21. yüzyıla girerken, hala dünyanın büyük çoğunluğunda kadının köleliği, ezilmesi ve sömürülmesi sürüyor.
Uygarlığın şafağında başlayan kadının erkeğe bağımlılığı, erkeğin kadın üzerindeki egemenliği, uygarlığın tüm tarihi boyunca güçlenerek ve güçlenerek derinleşmiştir.
Tarihte bugüne kadar çeşitli kölelik biçimleri yaşandı ve ortadan kalktı: Kölelik ve toprak köleliği. Fakat tarihte ilk köle olan kadının köleliği, varlığını günümüze dek devam ettirdi.
Yine bu tarihi süreç boyunca, farklı ekonomi biçimleri, toplum biçimleri ve kültürler ortaya çıktı ve değişime uğradı: Köleci toplum, feodal toplum ve kapitalist toplum. Ancak, kadının köleliği tüm bu biçimler altında devam etti.
Tarihsel olarak, bilimsel olarak kanıtlanmıştır ki, tarihin bu en eski ve en uzun köleliğinin, ezilmişliğinin bugünlere dek gelmesinin temelinde, özel mülkiyetin varlığına bağımlılık yatıyor.
Tarihte hiçbir büyük toplumsal olay ve gerçek ilerleme yoktur ki, kadın burada yer almamış olsun. Her büyük tarihsel olayda mutlak kadınsı bir yan vardır. Fakat her ilerleme ve toplumsal dönüşümden sonra kadının durumu değişmeden kalmıştır. Her seferinde erkeğin kadın üzerindeki egemenliği biraz daha artmış, koyulaşmış ve çekilmez hale gelmiştir.
Sürekli alt-üst oluşlar, değişim ve dönüşümlerle ilerleyen insanlık tarihi, gelişimi boyunca kadının kurtuluşunun genel koşullarını da hazırlamıştır. Belirli tarihsel koşullarda ortaya çıkan, kadının evdeki işbölümünü ortadan kaldıracak olan nesnel koşullar her bakımdan olgunlaşmıştır.
Tarihte ilk büyük toplumsal işbölümü olan aile içindeki işbölümü, ailenin emek ürünlerinin erkeğin elinde toplanmasını ve erkeğin mülkiyetinde olmasını getirdi. Kadının köleleşmesi ilk özel mülkiyettir. Kadının erkeğe bağımlılığı, ezilmesi ve aşağılanması hep bu temelde başlar. Kadının toplumsal üretim sürecinden uzaklaştırılmasıyla başlayan bu süreç gitgide kadınla erkek arasındaki eşitsizliği derinleştirdi. Tarihin daha sonraki aşamalarında bu eşitsizlik her defasında biraz daha pekişir. Kadının binlerce yıl süren köleliği, kadına övgüler dizildiği, aşk masalları yazıldığı ve en son olarak şiirin temeli haline getirildiği döneme rağmen devam etmiştir. Hiçbir övgü, hiçbir güzel söz ve hiçbir süslü laf kadının toplumsal yaşamdaki durumunu değiştirmez.
Bu süreç, analık hukukunu sona erdiren ve kadının kölelik tarihini başlatan iş bölümü ile başlar. Ve iş bölümünün ortadan kalkmasıyla sona erer.
Kapitalist üretim, emekçinin ailesini parçalayarak, kadını ve çocukları toplumsal üretim sürecine sokar. Kadın ve çocuk emeğini sonuna kadar sömürür. Kadın işçiler artık çifte sömürüye uğrar: evde erkeğin, fabrika da kapitalistin
Kapitalist üretim, kadın ve erkeği fabrikada, işletmede bir araya getirerek; kadınla erkeğin yeni bir ilişkisinin zeminlerini yaratır. Toplumsal mülkiyet koşullarında, kadınla erkeğin bir arada çalışması, her iki cinsin insanca gelişmesinin ve yeni bir beraberliğin kaynağı olurken; kapitalizmde ise kadının aşağılanmasının ve yozlaşmanın kaynağı olur.
Kapitalist üretim, kadınla erkeği toplumsal üretim sürecinde bir araya getirerek, her iki cinsin daha yüksek bir ilişkisinin koşullarını yaratır. Kapitalist üretim biçimi, kadını fabrikaya ve işletmeye çekerek, yani toplumsal üretim sürecine sokarak, kadın cinsinin kurtuluşunun genel şartlarını hazırlar.
Burjuvazi eşitlik ve özgürlük ilkesini, biçimsel eşitliğe, yasa karşısında eşitliğe indirger. Kadın evet demeden, erkekle evlilik sözleşmesi geçerli sayılmaz. Kadın burada eşit ve özgür görünür; fakat, sadece görünürde öyledir. Gerçekte kadını buna zorlayan bağımlılık ve kölelik koşullarını gizler. Gerçekte, kapitalizm, kadının ekonomik ve toplumsal eşitsizliğini, biçimsel eşitlikle birleştirir.
Kimin kimle eşitliği?
Kapitalistin olduğu bir yerde, sömüren ve sömürülenin; ezen ve ezilenin olduğu bir yerde yasal eşitlik olmaz.
Aslolan kadınla erkeğin ekonomik ve toplumsal yaşamda eşitliği, yani gerçek eşitliğidir.
Bugüne kadar kadının biçimsel eşitliği yolunda önemli gelişmeler elde edildi. Fakat halen kadının gerçek eşitliğinden uzak bir noktada bulunuyoruz. Biçimsel eşitlik yolunda atılan her adım, ya da biçimsel eşitliğe doğru ne denli yaklaşılırsa, kadının gerçek eşitliğinin önemi ve zorunluluğu kendini o derece hissettirir.
Kadının erkekle tam hak eşitliği, her iki cinsin, sermaye tarafından sömürülmesinin sona ermesiyle başlar.
Kadının erkekle ekonomik ve toplumsal yaşamda eşitliği, yani gerçek eşitliği, ancak üretim araçlarının özel mülkiyetine son verip; üretim araçlarının ortaklaşa mülkiyetini getiren sosyalizmde gerçekleşir.
Sosyalizm, erkeğin kadın üzerindeki tüm ekonomik üstünlüklerine son vererek, kadının erkeğe bağımlılığına, köleliğine ve hak eşitsizliğine belirleyici darbeyi vurur. Kadın, erkek tarafından ekonomik olarak ezildiği için hak eşitliğinden yoksun kalmıştır.
Sosyalizm, kadını aptallaştıran, insani gelişimini öldüren ve köleliğe mahkum eden ev ve mutfak ekonomisini büyük sanayiye dönüştürerek, kadının çok yönlü ve özgürce gelişimini olanaklı hale getirir.
Sosyalizmde, çocuğun eğitimini ve çok yönlü yetişmesini toplum üstlenir. Böylece, kadın tüm zamanını toplumsal olarak gelişimine verebilecektir. Erkeğin kadın üzerinde egemenliğini pekiştiren tüm yasaları kaldırarak, kadının erkekle yaşamın her alanında eşitliğini sağlar.
Geçmişten beri devam eden; toplumsal ilişkilerin her alanın da ve düşüncede varlığını koruyan, ve kadını aşağılayan her tür gelenek, düşünce ve toplumsal ilişkiye karşı sürekli ve kararlı bir mücadele verilir. Sosyalizmde kadın genel tüm kamusal çalışmaya ve yönetime katılır. Kadının evdeki ve toplumdaki konumu köklü bir dönüşüme uğrar. Kadının kurtuluşu uğruna savaşım, sosyalizmle birlikte başlar ve komünizmin zaferine kadar sürer.
Kadının özgürlüğünü sağlayan sosyalizm genel özgürlüğü de gerçekleştirmiş olur. Hiçbir ekonomik engel kalmayınca, kadın erkekle sevgi, yalnızca sevgi temelinde bir ilişkiye girer. Gerçek aşk o zaman yaşanır.
Kadın ezilen bir cins olarak, daima, erkeğin ve toplumun koyduğu kuralların dışına çıkma eğilimi gösterir. Fakat bu, bir eğilim olmaktan öteye gitmez. Ancak kapitalizmde bu eğilim bir başkaldırıya dönüşür. Kapitalizm kadını toplumsal üretim sürecine sokmakla, kadının kurtuluşuna giden yolu da açmış olur.
Tarihsel olarak bu dönemde ortaya çıkan burjuva kadın hareketi, kadının hareketsizliğinden yola çıkar. Ancak kadının hak eşitsizliğinin esas temeline, özel mülkiyet ilişkilerine kadar hiçbir zaman gitmez. Görüşleri gerçek zeminlerden yoksun kalır.
Burjuva kadın hareketi en gelişmiş halini Feminizm’de bulur. Feminizm kadının eşitsizliğinin kalkmasını ister, ancak bunun sermaye egemenliğine dokunmadan olacağını düşünür. Kadının biçimsel eşitliği için mücadele verirken, gerçek eşitliği uğruna mücadeleye doğası gereği girişmez. Oysa ki bugüne değin kadının biçimsel eşitliği yolunda büyük ilerleme gösterilmesine örneğin, boşanma hakkı, malların paylaşımı, çocukların bakımı ve başka konularda bir dizi gelişme sağlanmasına rağmen; kadının toplumdaki etkisinin artmasına karşın, kadının aşağılanması, ezilmesi, köleliği ve eşitliği orta yerde duruyor. Bu yöndeki tüm ilerlemeye rağmen, kadının eşitliği sağlanmamıştır.
Feminist bakışın sınırları tam da burada bitiyor. Halbuki, kadının kurtuluşu tam da bu sınırların ötesinde başlar. Bu sınırlarda kadının kurtuluşunu gerçekleştirecek olan komünizm başlar.
Kadının kurtuluşu, toplumun köklü dönüşümünü gerektirir. Toplumun temelinden değişimi ise ancak komünist bir devrimle mümkündür. Komünist devrim, bugüne dek en derine, en ileri gidebilen bir devrimdir. Kadının kurtuluşu da ancak, kadını ezen bu ekonomik ve toplumsal koşulları ortadan kaldırmak için en derine gidebilen bir devrimle gerçekleşebilir. Kadınlar büyük kitleler halinde katılmadan da, devrim gerçekleşmez.
Kadının katılma derecesi devrimin sonunu tayin eder. O halde temel ve ivedi görevlerimizden biri en başta olanlardan biri büyük kadın kitlesini örgütlemek ve harekete geçirmektir. Kurtuluşu yolunda, en geniş kadın kitlesini örgütlemek ve ayaklandırmak, en başta bu hareketin bir parçası olan komünist kadın hareketinin görevidir. Bu, aynı zamanda her devrimcinin görevidir de.
Kadınlar özgürlük mücadelesinde, işçi sınıfının yanında yer almalıdır. Çünkü, özel mülkiyeti ortadan kaldırarak, insanın insan üzerindeki egemenliğine ancak işçi sınıfı son verebilir.





















