Burjuva düzenin bentleri işçi sınıfının yeni bir eylem dalgasıyla dövülüyor. Düzenin başkenti Ankara, haftalardır, gittikçe büyüyen bu eylem dalgasının darbeleri altında ezildikçe eziliyor. İşçiler, devrimi resmeden bir ressamın fırçasından çıkmış bir tabloyu canlandırmak istercesine Ankara sokaklarını doldurmuş vaziyetteler.
Tekel işçilerinden sözediyoruz. Türkiye ve Kürdistan’ın her ilinden gelen onbinlerce işçi, bir ayı aşan bir süredir Ankara sokaklarında yatıp kalkıyor. İşçiler kafileler halinde geliyor, kafileler halinde gidiyor. Kıyafetleri, yüz çizgileri, uzamış sakallarıyla işçiler sadece açlık ve sefaleti değil ama kararlılığı, hükümete meydan okumayı, devrimci eylemde ısrarı da yansıtıyorlar. Böylesi manzaraya ancak devrim günlerinde rastlanabilir.
Evet, 1917 Rusya’sının Şubat ya da Ekim devrimlerine tanıklık eden o manzaralarını şimdi biz Ankara sokaklarında görüyoruz. 17 Ocak Ankara mitingi, öncesi ve sonrasıyla ancak böyle tanımlanabilirdi. Onbinlerce işçinin Ankara’ya akını, o kar-kış havasında battaniyelere sarılarak, yere serdikleri karton parçaları üzerinde eksi bilmem kaç derecenin altındaki soğuk havaya aldırmadan, sokaklarda yatmaları, kimileri yatarken kimisinin bir cephaneliği bekler gibi gruplar halinde turlaması, başka neye benzetilebilir ki!
<!-- @page { margin: 2cm } P { margin-bottom: 0.21cm } -->Durumun resmini abarttığımızı düşünecek olanlara şunu söyleyebiliriz: 17 Ocak mitingi öncesi, miting sırası ya da sonrasında hükümetin akılsızca bir kararı, polisin işçilere saldırmak gibi akılsızca bir davranışı Türkiye tarihinde milat olacak olayların başlamasına fazlasıyla yetecekti. İşçilerdeki kararlılık böyle düşünmemizi fazlasıyla haklı kılıyor. İşçiler “ölmek var dönmek yok” sloganını boşuna, laf olsun diye atmadıklarını hem eylemleriyle hem de söylemleriyle kanıtlıyorlar.
İşçilerin hükümete karşı ölümü göze alan bir kararlılık içinde olduklarını görmek ve buna inanmak için pek çok neden var. İşçileri, ölümü göze alan bir kararlılığa iten, her şeyden önce, işçileri yaşamdan kovan, geçim araçlarını ellerinden alan hükümet politikasıdır; onun da arkasında tekelci kapitalizmin krizi var. Böylesine güçlü bir neden, sağlam bir maddi temel olmasaydı hiçbir güç işçileri Ankara’nın o soğuğunda kaldırımlarda yatıramaz.
Hükümet ve polis, tarihlerinin hatası olabilecek, işçilere saldırmak gibi akılsızca bir davranışa henüz girmediler. Ama bu, şimdilik bir durumdur. Başbakan “Gerçeğin dışına çıkmayacağız” sözleriyle hükümetin geri adım atmayacağını ilan etti. İşler hükümet için geri dönülmez bir noktaya doğru hızla gidiyor. Çünkü belli bir noktadan sonra atılacak bir geri adımın hareketin önünü hızla açacağını düşünecektir. Hükümetin şimdilik güvendiği dal sendikadır. Türk-İş’in bir yolunu bulup işçileri kandırabileceğine güvenmektedir. Ama bu dalın pek sağlam olmadığını Türk-İş Başkanı’nın istifaya davet edilmesinden ve Türk-İş binasının işgal edilmesinden biliyoruz.
İşçilerin “proleter disiplin” içinde hareket ettikleri, bu anlamda sendikanın kararına uyma eğiliminde oldukları doğru. Fakat bu ne kadar doğruysa sendikacıların da işçilerin bilinç ve uyanıklığından korktukları, bunu hesaba katmak zorunda oldukları bir o kadar doğru. Dememiz o ki, işçiler, kolayca aldatıldıkları, kapitalistlere satıldıkları o aşamayı çoktan geçtiler. Türk-İş yönetimi artık işçileri kapitalistlere, hükümete “satmadan” önce birkaç kez düşünmesi gerektiğini biliyor.
ÇEKİM MERKEZİ
Tekel işçileri, eylemleriyle işçi sınıfının toplumun diğer çalışan sınıflarını, politik güçleri kendi etrafında nasıl toplayacağının örneğini veriyorlar. Tekel işçileri, eylemlerinin ilk gününden itibaren, hükümete muhalif her kesimin, sosyal reformistlerden tutalım da işçi sınıfının öncü rolünü sadece ideolojik planda tanıyan Maocu hareketlere; burjuva liberal aydınlardan devrimci mücadeleye sırtını dönmüşlere kadar her kesimin adeta ziyaret yeri oldu.
Tekel işçilerinin eylemi sadece politik akımları değil, ama toplumun hükümete karşı olan farklı kesimlerini de etkisi altına aldı ve almaya devam ediyor. En başta işçi sınıfının geri kalan kesimi sürecin başından beri gözlerini Tekel işçilerine çevirmiş, oradan gelecek haberleri dört gözle bekliyor. Pek çok şehirdeki işçiler destek için harekete geçtiler bile. Kamu emekçileri tıpkı işçi sınıfının diğer kesimleri gibi gözünü Tekel işçilerine çevirmiş, süreci izliyorlar. Kamu emekçileri sendikaları Tekel işçilerinin mücadelesini desteklediklerini açıkladılar.
Eylemin çekim gücü işçiler ve diğer emekçi kesimler arasında mücadele birliğini adım adım örüyor. Kent AŞ işçilerinden Antep’in Çemen işçilerine; Demiryolu işçilerinden İtfaiye ve Marmaray işçilerine kadar uzanan çok geniş bir işçi kesimi Tekel işçileriyle dayanışma içinde olduklarını gösteren eylemlere giriştiler. İşçi sınıfı, gücünü bizzat eylemin içinde sınayarak görüyor.
NE YAPMALI?
Hükümet meydan okumaya devam ediyor; işçiler de eyleme. Kararlılıklarından en ufak gerileme göstermeden. Tekel işçilerinin eylem yerini adeta bir türbeye çeviren çeşitli politik akımlar ise, anlaşılabilir nedenlerle, işçilere çeşitli “maddi” yardımlarda bulunmaya devam ediyorlar.
Kimisi çay getirip dağıtıyor, kimisi çorba getiriyor. Battaniye ve iç çamaşırı getirenler de oluyor. Ama hiç birisi, işçilere ne yapmaları gerektiğini, gerçek zaferin nerde yattığını, onu nasıl kazanacaklarını, bunun için ne yapmaları gerektiğini anlatmadı onlara. Oysa işçilerin, çay, çorba, battaniye, iç çamaşırından çok bu sorunun yanıtına ihtiyaçları var. Onlar, kendilerini politik öncü diye takdim edenlerden öncelikle şu sorunun yanıtını duymak istiyorlar: “Kazanmak için ne yapmalıyız?”
Bu sorunun yanıtı olarak işçilere “mücadele etmelisiniz” demek abesle iştigal etmektir ya da onlara hiçbir şey söylememektir. Zira işçiler zaten mücadelenin tam ortasındalar. İşçilere böylesi beylik yanıtlar yerine somut, devrimci bir mücadele çizgisi ve hedefi göstermek lazım. Devrimle ilgisi olmayan liberallerin, sosyal reformistlerin, “ulusalcı” adı altındaki karşı-devrimcilerin, politik ufukları “köylü milletin efendisidir” düsturundan ileri gitmeyenlerin, bugün elde edilecek bir tas çorbaya bütün bir geleceği feda etmeye hazır olanların bunu yapamayacakları açık.
Bunu sadece işçi sınıfının gerçek kurtuluşunu her şeyin üzerinde tutan bir parti yapabilir. Türkiye ve Kürdistan’da böyle bir parti var. Bu parti, Leninist Partidir.
Leninist Parti, işçilerin kendiliğinden bilinci önünde diz çökmeden onlara şunu söylüyor: Biz, hükümete, burjuva sınıfa ve onun politik-askeri güçlerine karşı verdiğiniz mücadelede her zaman tüm gücümüzle yanınızda olduk olmaya da devam edeceğiz. Günlük yaşamınızı daha katlanabilir kılmak, acılarınızı hafifletmek için verdiğiniz mücadeleyi de daima destekledik ve desteklemeye de devam edeceğiz. Ama kurtuluşunuzun bu günlük mücadeleden geçmediğini, haklar için verdiğiniz mücadelenin acılarınızı ortadan kaldırmayacağını; üstünüzdeki sömürüyü yok etmeyeceğini, eğer mücadelenin bu biçimiyle devam ederseniz tekrar tekrar aynı noktaya geri gelmek zorunda kalacağınızı bilmeniz gerekir.
Eğer bu duruma düşmek istemiyorsanız, yapmanız gereken şey politik iktidarın fethi hedefini en başa almaktır. Politik iktidar kapitalistlerin elinde kaldıkça günlük mücadeleye ilişkin hiçbir kazanımınız, hiçbir hakkınız güvence altında olmayacaktır. Kapitalistler, bu düzen içinde, karşınızda bugün kaybetseler de kaybettiklerini fazlasıyla geri almada oldukça deneyim sahibidirler ve kimse bunu engelleyemez. Aslında siz bu gerçeği kendi yaşamınızdan defalarca öğrenmiş bulunuyorsunuz.
Kapitalistlerin ve devletin sizi tekrar tekrar aynı noktaya geri itmelerini engellemenin yolu bu düzeni yıkmak, kapitalistlerin ekonomik ve politik iktidarına son vererek halkın devrimci iktidarını kurmaktır. Sadece halkın iktidarı, sadece emeğin iktidarı tüm kazanımlarınızı güvence altına alabilir, sizi daha iyi bir yaşama kavuşturabilir. Peki, burjuva egemenliği yıkmak, halkın iktidarını kurmak mümkün mü? Leninist Parti bu soruya “evet mümkündür” yanıtını veriyor ve işçi sınıfını politik iktidarın fethi mücadelesini hedeflerinin en başına koymaya çağırıyor.
Ankara eylemi, işçi sınıfının devrimci bir mücadeleye girişmesi durumunda düzene, burjuva egemenliğine karşı, sömürü düzenine karşı olan bütün kesimleri kendi etrafında toplayacağını bir kez daha kanıtladı. Bunun için yapılması gereken, işçi sınıfının kendi devrimci hedeflerini toplumun tüm ezilen sömürülen kesimlerinin, Kürt halkının istemleri olarak öne sürmek, burjuva sınıf ve hükümet karşısında bütün bu kesimlerin gerçek devrimci öncüsü olarak hareket etmektir.
Leninist Parti, işçi sınıfına artık genel propaganda anlamı taşıyan “sosyalizm” şiarıyla değil, daha somut daha elle tutulur bir hedefle, politik iktidarın fethi hedefiyle gidiyor. İşçi sınıfının tüm ezilen sömürülen kesimlerin, Kürt ulusunun yaşamsal sorunlarının çözümü halk iktidarının kurulmasından geçiyor.
Onun için şimdi başta eylem halindeki Tekel işçileri, İtfaiye işçileri, Marmaray işçileri, Antep Çemen işçileri olmak üzere tüm emekçiler bayraklarının üzerine “Yaşasın Halk İktidarı” şiarını yazmalı, bu şiarı haykırmalılar.










