Tuesday, May 22nd

Güncelleme:10:08:44 PM GMT

Başlıklar:
Buradasınız: Anasayfa Makaleler Taylan Işık Çözümün Tek Yolu: İktidarın Ele Geçirilmesi

Çözümün Tek Yolu: İktidarın Ele Geçirilmesi

Son günlerin neredeyse tek politik gündem maddesi, devletin Kürt ulusal kurtuluş hareketine yönelik başlatmış olduğu tutuklama furyası idi. Gözaltına alınanların artık hesabı tutulamıyor. Tutuklamalarda ise, sadece avukat, yazar, profesör söz konusu olduğunda akılda kalıyor.

Devletin ve hükümetin saldırı dalgasının hedefi Kürt Halk Hareketiyle sınırlı değil. Türkiye emekçi sınıfları, örgütlü güçleri, öğrenci gençlik; kısacası devrimin toplumsal ordusu saflarındaki her kurum, kuruluş ve kişi bu saldırı dalgasının hedefi durumunda.

Gözaltı ya da tutuklama kararı için savcı ve hâkimler somut kanıt vb şeyler de aramıyorlar. Böyle şeylerle uğraşmak artık bir yük olarak görülüyor. Savcı ya da hâkimin “kuvvetli şüphe” duyması kişinin soluğu zindanda alması için fazlasıyla yetiyor. “Haklar” yerini zor ve şiddete tümüyle bırakmış durumda.

Açık ki, sermaye sınıfı ve faşist devlet, iç savaşı kazanmak için tüm güçlerini harekete geçirmiş durumda. Oyunu “iç savaş kuralları”na göre oynuyor. İç savaşta burjuva legalitesi onu yavaşlatıyor, boğuyor, yoruyor. Oysa devlet ve hükümetin hızlı kararlara, devrimin toplumsal ordusunu yenilgiye uğratmak için açık zor’a ihtiyacı var. İç savaşı başka türlü kazanamayacağını görüyor, biliyor.

Peki, bu saldırı dalgası neyin işareti? Sermaye sınıfı, hükümet ve devletin (şimdi bunlar bir bulamaç gibi, iç içe kabul edilmeli) iç savaşta üstün konuma geçtiklerinin işareti olarak mı kabul edilmeli? İç savaşta, karşı-devrim cephesinin bu saldırısını naif “adalet” istemiyle karşılamak, dahası durdurup savuşturmak ve en önemlisi karşı saldırıya geçmek mümkün mü?

Tek kelimeyle söyleyelim, bunların hiç biri mümkün değil. Ancak bunların mümkün olabileceğini söylemek ve Kürt halkı ile Türkiye emekçi sınıflarını “adalet” vb şeyler için mücadeleye çağırmak, sermaye sınıfı, devlet hükümet üçlüsüne zaman kazandırmaktan; dolayısıyla karşı-devrim cephesine hizmet etmekten başka bir işe yaramaz.

Nitekim şimdiden bu işe soyunanlar var. sosyal reformist partilerle onların kuyruğundan ayrılmayan oportünist hareketlerin “adalet” istemli çağrıları ortalığı kaplamaya başladı bile. Kürt halkının ve emekçi sınıfların devrimci enerjisinin iç savaşta hiçbir değeri ve karşılığı olmayan bu taleplerin peşinde tüketilmesi; daha önemlisi, devrimin toplumsal güçlerini bu taleplerin peşinde koşturarak hükümet ve devlete zaman kazandırılması sermaye sınıfına yapılabilecek en büyük hizmettir. sosyal reformist partilerle oportünist hareketler hizmette kusur etmemek için kollarını sıvamış bulunuyorlar.

 

Koşullar Kimin Lehinde

Devlet ve hükümetin tam bir koordinasyon ve uyum içinde başlattıkları saldırıya bakarak bunların güçlerinin zirvesinde oldukları, koşulların da onların lehine olduğu düşünülebilir. Devrim gibi bir hedefi olmayan örgütlü güçlerin tam da böyle düşündüklerini rahatlıkla söyleyebiliriz. Onlar devrimin değiştirici, dönüştürücü gücünü göreceklerine AKP somutunda devlet ve hükümetin, başka bir ifadeyle, karşı-devrimin gücünü abartıyor, kutsuyor ve önünde diz çöküyorlar.

Gerçek durum ise bunun tam tersi. Gerçekte hem iç koşullar hem de uluslararası koşullar, tümüyle karşı devrimin aleyhinde ve bir devrimin zaferi için son derece uygun. Bu somut, kanıtlanabilir gerçeği görebilmek için kişinin olayların ve burjuva propagandanın baskısı altında kalmadan düşünme gücünde olması yeterlidir.

Her şeyden önce şunu söyleyebiliriz: Devlet ve hükümetin kentlerde başlattığı yeni saldırı dalgası kendi açısından istediği sonucu vermeyecektir. Tıpkı büyük gürültü ve propaganda şamatası eşliğinde başlattıkları “sınır ötesi harekat”ın fiyaskoyla sonuçlanması gibi. Nasıl ki söz konusu “harekât” fiyaskoyla sonuçlandıysa, kentlerde başlatılan tutuklama, gözaltına alma, zindana atma furyası da tam tersi sonuç verecektir.

Bunun nedeni açık, kanıtı da tarihin kendisidir. Biliniyor, 90’lı yıllarda Kürt halkının bilinç ve örgütlenme derecesi bugüne kıyasla çok daha zayıf ve geriydi. Devlet ve sermaye sınıfı ise, emperyalistlerin tam ve sınırsız desteğini arkalarına almışlardı. Buna rağmen Kürt halkını yenemediler. Bugün ise Kürt halkı geçmişle kıyas kabul etmez derecede bilinçli ve ileri düzeyde örgütlü. Bu olgu Kürt halkını çok daha güçlü bir konuma getiriyor. Bu durumda dün Kürt halkını yenemeyenlerin bugün hiç yenemeyeceklerini bilmek için müneccim olmaya gerek yok. Ama tersini söylemek için sosyal reformist ya da oportünist olmak yeterlidir.

Gerillaların, kimyasal silahlar dâhil, her türlü silah, yöntem ve vahşetle katledilmesi, tutuklamalar, baskılar, ağır baskılar Kürt halkı üzerinde nasıl bir etkiye yol açıyor? Korku ve yılgınlık, mücadeleden uzaklaşma gibi bir etkiye yol açtığını kim ileri sürebilir? Aksine ağır baskıların büyük saldırıların, vahşet derecesindeki uygulamaların Kürt halkında kenetlenmeye, öfkeye ve daha bilinçli hareket etmeye yol açtığını her gün görmüyor muyuz?

Bugün tanık olduğumuz gerçek, tam da budur. Ağır baskılar, büyük saldırılar Kürt halkında bilinçlenmeye, öfkeye, mücadele kararlılığına yol açıyor. Çünkü bir halk ne kadar büyük saldırılara uğrarsa saldırganlara karşı öfkesi ve mücadelesi de o kadar büyük olur.

Emekçi sınıflar ve Kürt halkı bugünkü noktaya, kendi çıkarları doğrultusunda çetin mücadelelerden geçerek geldiler. Bu yüzden bugünkü noktadan daha gerilere gitmeyi kabul etmeyeceklerdir. Ne istediklerini ve ne için savaştıklarını bilen halkları baskı altına almaya çalışan tekelci egemenlik, uzun süre varlığını sürdüremez. Tekelci egemenliğin bu amaçla yapacağı geniş kapsamlı saldırılar ve ağır baskılar düzenin çözülüşünü ve çöküşünü hızlandırmaktan başka bir sonuç vermeyecektir.

Bu söylediklerimizin somut kanıtı, somut göstergesi var mı? Var! Son haftalarda yaşananlardan daha somut kanıt ve gösterge olamaz. Devlet ve hükümetin saldırılarıyla şiddetlenen süreç, çok geniş kitlelerde geri çekilmeye değil, dalgalanmaya, hareketlenmeye, daha fazla mücadele isteğine yol açtı. Şimdi esas sorun bu dalgalanmaya, bu hareketlenmeye iktidarın ele geçirilmesi perspektifiyle öncülük etmektir.

 

Devrimin Uluslararası Koşulları

Hiçbir devrim, sadece iç koşulların elverişliliği sonucu zafere ulaşamaz. Bir devrimin zafere ulaşması için “dış” koşulların da bir o kadar elverişli olması lazım. Bu nedenle Lenin, Ekim Devrimi öncesinde ve sırasında uluslararası koşulları büyük bir kesinlikle incelemiş ve aynı kesinlikle hesaba katmıştır.

Dünya devriminin son dönemde nasıl bir hız ve genişlik kazandığını burada uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Sayıları milyonlarla ölçülen emekçi sınıfların Amerika’dan Avrupa’ya kadar çok geniş bir coğrafyada kapitalizme karşı ayaklanma halinde olduğunu hatırlatmak yeter. Devrimimiz, ayaklanan işçi ve emekçilerden oluşan dünya çapında bir müttefike sahip. Bu birinci nokta.

İkinci nokta, devrimimizi çok daha doğrudan etkileyen Ortadoğu’daki koşullar ve Türkiye’nin Ortadoğu’daki ülkelerle çelişkili, çatışmalı durumudur. Bunların başında şimdilik Suriye geliyor.

Sermaye sınıfı ve faşist devlet, öncelikle kendi çıkarları gereği sonra da emperyalistlerin görevlendirmesi ve kışkırtması sonucu Suriye ile bir savaş durumuna gelmiştir. Türkiye’nin Suriyeli çeteleri örgütlediği, himaye ettiği ve silahlandırdığı artık gizlenmiyor. Kartların açık oynandığı, yani kılıçların çekildiği bir noktaya gelmiş bulunuyoruz.

Son gelen haberler, Suriye’nin füzelerini Türkiye sınırına yerleştirdiğidir. İlişkilerin artık tehditler boyutunda olduğunu göz önüne alırsak bu haberin doğruluğundan şüphe etmek için bir neden yok. Suriye, Türkiye’nin örgütleyip silahlandırdığı çetelerin çatışma alanına dönmüşse Türkiye’de Suriye füzelerinin tehdidi altına girmiştir.

İkinci açık tehdit İran’dan geldi. İran Milislerinin Komutanı, İsrail ya da ABD’nin İran’a saldırması halinde ilk iş olarak Türkiye’yi vuracaklarını büyük bir açıklıkla ilan etmiştir. Türkiye, İran füzelerinin tehdidi altındadır.

Üçüncü tehdit, Rusya’dan geldi. Rusya, NATO ve ABD’nin füze savunma sistemleri konusunda ısrarlarını sürdürmeleri halinde, nükleer başlıklı füzelerini aralarında Türkiye’nin de olduğu bazı ülkeleri vuracak şekilde konumlandıracağını açıkladı.

Çemberin son halkası Kıbrıs’tır. Kıbrıs Hükümeti, Türkiye’nin tehditlerine aldırmayarak Doğu Akdeniz’de doğalgaz arama çalışmalarını sürdürdü ve böylelikle Türkiye’nin “güçlü devlet” cilasını söktü attı. Devlet ve hükümetin bu itibar kaybı karşı-devrim cephesinde ciddi bir moral bozukluğuna yol açtı.

Bu kuşatılmışlık hali, dört bir taraftan tehdit altında olma durumu, her an başka bir ülkeyle kendini savaşın ortasında bulma ihtimali, karşı-devrim cephesini, yani sermaye sınıfı, devlet ve hükümeti güçten düşürüyor, yoruyor, dikkat ve enerjisini dağıtıyor.

Bütün bu koşullar toplamının devrime güç kattığını, devrimi geliştirdiğini ayrıca söylemeye gerek yok. Ne var ki, bir devrim için gerekli olan tüm bu elverişli koşullara en önemli, en can alıcı konu eksik durmaktadır. Bu, iktidarın ele geçirilmesinin pratik bir konu olarak ele alınması meselesidir.

Sadece bu topraklarda değil, kitlelerin ayaklanma halinde olduğu ABD’den Yunanistan’a kadar devrimlerin geliştiği tüm ülkelerde eksik olan can alıcı nokta aynıdır: İktidarın ele geçirilmesine pratik olarak yönelmek. Kapitalizmi eleştirmek, ona başkaldırmak artık yetmez. Ayaklanmacıları kenardan izleyen ama onlara katılmaya her an hazır olan geniş bir kesim daha var. Bu kesim, ABD, Yunanistan örneklerinde gördüğümüz gibi, ayaklanmacılardan çözüm yolunu da duymak istiyorlar.

Çözüm, toplumsal kurtuluşa giden yolun ilk kapısı olarak politik iktidarın bir devrimle fethidir. Fabrikaların, tarlaların, siyasi iktidarın, her şeyin emeğin eline geçmesidir.

Bu amaç gerçekleştiğinde Kürt halkının ve emekçi sınıfların kesin kurtuluş yolu açılacağı gibi, Türkiye her türlü gerici, emperyalist savaştan da uzaklaşacaktır.