Eski toplumun, burjuva toplumun çöküşünün, dolayısıyla yeni toplumun doğumunun, demek oluyor ki, bir toplumsal devrimin başlıca emareleri nedir, diye sorulduğunda yanıt olarak eski toplumu ayakta tutan politik zor aygıtının, devletin ve devleti temsil eden kadroların itibarsızlaşması şeklinde bir yanıt verileceğinden kuşku olmamalı.
Türkiye’nin tarihine bakarak da bu yanıtın doğruluğu anlaşılabilir. Osmanlı devleti, çöküşünün hemen öncesinde tarihinde olmadığı kadar itibarsızlaşmış, dış politikası, kaba bir deyimle “yerlerde sürünmüş”, başka devletler tarafından mahallenin “şamar oğlanı” gibi görülmeye başlanmıştı.
Osmanlı’nın son dönemi için söylenenlerin tümü Türkiye’nin bu gün içine düştüğü durumu tanımlamakta yetersiz kalır. Düşünün ki, devletin başı, Cumhurbaşkanı bir başka devletin, Fransa’nın, Cumhurbaşkanı’na telefon açıyor ve karşı taraf telefona çıkmıyor. Bundan daha aşağılayıcı ne olabilir?
Dahası var. İster görevlilerin kifayetsizliğinden olsun, ister Türk Cumhurbaşkanına yönelik farklı hesaplarından olsun, Türk televizyonları bunu günlerce “haber” yaptı”. Televizyonlar ve tekelci basın, kendi Cumhurbaşkanlarının başka bir devletin Cumhurbaşkanı tarafından aşağılanmasını neredeyse ballandıra ballandıra topluma duyurdular.
Elbette Sarkozy’nin bu hakaret içerikli hareketi bir neden değil, bir sonuçtu; Türk dış politikasının sonucu. Bizi ilgilendiren tarafı da burası. Türk dış politikası, tam bir çöküş içinde. Fransa’nın “Soykırımı Tanımayanları Cezalandırma Yasası” bu çöküşün hem işareti hem de çöküş sürecini hızlandıran bir adım oldu. Fransa, Türk Hükümetinin tüm bağrış çağrışlarına, tehdit ve tepkilerine kulak tıkayarak yasayı çıkarttı.
Nereden nereye? Suriye’ye saldırı için iki ülkenin dışişleri bakanlıkları arasında “su sızmaz” denilen işbirliğinden birbirine hakaret noktasına gelmeleri için yıllar, aylar değil, haftalar yetti. Fransa’yı şimdi İsrail izliyor ve Türkiye’yi köşeye sıkıştıracak yeni bir “soykırım” yasası hazırlığına başlıyor. İsrail’i korumak için Malatya-Kürecik’te kurumuna başlanan “Füze kalkanı” üssünün çimentosu kurumadan İsrail’den de bir darbe…
Daha önceki sayılarımızda Kıbrıs Hükümetinin Türkiye’yi ne askeri, ne diplomatik ne de siyasi yönden ciddiye almadığına, meydan okuduğuna işaret etmiştik. Şimdi, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs-İsrail-Yunanistan ittifakı ile kuşatılmış durumda. Bu ittifakın ilk zehirli meyvesi İsrail tarafından Türkiye’nin önüne kondu bile: Askeri malzeme satış yasağı. Kimse “bunun ne önemi var” diyemez çünkü İsrail ve ABD’nin izni olmadan, kullandığı yazılım nedeniyle, Türkiye bir savaş uçağını, bir savaş gemisini dahi yerinden kımıldatamaz.
Demek ki, Türk hükümetinin, başbakanın ve diğerlerinin İsrail hakkında atıp tutmaları boş lakırdıdan ibarettir. Türkiye, kuşatılmış bulunuyor. İsrail-Kıbrıs-Yunanistan ekseni bu kuşatmanın sadece bir parçasıdır. Türkiye, doğu ve kuzeydoğudan İran ve Rusya; güneyden Suriye tarafından askeri, diplomatik ve siyasi yönden kuşatılmış durumda. Her üç ülkenin kuşatması füzelerin, askeri birliklerin Türkiye’yi hedef alacağı bir ciddiyette. Bu ülkelerin Türkiye’yi açıktan tehdit ettiklerini, başka ülkelerle bir savaş durumunda ilk hedef olarak Türkiye’yi vuracaklarını açıkladıklarını biliyoruz.
Daha ne olsun! Bir ülkenin dış politikasının iflasını görmek ve ilan etmek için daha ne olsun! Osmanlı devleti dahi, çöküşünden hemen önce bu denli ağır ve bu kadar açık tehditlere muhatap olmamıştı. “Dünya devleti oluyoruz” masallarından, “yeni Osmanlı” olma hayallerinden geçtik, “komşularla sıfır sorun” politikasından eser kalmış değil. Tarih hızlı akıyor! Arap halklarının, Ortadoğu’nun liderliğine oynayan –topluma böyle yansıtılan- Türkiye, füzelerle, askeri birliklerle kuşatılma noktasına çok kısa bir zaman diliminde geldi.
Nedeni sorulabilir. Bütün bu süreci tek bir nedenle izah etmek, açıklamak hem mümkün değil, hem de doğru değil. Hepsi aynı ağırlıkta olmayan pek çok neden sayılabilir. Biz başlıca iki nedene ve bunlara bağlı gelişen nedenlere işaret edelim. Bunlardan birincisi, dünyada gelişen devrimci durumdur.
Sınıf savaşının ürünü ve sonucu olan devrimci durum bütün dünyada olgunlaşmıştır. Bütün devletlerin egemen sınıflarını oradan buraya, şu kıyıdan öteki kıyıya sürükleyen; burjuva toplumlarda büyük çalkantılara yol açan devrimci durumun varlığı, “ekonomik kriz politik krize yol açmıştır” ifadesiyle emperyalist-kapitalist devletlerin yönetimleri tarafından da kabul ediliyor.
Ekonomik ve politik kriz, başka ifadeyle devrimci durum emperyalist-kapitalist devletleri derinden etkiler, bu ülkelerde devrimci kitle hareketini ayaklanma boyutlarına getirirken egemen sınıfları da politikalarında sürekli değişiklik yapmaya, arayış içinde olmaya zorluyor. Kendi ülkelerindeki ayaklanmaları, devrimci kitle hareketlerini kontrol altına alabilmeleri için emperyalistlerin olsun bağımlı ülkelerin tekelci sermaye sınıflarının olsun sürekli bir arayış içinde olmaktan başka çareleri yok.
Bu arayış, dün aralarında su sızmayan devletlerin bu gün kanlı-bıçaklı olmalarına; dün birbirlerini “kardeş” ilan edenlerin bu gün düşman kesilmelerine, birbirlerini savaşlarla, füzelerle tehdit etmelerine yol açıyor. Suriye-Türkiye ilişkileri, İran-Türkiye ilişkileri, Türkiye-Fransa ilişkileri akla gelen ilk örnekler. Çok yakın bir gelecekte Irak-Türkiye ilişkilerini bu örnekler listesine ekleyeceğimizden kuşku duyulmamalı; belirtilerini şimdiden görüyoruz.
Tarihin akışını hızlandıran olgu, dünyadaki devrimci durumdur. Emperyalist-kapitalist ülkeleri hem birbirleriyle hem de bağımlı ülkelerle hızla karşı karşıya getiren şey krizden, devrimci durumdan en az zararla, en az yarayla kurtulma çabası, zararı başka ülkelerin sırtına yıkarak mümkünse bu krizden karlı çıkma kaygısıdır. Almanya-Fransa ikilisini İngiltere ile karşı karşıya getiren nedenler de burada bulunuyor.
İkinci temel neden de Türkiye’deki devrimci durumdur. Dış politika, kendi kendine yeten, kendinde bir şey değildir. Bir ülkenin dış politikası her zaman o ülkenin iç politikasına bağlı olarak ve onun bir devamı olarak gelişir. Genel olarak politika ise ekonominin yoğunlaşmış ifadesidir. Dolayısıyla, ekonomik durumu –günümüz için ekonomik krizi- ve bunun içi politikaya yansımasını ele almadan bir ülkenin dış politikası açıklanamaz.
Çok açık, Türkiye, bütün politikasını devrimci durumu, iç savaşı, Kürt halkının özgürlük hakkı için verdiği savaşı kendi lehine, kendi çıkarlarına uygun olacak şekilde bitirebilmek amacına bağlı olarak şekillendiriyor; başka ülkelerle, özellikle de emperyalist ülkelerle ilişkilerini bu temel üzerinde şekillendiriyor. Daha doğru bir ifadeyle, Türk devletinin ve hükümetinin politikasını, sınıf savaşının ihtiyaçları belirliyor.
Sermaye sınıfı ve hükümet, bu amacını gerçekleştirebilmek için kendilerini kayıtsız şartsız şekilde emperyalist devletlerin kollarına bıraktılar. Bunun doğal sonucu, emperyalist devletlerdeki her dalgalanma Türkiye’de kendini en güçlü biçimiyle gösterdi. Bununla sınırlı değil! Emperyalist devletler arasındaki çelişkiler de, derinleştikçe devlet ve hükümetin politikasını etkilemeye, bu politikalar üzerindeki etkisini göstermeye başladı.
Hükümet ve sermaye sınıfı için Kürt halkına karşı savaşı kazanmak, devrimci durumu bastırmak için emperyalist devletlerin kesin ve açık bir desteğine ihtiyaç duyuyor. Emperyalist destek-yardım karşılıksız olmaz. Türkiye bu desteğin karşılığı olarak emperyalistlerin Ortadoğu’daki çıkarlarının koçbaşı olmayı taahhüt etmiştir. Suriye ile ilişkiler, “kardeş ülke” noktasından “düşman” ülke noktasına bir iki ay gibi kısa bir sürede gelinmesinin doğru açıklaması da bu gerçeğin anlaşılmasına bağlı.
Devlet ve hükümet, Kürt halkının özgürlük hakkı için yürüttüğü savaşı ve emekçi sınıfların devrimci kitle hareketini bastırabilmek için zor yöntemlerine ve zor araçlarına başvuruyor. Son aylarda 12 Eylül faşist cuntasının dönemini aratan gözaltı, tutuklama, ceza yağdırma furyası, baskı ve işkencedeki olağanüstü artış bu politikanın sonucudur. KCK operasyonları adı altında yürütülen terör politikası devlet ve hükümetin politikasına başlı başına bir örnektir.
Kürt halkının özgürlük hakkı için verdiği savaş ve emekçi sınıfların bazen ayaklanma boyutlarına varan devrimci kitle hareketi karşısında hükümet ve devlet tek başlarına, emperyalistlerin askeri, maddi, politik, teknik destekleri olmadan başarıya ulaşamayacaklarını görmüş durumdalar. Şimdi bir yandan zor yöntemlerini öne çıkarırlarken diğer yandan da destek ve yardım için kendilerini tamamen emperyalistlerin, ama özellikle de ABD’nin kollarına bırakmış bulunuyorlar.
Ama bu kendini bırakışın, tarihin akışını zor yöntemleriyle durdurmaya çalışmanın sonuçlarını hep birlikte görüyoruz. Bu çöküştür. Yeni toplumun doğumunu zor yöntem ve araçlarıyla engellemeye çalışmak bu girişimde bulunanın yok oluşuyla sonuçlanacaktır. Bunun belirtilerini, işaretlerini görmeye başladık.


















