Tuesday, May 22nd

Güncelleme:10:08:44 PM GMT

Başlıklar:
Buradasınız: Anasayfa Makaleler Taylan Işık Devrimin Önderliği

Devrimin Önderliği

Artık herkes, burjuva sendikacılar, devrimin yeminli düşmanları, alakalı alakasız herkes yeni bir iktidardan, daha da ileri giderek “işçi sınıfı iktidarı”ndan söz ediyorsa buradan çıkarılacak tek sonuç, devrim ve iktidar sorununun tartışma götürmez biçimde güncel hale geldiğidir.

Tarihsel gelişme Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfı ile devrimci güçlerinin önüne bu görevi koymuştur. Bundan böyle bu sorunu tartışmanın anlamı yok. Sosyal reformist partilerin ve onların peşindeki oportünist hareketlerin bu görevi yok sayarak güncel başarıların peşinde koşmaları sadece onları tüketen bir çaba olacaktır; bunun ötesinde onların devrim ve iktidar sorununu görmezlikten gelmeleri bir önem taşımıyor.

Bu sözlerimizin pratik karşılığı var ve buna her gün tanık oluyoruz. Şöyle ki, sosyal reformist partilerle oportünist hareketler bir çözülme, dağılma sürecinde olduklarını kendileri itiraf ediyorlar. Gerçi onlar bu değerli itirafları yaparken kendilerinden değil de genel ifadeler kullanarak “devrimci hareketteki dağılmadan, gerilemeden” söz ediyorlar ama gerçekte anlattıkları kendi hikâyeleridir. “Devrimci hareket” derken tam da kendilerini kastediyorlar.

Sosyal reformist partilerle oportünist hareketler, “Türkiye Devrimci Hareketi”ne atfettikleri kendi durumlarını açıklarken işin kolayına kaçarak, sorunu kişilerin ihaneti, beceriksizliği, tutarsızlığı, yorgunluğu gibi önem bakımından belki de en son sırada gelecek nedenlere bağlıyorlar.

Bu çevreler gerçeklere gözlerini kapadıkları için karşılarına dağ gibi çıkan şu sorunun çıktığını göremiyorlar: Nasıl oluyor da bu kadar beceriksiz, hain, dayanıksız, tutarsız insan aynı zaman diliminde bütün örgütlerin başına doluşmuşlar? Ve nasıl oluyor da emekçi sınıflar devrimci eyleme büyük istek duyarlarken, Kürt halkı eşsiz bir savaş yürütürken kitleler kendilerinden uzaklaşıyorlar?

Bu sorulara yanıt veremezler çünkü sorunun kaynağı kendilerinin görmek ve göstermek istedikleri yerden çok daha farklı bir yerde bulunuyor. Sorunun kaynağı, bu çevrelerin egemen sınıfa, devlete, devrime yaklaşımlarında; politik düşüncelerinde, güncel göreve ilişkin tanımlamalarında yatıyor. Bu çevrelerin aynı zaman diliminde aynı sorunlarla boğuşuyor olmalarının; hepsinin çöküş, dağılma sürecinde olmalarının gerçek bilimsel açıklaması hepsini kırmızı bir şerit gibi birleştiren ortak özellikleridir.

Bu özelliklerin başında devrimin ve iktidarın ele geçirilmesinin artık güncel bir görev haline geldiği, kitlelerin devrimci yollarla iktidarın ele geçirilmesi yönünde güçlü bir isteğe sahip oldukları gerçeğinin görülmemesi, kabul edilmemesi var. Bunun da arkasında egemen sınıf ve devletle köprüleri atmama, uzlaşma; sömürü düzeninden, orasını burasını yamayarak düzeltme koşuluyla, kopmama isteği var.

Emekçi sınıfların ve Kürt halkının, giderek daha güçlü biçimde, devrime ve devrimci eyleme istek duydukları bir dönemde böylesi bir politik çizgide olanların politik iflası kaçınılmazdı; şimdi tanık olduğumuz şey işte bu iflastır. Politik iflas bir hareketin dağılması, çözülmesi, çökmesi demektir. Sosyal reformist partilerin ve oportünist hareketlerin yaşadıkları süreç işte tam da budur.

Şimdi sosyal reformist partiler ve işe yaramazlıkları defalarca kanıtlanmış çevreler “Çatı Partisi” altında UKH’nin eteklerine tutunarak bu sürecin önüne geçmeye çalışıyorlar. UKH’nin gücü onların kurtuluş çaresi olabilir mi? UKH’nin eteklerine tutunarak ayakta kalmaya çalışmak onları dağılıp yok olmaktan kurtarmaz ama onlar bu halleriyle UKH’nin eteklerinde, UKH’nin ileriye gidişini zorlaştıran birer ağırlık olmaktan başka işe yaramazlar.

 

Yenilginin Belirtileri

Meclis Başkanı, çocukluk adıyla Efendi Çiçek, değiştirilmiş adıyla Cemil Çiçek, bir söyleşide, “devlet kurumları PKK ile görüşür de yemek de yer, onlar bunun için varlar” yollu bir açıklama yaptı. Elbette “devlet kurumları” derken Nüfus Müdürlüğünü değil MİT’i kastediyor.

Demek ki devlet ve tekelci sermaye sınıfı, “devlet terör örgütüyle masaya oturmaz”, “tek çakıl taşı” edebiyatından, “görüşme de yapar, yemek de yer” noktasına gelmiş bulunuyorlar. Devletin ve egemen sınıfın bu noktaya gelmiş olması devrimin gelişimi karşısında yenilginin kanıtı sayılmalı. Şu basit nedenden dolayı: Savaşan iki taraftan yenilgiye yakın olanı uzlaşma arayışına girer, zafere yakın olan değil.

Devlet ve egemen sınıf, devrim karşısında “beyaz bayrak” çekmişler mi? Elbette değil, ama bu süreç başlamıştır ve bu yüzden hükümetin, devletin tüm politikaları bir ileri iki geri, zikzaklı, çelişkili bir haldedir. Bu saptamamız somut kanıtlara dayanıyor. Örneğin, geçtiğimiz ayın sonlarında hükümet önce G.Kürdistan’a büyük bir operasyon başlattığını duyurdu, arkasından ordunun G.Kürdistan topraklarına girmediğini açıklamak zorunda kaldı. İşçilerin kıdem tazminatını ortadan kaldıracağını gazeteler aracılığıyla yaydı, arkasından böyle bir şeyin söz konusu olmadığını açıklamak zorunda kaldı.

Ve son bir örnek: Geçmişte “aşiret lideri” diye küçümseyip aşağıladıkları Barzani’yi şimdi Devlet Başkanı düzeyinde protokole karşılayıp Cumhurbaşkanı düzeyinde görüşmeler yapıyorlar ve “biz bu işi nasıl çözeriz” diye akıl danışıyorlar. Ankara’da, yani kendi evlerinde Barzani gelip nasihat veriyor ve “askeri operasyonları durdurun” diyor. Bu örnek bile tek başına, devlet ve hükümetin içinde bulunduğu durumu anlatmaya yeter.

Devlet ve hükümet yenilgi sürecinin derinleşmesini önlemek için şimdi, aynı zaman diliminde, iki yöntemi uygulamaya çalışıyorlar. Bir yandan askeri operasyonlara, polis operasyonlarına, tutuklamalara, engizisyon mahkemelerini aratmayan yargılamalarla ağır hapis cezaları vermeye devam ediyor. Diğer yandan, Kürt halkını ve emekçi sınıfları oyalayarak aldatmak için “demokratikleşme” yalanlarına başvuruyor.

Egemen sınıf adına devlet ve hükümet bu süreci durdurmak ve bundan en az zararla kurtulmak için bu yöntemlere başvururlarken sosyal reformist partilerle oportünist siyasi hareketler devrimi bilinmez bir geleceğe erteleyerek hak ve özgürlükler için mücadeleyi başa koyuyorlar. Yani sermaye sınıfının, hükümetin, devletin değirmenine su taşıyorlar.

 

Önderliğin Önemi

Demek oluyor ki, devrime önderlik sorunu devrimin meyvesini hangi sınıfın toplayacağı sorunudur aynı zamanda. İşte sorun bu derece yaşamsal önemde. Ya kitleler devrimci komünist partinin bayrağı altında devrimi yapar ve iktidarı ele geçirerek tarihsel gelişme yönünde dev bir adım atarlar ya da böyle bir önderlikten yoksun hareket ederler o zaman da büyük tarihsel hareketlerinin meyvesi sermaye sınıfının kucağına tekrar düşer; sermaye sınıfı bir şekilde iktidarını korur.

Şimdi soru şudur: Devrime yönelmiş hareket halindeki kitlelerin pratik önderliği nasıl ele geçirilir ya da onların pratik önderi konumuna nasıl gelinir? Açık ki, kitleler “ben devrimci komünistim” iddiasında bulundu diye bir partinin önderliğini hemen ve kendiliğinden kabul etmezler. O partinin devrimci komünist bir programa sahip olması da bunun için tek başına yeterli değildir. Elbette devrimci komünist bir program bu işin temelidir ve o olmadan kitlelere devrimci bir önderlikten söz etmek mümkün değil.

Leninist Parti bu güne kadar sadece devrimci bir programa değil ama onunla birlikte güncel politikalarda da devrimci komünist bir çizgiye, devrimci komünist bir öze sahip olduğunu yeterince kanıtlamıştır. Devrime yönelmiş kitlelere önderlik edebilmek için bunlar işin temeli ve zorunlu koşulu olmakla birlikte yeterli koşullar değil.

Kitle hareketinin önderliği pratik içinde ele geçirilir ya da hareket halindeki kitlelere öncülük hareketin tam ortasında yer alarak yapılır. Bunu başarabilmek için önceden bazı koşulların yerine getirilmiş olması lazım. Bu koşulların başında partinin programının, politikasının, sloganlarının, hedeflerinin emekçi sınıflara ve Kürt halkına götürülmesi, Partinin devrimin bu toplumsal güçleriyle tanıştırılmış olması gelir. Bir başka koşul ise, bu koşulla birlikte ve bunun devamı olarak, işçi sınıfıyla, diğer emekçi sınıflarla, Kürt halkıyla güçlü bağların kurulmuş olması gelir.

Bu görevlerin, ya da koşulların diyelim, yerine getirilmesinde başta Leninist kadrolar olmak üzere, partinin tüm sempatizan, taraftar ve çevresinde yer alan güçlerin belirleyici olacağını belirtmek gerek. Devrimci komünist bir öze sahip politika etrafında yürütülecek günlük çalışma, ne kadar küçük, hatta önemsiz bile görünse, gelecekte tayin edici olacaktır. Emekçi insanların, işçilerin, Kürt halkının evlerine, işyerlerine, bulundukları ortama kadar giderek onların yaşamının bir parçası olmak, bu bakımdan büyük öneme sahip.

Sosyal reformist partiler ile oportünist hareketlerin devrime önderlik bir yana devrim ve iktidarın ele geçirilmesi gibi bir hedeflerinin dahi olmadığı açık. Kuruluş sürecindeki “Çatı Partisi” ya da “Kongre” adı verilen oluşum için de aynı durum söz konusudur.

Sadece Leninist Parti, programıyla, güncel pratik politikada izlediği çizgiyle, yarattığı değerlerle bu görevin üstesinden gelebileceğini ortaya koymuştur.

Şimdi her şey Leninist güçlerin günlük pratik faaliyetine bağlıdır.