Tuesday, May 22nd

Güncelleme:10:08:44 PM GMT

Başlıklar:
Buradasınız: Anasayfa Makaleler Taylan Işık Devrimin Öncü İşaretleri

Devrimin Öncü İşaretleri

Uludere katliamının Kürt halkının bilincinde ve özgürlük mücadelesinde bir dönüm noktasına işaret ettiğinden artık şüphe yok. Kürt halkı büyük bir çoğunlukla faşist devletten ve tekelci kapitalist sistemden düşünsel, ruhsal, manevi, akla gelebilecek tüm diğer yönlerden kopmuştur.
O toprakların başka bir coğrafya, başka bir ülke olduğu, o topraklarda yaşayan halkın başka bir ulusa ait olduğu, net biçimde ortaya çıktı. Barzani bunun farkında olduğu için elini çabuk tutarak Kürt halkı devrimci kanallara akmasın diye, dolarlar dağıtıyor. Türk devleti, “kendi” topraklarında başka birilerinin “kendi” halkına para dağıtmasına sesini çıkaramıyor.
Faşist devlet ise çaresiz. Kürt halkının enerjisinin devrimci kanallara akmasını önleyecek her çareye razı. Bir-iki yıl önce, Kürt halkının devrimci başkaldırısını önlemek için Amerikan ordusunu çağıracak kadar çaresizleşmişti. Bir devrime razı olmaktansa bir işgali yeğleyeceğini göstermişti. Şimdi ise, Barzani’nin Kürt halkı içinde taraftar bulmasına, güçlenmesine razı.
“Devlet kendi halkını bombalamaz” sözü Recep Tayyip Erdoğan’a ait. Suriye’ye karşı Türk ve Kürt halklarını kışkırtmaya çalışırken işte bu demagojiye başvuruyordu. Oysa Paris Komünü’nden yani, 1871’den beri sömürücü sınıfların, iktidarlarını tehlikede gördükleri anda gözlerini kırpmadan “kendi” halklarını bombaladıklarını, “kendi” topraklarını işgal etsinler diye başka devletlerin ordularını çağırdıklarını biliyoruz.
Uludere’de, “devlet kendi halkını bombalamaz” diyen Recep Tayyip Erdoğan’ın devleti “kendi” halkını bombalamıştır. Bunu Kürt halkını sindirmek, korkutmak, gözdağı vermek için yaptılar. Ancak, attıkları adımın yarattığı yıkıcı öfke ve kızgınlık karşısında dehşete, korkuya, paniğe kapılanlar kendileri oldu.
Başlarda, “terörle mücadelede olur böyle şeyler” demeye getirdiler. Kürt halkının öfkesi karşısında “soruşturma” ve tazminat sözü vermek zorunda kaldılar. “En az zararla nasıl atlatırız”ın derdine düştüler. Sömürücü sınıfların her zaman başvurdukları yolu denemeye karar verdiler: Araştırma, soruşturma komisyonları, mahkemeler vb yollarla sorunu zamana yayarak unutmaya bırakmak.
Demek ki, katliamın soruşturulmasını, bunun için komisyonlar kurulmasını, işin mahkemeler dökülmesini istemek; oradan çıkacak bir “adalet” beklentisini yaratmak, egemen sınıfın, devletin değirmenine su taşımaktan başka anlama gelmeyecek. Böyle bir şey hükümete, devlete, egemen sınıfa kapıldıkları dehşet, korku ve panik durumlarını yatıştırmak için gereken zamanı kazandırmaktan başka işe yaramaz.
Devlet ve hükümet, Uludere katliamıyla attıkları adımın kendileri açısından nasıl yıkıcı sonuçlara yol açtığını ürpertiyle fark ettiler. Döktükleri kanın kendilerini boğacağını korku dolu gözlerle gördüler. Çünkü katliamın Kürt halkında yarattığı yıkıcı öfke, burjuva düzenden kopuş duygusu bir devrimin güçlü haberci işaretleriydi.

Kuşatma Altında Devrimle Boğuşmak
Devlet ve hükümetin düzeni tahkim etmek, devrimi önlemek, Kürt halkının özgürlük savaşını bastırmak için attıkları her adım devrimi geliştiriyor. Faşist devlet, hükümetin izlediği politikaların da yardımlarıyla(!) dört bir yandan kuşatılmış durumda. Dahası, burjuva basının, televizyonların, benzeri propaganda araçlarının öne sürdüğünün, topluma egemen kılmaya çalıştıkları düşüncenin aksine, giderek itibar kaybediyor.
Türkiye’yi Suriye üzerine salan emperyalist devletlerin başında Fransa geliyordu. Ancak, ülkesinde “Ermeni soykırımı yoktur” demeyi yasaklayan da aynı Fransa oldu. Türk hükümetinin ve devletin buna tepkisi yaygara koparmak oldu. Daha ötesini yapamazdı. Emperyalizme bağımlılık ilişkisi buna izin vermezdi. Türkiye, geri çektiği Büyükelçisini bile bir ay içinde gerisin geri Fransa’ya göndermek zorunda kaldı.
Hükümete ve devlete indirilen bu darbeyi hiç beklemedikleri yerden, Cezayir’den yedikleri darbe izledi. Fransa’yı Cezayir’de işlediği suçlarla sıkıştırmaya çalışan Türk hükümetine yanıt Fransa’dan değil, Cezayir’den geldi. Cezayir, en nihayetinde, Türkiye’yi “benim kanım üzerinden politika yapma” diye uyarmak durumunda kaldı. Azardan beter bu uyarının bir devlet için son derece aşağılayıcı olduğundan şüphe yok.
Türk hükümeti ve devlet, devrimi önlemek için emperyalist çıkarların Ortadoğu’daki, hatta dünyadaki çıkarlarının koçbaşlığına soyununca bu çıkarların ve ilişkilerin neden olduğu tüm çelişkilere, çatışmalara, olumsuzluklara muhatap olmak, onlardan doğrudan ve birinci dereceden etkilenmek durumunda kalıyor.
Bunun son örneğini Irak’ta gördük. Suriye’de emperyalist çıkarların koçbaşlığına soyunan Türkiye, bu misyonu yerine getirebilmek için Şii ve Alevi toplumlarını hedef alınca önce İran’ın, arkasından Irak’taki Şii ağırlıklı hükümetin düşmanlığını üzerine çekti.
Ama iş bununla bitmedi. Aynı emperyalist çıkarlar nedeni ile Irak’ın Şii ve Sünni işbirlikçileri birbirlerine düşünce ve Şii tarafı Türkiye’nin desteklediği Sünni tarafı tasfiye etmeye başlayınca Türkiye’nin Irak’taki etkisi de neredeyse sıfırlandı.
Böylece Türkiye, güneyde Suriye-Irak, doğuda İran, kuzeydoğu ve kuzeyden de Rusya tarafından kuşatılmış oldu. İşte devrimi önlemek ve Kürt halkının özgürlük savaşını bitirmek için emperyalistlere sarılmanın Türkiye’yi dış politika alanında getirdiği nokta bu.

Düzen Sallanıyor
Burjuva düzenin dışarıda böyle bir kuşatma altında olması ve sürekli itibar kaybetmesi, hiç kuşku yok, devrimin lehine, devrimi geliştiren bir durumdur. Devlet ve hükümetin içine düştüğü bu durumdan devrim için yararlanmak yerine hayıflanmak, ancak bir sosyal şovenistin işi olabilir.
Bölgede ve hatta dünyada bir savaşın ısıtılmakta olduğunu, bu savaşın çıkıp çıkmayacağından bağımsız olarak, büyük bir kesinlikle söyleyebiliriz. Ortadoğu ve dünyanın daha pek çok bölgesinde topyekûn bir savaşın hazırlığını gösteren sayısız işaret ve kanıt var.
Fidel Castro’nun sözleriyle söylersek, “dünya acımasızca mahvedici bir savaşa doğru sürükleniyor.” Bu savaş hazırlığı ne kadar gerçek ise, hazırlığı yapılan savaşın odak noktasının Ortadoğu olması da o kadar kesindir. Basra Körfezi’nde ABD ile İran arasında tırmanan güç gösterileri, tatbikatlar, askeri yığınak bu öngörünün somut kanıtıdır.
Bu gelişmelerden dolayı dünyanın gözü Ortadoğu’da ise Ortadoğu’nun gözü de Türkiye’nin üzerinde. Çünkü Ortadoğu’da emperyalist çıkarların, emperyalist politikaların –Irak’ı saymaz isek- tek koçbaşı Türkiye’dir. Tam da bu nedenle, savaşın patlak verip vermeyeceğinden bağımsız olarak, salt savaş hazırlıkları bile Türkiye üzerinde bir savaş kadar yıkıcı etkilerini göstermeye başladı. Kanıt: Rusya, İran ve Suriye’nin füzelerinin şimdiden Türkiye’ye doğru çevrilmiş olmasıdır. Kanıt: Türkiye’nin Ortadoğu’ya yaptığı ihracatın büyük düşüş göstermesi ve dahası, emperyalistlerin Türkiye üzerinde İran’la ticaretini kısması için büyük baskı yapmaları.
Devlet ve hükümetin pembe tablo propagandaları kimseyi kandırmamalı, kimseyi aldatmamalı. Onların yaptığı -şayet kendi söylediklerine kendileri de inanıyorsa- mezarlıktan geçerken ıslık çalmaktır. Ama onların söylediklerine kendilerinin de inandığını düşünmemiz için ortada bir neden yok. Öyleyse Hitler'in propaganda mekanizmasına rahmet okutacak bir yalan propaganda organizasyonuyla karşı karşıya olduğumuzu bilmeliyiz.
Ömrü dolmuş bir toplumsal düzen ne kara propaganda yoluyla ne de zor yoluyla uzun süre ayakta durabilir. Hitler nasıl duramadıysa bunlar da duramazlar.
Ekonomik ve politik kriz şimdi bir de savaş hazırlıklarının yıkıcı etkileriyle birleşiyor. Bu koşullarda öncü devrimci işçiler ve örgütlü devrimci güçler açısından sorun, “ne yapmalı” sorusuna doğru yanıt verebilmektir. Leninist Parti bu sorunun yanıtını çok öncesinden ve büyük açıklıkla vermiş bulunuyor: Bu koşullardan bir devrim için, iktidarın fethi için yararlanmalı.
Uludere katliamından Türkiye’nin komşuları tarafından açıkça tehdit edilmesine kadar bütün bir tablo devrim için koşulların büyük bir hızla olgunlaştığını gösteriyor. İşte bu koşullarda devrimci komünist olmak bütün gücünü devrimci eyleme, emekçi sınıfların, gençliğin, devrimin tüm toplumsal ordusunun harekete geçirilmesi için harcamayı gerektirir.
Elbette “eylem her şeydir, sonal amaç hiçbir şey” düşüncesi ya da politikasının Leninist düşünceyle, Leninist politikayla uzaktan yakından alakası yok, olamaz da. Aksine şimdi sonal amacı, yani politik iktidarın bir devrimle fethi amacını en başa koymak ve bütün eylemleri kurtuluşa giden bu ilk amaca bağlamak yaşamsal önemdedir.
Bu anlamda, Kürt halkına ve Türkiye emekçi sınıflarına durmadan ve bıkıp usanmadan iktidar hedefini göstermek, bu hedefi onların önüne koymak, tüm eylemlerde politik iktidarın bir devrimle fethinin önemine ve kaçınılmazlığına vurgu yapmak, “Bütün İktidar Emeğin Olacak”, “Fabrikalar, Tarlalar, Siyasi İktidar Emeğin Olacak” şiarlarını Kürt halkına ve emekçi sınıflara götürmek; bir devrimin başlangıcının ilk ve mutlak işareti olan zindanların yıkılması gerektiği bilinç ve hedefini öne çıkarmak gerekiyor.
Kürt halkı büyük bir ayaklanma halindedir. Uludere katliamı bu ayaklanma durumunu pekiştirdi ve en ücra köşelere kadar taşıdı. Ne yazık ki, Kürt halkı bu büyük devrimci enerjiye rağmen iktidarın ele geçirilmesi hedefinden yoksun olduğu için daha ileri gidemiyor. Benzer durumu Türkiye emekçi sınıfları için de söylemeliyiz.
Tüm bunlardan çıkan sonuç, Kürt halkına olsun Türkiye emekçi sınıflarına olsun devrimci hedefleri, devrimci amaçları götürme; sayısız devrimci eylemi tek bir nehirde birleştirip iktidara akmasını sağlama görevinin Leninistlerin omuzlarında olduğudur.
Leninistler bu tarihi görevi başaracaklar!