak istediği Keynesçi politikalar, ne yıkıma sürüklenen ekonomiyi düzlüğe çıkarabilir, ne de hızla yaklaşan sert sınıf mücadelelerini öteleyebilir. Geçti Bor’un pazarı! Günümüz kapitalizminde Keynesçi politikalar, eski etkinliklerine asla kavuşamazlar. Sermaye birikimi ve onun somutlaştığı üretim araları, öylesine muazzam bir yığın oluşturuyor ki, kişisel tüketimi artırmayı hedefleyen Keynesçi politikalar, bu koca yığının yanında sivilce tepesi kadar kalır. Bu nedenle, şu günlerde karşı-devrimin paranoyak sıçramalarıyla ilerleyen mücadele süreci, önümüzdeki dönemde daha da yayılacak, sertleşecek, bütün dünyada hissedilen etkiler yaratacaktır.
Karşı-devrimci budala tuzu kuruların, ilk elden yarattığı etki, yoksul emekçi katmanlarında sosyalizme karşı sempati yaratmış olmalarıdır. Safsata dolu kafalarıyla bu asalaklar topluluğu, bayraklarını sosyalizme karşı açtılar. Sınıflar mücadelesinin en yüksek zirvesine taşıdılar kendi çürümüş bayraklarını. Bunu yaparak, yoksul emekçi sınıfları da aynı zirveye bir bayrak dikmeye zorlamış oldular. Küresel büyük buhran başladığı günden bu yana, internette en çok aranan kelimenin “sosyalizm” olduğunu kendileri itiraf etmişti. Washington sokaklarını dolduran milyonlarca budala sayesinde, azıcık akıl ve vicdan sahibi olanların bile sosyalizme ilgisi artmış olmalı.
ABD işçi sınıfının kimi özellikleri, kavganın geleceğine dair büyük umutlar beslememizi gerektirecek kadar önemlidir. Her şeyden önce, teknik olarak üretimin en ileri düzeyinin hayata geçtiği ABD’de, proletarya pek çok yetenek, ilgi, ilişki ve kavrayış kapasitesi kazanmıştır. Emperyalist ülkeler arasında, ekonomisini en fazla küresel düzeye yaymış olan ABD’de, bu nedenle proletaryanın fabrika sınırları içinde olup biten bir grev hareketi çok sık görülmez. Ekonomik yapı, işyeri bazlı direnişleri zayıflatmıştır. Buna rağmen, proletaryanın sokak mücadelesinin en ciddi birikime sahip olduğu ülkelerden birisidir ABD. Savaş ve ırkçılık karşıtlığı, küreselleşme karşıtlığı, göçmenlik ve çevre sorunları gibi pek çok nedenle, proleter kitleleri sokakta görmek mümkündür. Birkaç yıl önce, çoğunluğu Hispanik olan tam 5 milyon proleter, aynı gün sokağa çıkmıştı. Bu muazzam gösteri, bir genel grev hareketi olmadığı için, bizim ekonomist-reformist tayfanın tümüyle gözünden kaçtı. Sonuçta ABD, sendikal mücadelenin zayıf ama toplumsal sokak mücadelesinin oldukça güçlü olduğu bir ülkedir.
Ne var ki bugüne dek, tek tek ve farklı sorunlar için sokağa çıkmak, proletaryayı ortak bir ideolojik hattan uzak tutuyordu. Nesnel olarak kapitalizm karşıtı, yani nesnel olarak hepsi proleter özlü mücadeleler olmasına rağmen, ABD finans oligarşisini topyekün karşısına alacak bir cephe, bayrak ve programatik hedeften yoksun kalmaktaydılar. Sağolsun bu karşı-devrimci budalalar topluluğu, şimdi proleter cephede eksik olanı tamamlamak yolunda, uyuklayan devri dürtüklüyorlar.
Görünen o ki, kapitalizmin ulaştığı bu son sınırda, devrime dair bildiğimiz bir çok olgu tersine dönüyor. Bugüne dek devrimler, emekçi sınıfların atılgan mücadelelerinin, karşı kutupta bir karşı-devrimi örgütleyerek ilerlemesine tanık olmuştur. Oysa şimdi, bizzat karşı-devrimin atılımlarının, karşı kutupta devrim güçlerini bir araya getirmesine ve sosyalizm özlemleriyle donatmasına şahit olacağız. Ama kapitalist özel mülkiyetin çürümüş kabuğu, üretim araçlarının son haddine dek gelişmiş toplumsal karakterinin üzerinde, ancak biraz daha ömrünü uzatacak bir direnişle yapışmaya gayret ediyorsa; yani direnen ve savunma pozisyonunda olan kapitalizm, zorlayan ise sosyalizm ise, bu tersine dönen olgunun şaşılacak bir tarafı yoktur. Önümüzdeki dönemde, pek çok kişinin ezberini bozacak gelişmeler olacaktır. Bu yolda “buz kırılmıştır”.


















