Tuesday, May 22nd

Güncelleme:10:08:44 PM GMT

Başlıklar:
Buradasınız: Anasayfa Makaleler Taylan Işık Hükümet İçin Sonun Başlangıcı

Hükümet İçin Sonun Başlangıcı

Devletin tepesinde ilginç gelişmeler oluyor. Geçtiğimiz hafta, hastalığı muamma başbakan, istirahatini uzatınca önce onun yardımcısı Arınç “ben hiçbir zaman Erdoğan’a biat etmedim” deyiverdi. Arkasından “Erdoğan da ne ki” dercesine “biat edecek olsam Erbakan hocaya biat ederdim” diye de ekledi.

Her şey bundan ibaret olsa bu Brütüsvari açıklama –ve bir yerde küçümseme- belki çok şey ifade etmezdi. Ama bunun arkası geldi. İngiltere’de şaşaalı bir karşılamayla ağırlanan Gül, döner dönmez, sonradan Erdoğan ürünü olduğunu öğrendiğimiz “Şike Yasası”nı veto etti.

Yasanın veto edilmesi ilk başta, dikkati çekmeyen, normal bir gelişme gibi duruyordu. Fakat AKP Grup Başkanvekili “bu yasayı aynen çıkaracağız” yollu Gül’e meydan okuyan açıklamasını yapınca işin rengi ortaya çıkmaya başladı. Bülent Arınç, ki kendisi başbakan yardımcısıdır, yani Erdoğan’ın yardımcısı olarak, Erdoğanların çıkartmaya çalıştığı yasa için “bundan böyle kimsenin bu yasayı aynı haliyle çıkarmaya cesaret edeceğini sanmıyorum” deyiverdi.

Açıktı ki, birilerine mesaj veriyor, başka birilerine parmak sallıyordu. Hasta yatağında Erdoğan, sırtına saplanmak üzere olan bıçağın gölgesini gördü ve Meclis’teki adamlarına, “yasayı virgülüne dokunmadan derhal çıkarın” talimatını verdi. Erdoğan “ben buradayım” diyordu. Hani arabesk lügatle söylemek gerekirse, “yıkılmadım ayaktayım” demeye getiriyordu.

Kılıcını ilk çeken, devletin resmi başı oldu. Ama hükümetin resmen, devletin ise gayri resmi başında olan kişi, bu hamleye kendi kılıcını naralar eşliğinde çekerek karşılık verince, kılıcı ilk çeken onu usulca indirip kınına yerleştirdi ve ekledi: “Kimse başka yönlere çekmeye, farklı anlamlar çıkarmaya çalışmasın, bunun kimseye yararı olmaz, her şey demokratik usuller içinde cereyan ediyor.”

Durum, herkesin bildiği mahalle kabadayısının fıkrasına benzemişti. Biliniyor, mahallenin kabadayısı bir gün kahvehaneye giriyor ve “var mı bana yan bakan” diye narasını atıyor. Orada oturanlardan biri, “var” diye ayağa kalkınca bizim kabadayı iğne batırılmış balon gibi oluveriyor ve yumuşacık sesle “var mı ikimize yan bakan” diye mırıldanıyor.

Arkasında durduğu kişi kılıcını gerisingeriye kınına yerleştirirken, hükümetin her daim “gözyaşları sel gibi” bakanı Arınç, Maraş katliamcılarının avukatı Bakan Hayati Yazıcı ve aynı safta yer alanlar tüm sözlerini yalarcasına sessizliğe gömüldüler. Eh, komutan savaştan cayınca erlerin savaşı sürdürmesi aptallık olurdu.

Ortalık durulur gibi oldu. “Şike Yasası” virgülüne dokunmadan önce Meclis Komisyonundan arkasından Meclis Genel Kurulundan geçti. Oylama sırasında daha önce “kimse bu yasayı bir daha çıkarmaya cesaret edemeyecek” diyen Arınç, soluğu Endenozya’da almıştı. Cumhurbaşkanı, Meclis-Erdoğan yasasını çöpe atmıştı. Erdoğan, yasayı çöp kutusundan alarak tekrar Cumhurbaşkanı’nın eline tutuşturdu ve yasayı onaylamakla görevli olduğunu hatırlattı.

Ortalığın durulur gibi olması her şeyin eski haline dönmesi anlamına gelmez, gelmiyor. Testide bir kez çatlaklar oluştuktan sonra onun eski haline getirilmesi mümkün değil. Çatlaklar belki sıvama yoluyla gizlenebilir, testinin “sağlam” görünmesi sağlanabilir. Ama bu, gerçeği ne kadar değiştirir?

Peki, olan biten, bunca patırtı-gürültü neyin nesiydi? Olan biten şey ilk “yoklama” hamlesinden sonra en azından bir tarafın geri adım atmasıydı Daha esaslı bir çarpışma için ikinci bir fırsata ya da daha uygun koşullara kadar sürecek bir ricat! Uzun sürmeyeceği şimdiden anlaşılan bir ricat!

Kanıt mı? Kanıt, hükümeti-başbakanı daha düne kadar “cengâverce” savunan Zaman denilen cerideden. Şunları yazıyor ceridenin yazarı:

Başbakan rahatsızken çok garip işler oldu; ‘Başbakan hastalandı da böyle oldu’ dedirtecek işler değil doğrusu; aksine Başbakan'ın karar ve direktifiyle böyle oldu. Duyduğumuza göre Başbakan, partisinde kanunun inatla aynen geçmesine karşı çıkan isimleri arayıp ‘Aynen’ konusunun altını çizmiş, ardından konuşma yasağı koymuş. Parti yöneticileri de gruba, ‘Değişikliğin altındaki imza Başbakan'ın imzası demektir, ona göre ha!’ diye sert çıkmış. Bunun üzerine vekiller, genel kurul oylamasına girerek Başbakan'a "görünmek" gerektiğine hükmetmişler.

Başbakan'a görünmek?..

Ne için, ne uğruna?

Şikecileri göstere göstere affettiler” dedirtmeye değer mi bilmem.

Şike kanununda gösterdiği sert kararlılık ve direnç, metanetin değil aslında bükülüşün emaresidir.

Durmayınız efendim, yola devam; ustalık devri denilen demek bu imiş!”

Şimdi birinci soru şudur: Ne oldu da kaya gibi sağlam görünün hükümet partisi, “şike yasası” gibi “futboldan bir mesele” nedeniyle eşekten düşmüş Diyarbakır karpuzu misali tam ortadan çatladı? Gerçekte sorun “şikecilerin affedilmesi” miydi? Gül’ün olsun, Erdoğan’ın olsun, dinci güçlerin diğer liderlerinin olsun, bunlardan herhangi birinin böyle bir meseleden hükümet-iktidar olma durumunu riske atacaklarına çocuklar bile inanmaz. Tanık olduğumuz çatlak, derindeki büyük kırılmaların yüzeye yansımasıdır. O kadar.

Demek ki, “futboldan mesele” yumurtanın kabuğunu çatlatan ufak bir gaga vuruşundan başka bir şey değil. Şöyle de denebilir: Kabuk o denli hassalaşmıştı ki çatlaması için ufak bir vuruşun olması yetiyordu. Devrimci politik güçlerin yanıtını bulmaları gereken soru budur: Kaya gibi sağlam görünen hükümet partisi için işleri kırılma noktasına kadar getiren nedenler, etmenler nedir?

Son’da söylenmesi gerekeni hemen söyleyelim: Bu nedenlerin başında devrimin, iç savaşın gelişimi geliyor. Devlet ve hükümet bugüne kadar tüm yol ve yöntemleri denemelerine, tüm araçları kullanmalarına karşın devrimin gelişimini durdurmayı, iç savaştan zaferle çıkmayı başaramadılar. Kürt halkı ve Türkiye emekçi sınıfları her geçen gün artan sayıda devrimci eylemlere katılıyor, sermaye sınıfına ve onun egemenlik aygıtlarına boyun eğmiyorlar.

Birincisi bu. İkincisi ise Türkiye’yi dıştan kuşatan çelişkiler yığınıdır. Türkiye, emperyalizmin Ortadoğu çıkarlarının bekçisi, Ortadoğu halklarına karşı gericiliğin kalesi olmaya heves ederken birden bire kendini komşularının füzelerinin hedef tahtası şeklinde buluverdi. Ellerindeki ve emirlerindeki medya, gazete vb. propaganda araçlarıyla istedikleri kadar tersini iddia etsinler, Türkiye’nin dış politikası iflas etmekten de öte, her geçen gün kendine düşman edinen bir çizgiye oturmuştur.

İran’a bakalım! İran, Türkiye’nin NATO Füze Kalkanı Üssünü kendi topraklarında kurmayı kabul ettiği için olası bir savaş ya da ABD saldırısı durumunda ilk hedefinin Türkiye olacağını önce Devrim Muhafızları Komutanı, arkasından İran Meclisinde çok etkili bir milletvekilinin ağzından ilan etmiştir. Oysa iki-üç yıl öncesine kadar iki ülke arasında su sızmıyordu. İşler iki-üç yıl gibi kısa süre içinde “yedikleri-içtikleri ayrı gitmeme” noktasından “sizi füzelerimizle vuracağız” noktasına geldi.

Biraz daha kuzeye gidip Rusya’ya bakalım! Orada da durum farklı değil. Rusya, İran’a benzer nedenle bir saldırı ya da savaş durumunda füzelerini Türkiye’yi vuracak şekilde konuşlandırdığını açıkladı. Rusya’nın hedefinde sadece Türkiye değil başka ülkeler de var ama burada şimdilik bizi ilgilendiren Türkiye’dir.

Şimdi güney komşularla ilişkilere bakalım! Güney komşular denince akla ilk gelen Suriye oluyor doğal olarak. Suriye ile ilişkilerin öncesi biliniyor; Erdoğan ile Esad akşam yemeklerini birlikte yiyecek kadar yakınlaşmışlardı. Ortak Bakanlar Kurulu toplantısı gibi başka ülke ilişkilerinde görülmeyecek gelişmeler oldu. Serbest ticaret anlaşması, vize muafiyeti gibi anlaşmaları da saymıyoruz.

Sonrası malum! Türkiye, Suriye’deki çatışmaların doğrudan tarafı oldu; ama Esad’ın tarafında değil de karşı tarafında. Hükümet bununla yetinmedi, önce “Suriye muhalifleri”ne “ev sahipliği” yaptı, onları bir araya getirdi, himaye etti, “Geçici hükümet ilan etmeleri” konusunda ikna etmeye çalıştı; olmadı, Suriye’li çeteleri silahlandırıp eylem yapmaya gönderdi. HSO adında, çapulculardan oluşan bir çeteyi “ordu” ilan etti ve her türlü olanağı önlerine serdi.

Bütün bunların Suriye üzerindeki sonucunu tahmin etmek zor değil artık. Suriye, önce tanklarını ve zırhlı askeri araçlarını Türkiye sınırına konuşlandırdı, arkasından SCUD füzelerinin yönünü Türkiye’ye çevirdi; beklemeye koyuldu. Ekonomik alanda ise, Türkiye henüz “yaptırım” laflarını ederken Suriye işin pratiğine başladı; Türkiye’den Suriye’ye giden ihraç mallarına %30 gümrük vergisi koydu, Suriye’den geçip Ortadoğu’ya giden Türk tırlarının geçiş ücretini dört kat artırdı vb. vb. Yani Türkiye’nin boğazını sıkmaya, nefes borularını tıkamaya başladı bile.

Biraz daha güneye inip Kıbrıs’a bakarsak farklı bir durum görmeyiz. Küçücük Kıbrıs devleti Akdeniz’de doğalgaz arama-çıkarma konusunda kendisini tehdit eden Türkiye’ye “bir şey yapamazsınız” cevabını yapıştırdıktan sonra bildiğini okumaya devam etti. Mahalle kabadayısı edasıyla sağı solu tehdit eden Türkiye’nin bu meydan okumaya verdiği yanıt, nuh nebiden kalma Piri Reis gemisini Akdeniz’de gezdirmek oldu. Başka bir şey de yapamadı; umudunu, sözlerinin ve tehditlerinin unutulmasına bağladı.

Kendi topraklarında bir devrim tehdidinden kurtulmak için kendini emperyalistlerin kollarına boylu boyunca bırakan Türkiye, gericiliğin halklar üzerinde korku salan kalesi olmak üzere yola çıktı; kendini bir ateş çemberinin ortasında buldu.

İçeride Kürt halkının özgürlük hakkı için verdiği savaş, emekçi sınıfların devrimci kitle mücadelesi, iç savaş, ekonomik kriz, iç çatışmalarla; dışarıda dört bir taraftan komşularının savaş tehdidiyle çevrelenmiş bir devlet ve o devletin başındaki hükümet kime güven verir? Emperyalistlere mi? O kadar da değil!

İşler iyi giderken kaya gibi sağlam görüntüsü veren tepedekilerin işler sarpa sarmaya başlayınca “Şike Yasası” gibi incir çekirdeğini doldurmayacak bir meseleden neden birbirlerine düştükleri şimdi anlaşılıyor mu!

Sonu sonuna “dış çelişkiler” de devrimin gelişiminin ürünüdür ve hem dış hem de iç çelişkiler şimdi devletin tepesini sarsmaya, sallamaya, çatlatmaya başlamıştır.

Öyleyse işçi sınıfı, Kürt halkı ve devrimci güçler devletin zirvesinde çok daha sarsıcı gelişmelere hazır olmalılar. Sermaye sınıfının egemenlik aygıtının zirvesindeki deprem devrimin gelişimine büyük bir hız katacaktır.