Tuesday, May 22nd

Güncelleme:10:08:44 PM GMT

Başlıklar:
Buradasınız: Anasayfa Makaleler Taylan Işık

Taylan Işık

Yaşamsal Sorunların Çözüm Yolu: İSYAN-AYAKLANMA-DEVRİM

altTürkiye ve Kürdistan toprakları her gün ve hemen her yerde eylemlere tanık oluyor. Kürt halkı ve emekçi sınıflar, yaşamsal sorunlarının çözümü için büyük bir savaş içindeler. Kürt halkı ve emekçi sınıflar, egemen sınıfa ve onun politik egemenlik aygıtı olan devlete, hükümete karşı sert ve çetin bir savaş yürütüyorlar.

Verilen savaş yaşamsal sorunların kalıcı çözümünü gerçekleştirmek içindir. Çözümün kalıcılığı meselesi, Kürt halkı açısından olsun Türkiye’nin emekçi sınıfları açısından olsun son derece önemli. Çünkü Kürt halkı da emekçi sınıflar da boşuna savaşmak istemiyorlar.

Sorunun düğüm noktası da burada işte. Birleşik devrimin bu toplumsal güçleri bu güne kadar sert ve yıllar boyu süren bir savaş vermelerine karşılık yaşamsal sorunlarının çözümünü sağlayabilmiş değiller. Neredeyse aynı talepler için dönüp dönüp aynı mücadeleyi vermek, dönüp dönüp aynı noktaya gelmek zorunda kaldılar.

Bu sert, çetin ve uzun yıllara yayılan mücadeleye rağmen, egemen sınıfın gelmiş geçmiş tüm hükümetleri, düzen için gereken önlem ve yasaları, bu önlem ve yasalar emekçi sınıfların, Kürt halkının ne kadar sert tepkisine yol açmış olursa olsun, yaşama geçirmekten geri durmadılar. Geri adım atar göründükleri sırada bile, bunu sadece zaman kazanmak için yapmış, ama ellerine geçen ilk fırsatta planlarını yaşama geçirmekten çekinmemişlerdir.

Buna sayısız örnek verilebilir. Tekel işçilerinin büyük Ankara eylemi buna bir örnektir. Zonguldak maden işçilerinin 1991’ eylemi bir başka örnektir. Daha ibretlik dersler de var. Alevi halkın din derslerinin zorunlu olmasının kaldırılmasını beklediği bir sırada Kuran’ın ders olarak okutulması durumuyla karşı karşıya kalmaları gibi. Bu son örnek, hükümetin, devletin kitlelerin istemleriyle alay etme noktasına kadar geldiğinin nişanesi oldu.

Daha önce de işaret ettik ve bunun somut, yaşanmış, kanıtlanabilir örneklerini verdik: Egemen sınıf ve politik egemenlik aygıtları olarak devlet ve hükümet, düzen için yaşamsal önem taşıyan temel konularda barışçıl kitle gösterileriyle, “savunma” içerikli eylemlerle hedeflerinden vazgeçirilemiyorlar. Bu sadece Türkiye tekelci sermeye sınıfına, devlet ve hükümete özgü bir durum değil. ABD, dünya çapında milyonlarca insanın sokak gösterilerine karşın Irak’ı işgal amacından vazgeçmemişti.

Demek ki, “savunma” içerikli kitle eylemleri nicelik bakımdan ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar egemenleri amaçlarından vazgeçirmeye yetmiyor. Eğitim sistemine getirilen, dinci bir toplum yetiştirme amaçlı 4+4+4 yasasında öyle olmadı mı? Kitle örgütlerinin, KESK’in, salt protesto amaçlı yaygın gösterileri Meclisin bu yasayı çıkarmasına engel olabildi mi?

Olamadı ve olamazdı da. Bu gerçek en başta KESK yönetimi tarafından biliniyor, bilinmesi gerekiyor. Öyleyse, salt protesto amaçlı eylemlerin amacı nedir? Kitlelerin enerjisini olmayacak bir şey için harcamaktan başka ne işe yarar?

 

Nasıl Yapmalı?

Öyle ise, şimdi sorulması gereken soru budur. Kitleler, yaşamsal sorunlarının çözümü için nasıl ve ne yapmalılar? Buraya kadar ortaya koyduğumuz örnekler ve kitle hareketinin tarihi, esas olarak, nasıl yapmamalıyı bize göstermiş durumda.

Ama aynı kitle hareketi tarihinin bazı örnekleri, bize nasıl yapmamız gerektiğini de gösteriyor. Bu yılın Newroz kutlamaları, ama özellikle Diyarbakır örneği bunların başında geliyor. Tarihimizde bunun başka örnekleri de var. 15-16 Haziran eylemi, Leninistlerin 1 Mayıs’ı 1 Mayıs Alanı Taksim’de kutlamak için ortaya koydukları ve yıllar boyu süren mücadele anlayışı bir başka örnek oluşturur.

Bu üç örneğin ortak çizgisi, üçünün de “savunmacı”, “muhalefet yapma” içerikli değil, “saldırıcı”, önüne konan engelleri aşan, hedefine varmak için bütün engelleri yıkacak bir enerji ortaya koyan eylemler olmalarıdır. Biliniyor, Diyarbakır’da Kürt halkı hükümetin yasağını dinlemeyerek, polis barikatlarını yıkıp yasaklanan meydana girdi ve Newroz kutlamasını yaptı.

Leninistlerin 1 Mayıs’ı 1 Mayıs Taksim Alanında kutlama ısrarları da aynı sonucu verdi. Uzun yıllar boyu ısrarla sürdürülen politika ve mücadele çizgisi, sadece hükümete değil sosyal reformist ve oportünist hareketlere de geri adım attırarak 1 Mayıs Kutlamalarının Taksim 1 Mayıs Alanına alınmasını sağladı. Burada da egemen sınıfın, devletin, hükümetlerin koydukları engeller bedeller göze alınarak mücadeleyle aşıldı ve hedefe ulaşıldı. 15-16 Haziran eylemi üzerinde ayrıca durmaya gerek yok.

Mısır’ın “Tahrir’i, Tunus devrimi aynı anlayışın nasıl sonuç verdiğinin başka örnekleri oldular. Bütün bunlardan çıkarılabilecek ortak sonuç, kitlelerin isyan ettiği, isyanlarını ayaklanma ve devrim noktasına kadar getirdikleri durumda sonuç aldıkları, egemen sınıflara boyun eğdirdikleridir.

 

Çözüm Yolu

Yer yer ayaklanma boyutuna varan isyanların, saldırıcı karakterdeki eylemlerin hükümete, egemen sınıfa boyun eğdirdiği, geri adım attırdığı bir gerçektir. Ancak bu ne kadar gerçek ise elde edilenlerin hiçbir güvencesinin olmadığı da bir o kadar gerçektir. Denilebilir ki, kitle mücadelesi ve kitlenin bilinci, elde edilenlerin güvencesidir. Ama bunu doğru kabul etsek bile hükümet ya da devletin ellerine geçecek ilk fırsatta yitirdiklerini geri almak için saldırıya geçeceklerini unutamayız.

Bu söylediklerimizin sayısız örneği, sayısız kanıtı var. Egemen sınıflar, kitle hareketi karşısında zayıf düştükleri zamanesas olanı, ekonomik ve politik iktidarı yitirmemek için her türlü tavizi vermeye, her türlü geri adımı atmaya her zaman hazırlar. Çünkü egemen sınıf için esas olan iktidarın kendisidir. Egemen sınıf onu elde tuttuğu sürece ilk fırsatta tüm yitirdiklerini geri alabileceğini bilir ve hesabını ona göre yapar.

Demek ki, sorun iktidarın hangi sınıfın elinde olduğu meselesidir. Başka bir ifadeyle, politik iktidar burjuvazinin elinde olduğu sürece emekçi sınıfların, devrimin toplumsal güçlerinin mücadelelerle elde ettikleri hiçbir kazanımın güvencesi yoktur, yaşamsal sorunlarının hiç birinin kalıcı çözümü söz konusu olamaz.

Buradan çıkarılacak sonuç artık bellidir: Kürt halkı ve emekçi sınıflar aynı talepler için dönüp dönüp aynı mücadeleyi vermek istemiyor ve yaşamsal sorunlarının kalıcı biçimde çözümünü istiyorlarsa eylemlerini isyan, ayaklanma boyutuna vardırmak ve bir devrimle iktidarı ele geçirmek zorundalar.

Bunun koşulları var mı, sorusuna duraksamadan “var” yanıtını verebiliriz. Kürt halkı Roboski katliamından bu yana hemen her fırsatta ayaklanmacı bir ruh haline sahip olduğunu ve yaşamsal sorunlarının, daha açık bir ifadeyle kendi kaderini tayin hakkını kalıcı şekilde elde etmek için her türlü bedeli ödemeye hazır olduğunu eylemleriyle ortaya koyuyor.

Newroz, bu ayaklanmacı ruh halinin son örneği oldu. Sadece Diyarbakır da değil, İstanbul, Adana, Mersin gibi Türkiye’nin belli başlı illerinde de Kürt halkı polis barikatlarını yıkan bir ayaklanmacı ruh haliyle hareket etti. Kürt halkını Türkiye emekçi sınıfları ve diğer devrimci güçleri aynı ayaklanmacı, aynı isyancı ruh haliyle hareket ediyor.

Kürt halkının ve emekçi sınıfların içinde bulunduğu koşullar bir dizi isyan ve ayaklanmalara başvurmadan, bu yolla bir devrime doğru yol alınmadan çözülemez. İşçi sınıfına, Kürt halkına ve devrimin toplumsal güçlerine bu gerçek bütün yalınlığıyla anlatılmak zorundadır. Çünkü koşullar ve mücadelenin kendisi Kürt halkını olsun, emekçi sınıfları olsun bir ölüm kalım noktasına çoktan getirmiştir.

Çözüm, işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesidir. Bunun dışındaki tüm çözüm önerileri Kürt halkının ve emekçi sınıfları bir beklentiye sokmaktan, dolayısıyla, sermaye sınıfına, devlete, hükümete zaman kazandırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Hiç kimsenin işçi sınıfı adına, Kürt halkı adına böyle davranmaya hakkı yoktur.

Şu gerçek çok açık: Türkiye’de ve Kürdistan’da devrimci anlayışa sahip bir halk ve işçi kuşağı var. ancak bu güçler bu güne kadar, öncü bildikleri, öncü kabul ettikleri “önderler” tarafından ayaklanmaya, devrim yapmaya çağrılmadıkları, onlara böyle bir yol gösterilmediği için bütün güçlerini, bütün potansiyellerini, bütün yaratıcılıklarını açığa çıkarmış değiller.

Demek ki sorun, Kürt halkında, işçi sınıfında ve halk kitlelerinde değil, örgütlü politik güçlerin anlayışındadır. Kürt halkına, devrimci işçi-emekçi kuşağına kendilerine bu güne kadar olduğundan çok daha büyük bir rol ve sorumluluk düştüğünü anlatmak örgütlü politik güçlerin görevidir.

1 Mayıs’ı bu görevin yerine getirilmesi, sorunların kalıcı çözümünün isyan etmekten, ayaklanmaktan, bir devrim sonucu iktidarı ele geçirmekten geçtiğini anlatma fırsatına çevirelim!

12 Eylül'ü Yargılama Komedisi

Tekelci basın, yazarıyla çizeriyle 12 Eylül faşizminin baş aktörlerinin, iki faşist generalin yargılanmasını büyük bir gayretkeşlikle manşetlere taşımaya, böylece toplumun, 12 Eylül faşizminde büyük acılara katlanan emekçi sınıfların, Kürt halkının dikkatini bu yargılamaya çekmeye çalışıyor.

Sonda söylenmesi gerekeni baştan söyleyelim: Ortaya konan oyun düzeni aklama, hükümeti “demokratik” gösterme tiyatrosudur. Bu tiyatro oyununun yazarı bellidir; sermaye sınıfı adına hükümettir. Peki, bu oyunun figüranları kim? Hazin ama somut gerçektir; öyleyse söylemek durumundayız: Kendilerini hala “sol”da gören eski devrimciler ile bu karmaşadan nasıl nemalanırım telaşındaki CHP’liler vb.

Sahnelenen oyun, 12 Eylül faşizmi sürecinde çekilen bunca acıya karşın, drama bile değil, ama komedidir. Yargılamayı yapanlar yaptıklarının bir gösteriden ibaret olduğunu biliyorlar ama bulundukları yerde mahkeme duvarını andıran yüz ifadeleriyle, büyük bir ciddiyetle durmak zorundalar. Kim bilir, belki de onların payına düşen rol en ağır olanıdır. Komediye ciddiyet katmak kolay olmasa gerek.

12 Eylül’den, 12 Eylül’cülerden hesap sorulması gerekmiyor mu? Elbette gerekiyor, ama bunu yapacak olanlar, 12 Eylül ürünü olanlar değil; 12 Eylül’ü tüm kurumlarıyla, düşüncesiyle, ruhuyla yaşatanlar hiç değil. Bunu soracak olanlar, dün olduğu gibi bu gün de 12 Eylül’ün tüm kurumlarına, ona ait ne varsa ona karşı yaşamları pahasına, ağır bedeller ödeme pahasına mücadele edenlerdir.

İki faşist generali yargılamak 12 Eylül’den hesap sormak anlamına hiç gelmez. 12 Eylül’den hesap sormak, her şeyden önce 12 Eylül faşizmi ürünü olan tüm kurumları dağıtmayı gerektirir. Oysa biliyoruz, görüyoruz, 12 Eylül’ün tüm kurumları ayakta ve faaliyette. 12 Eylül’ün tüm yasaları, buna Anayasa dâhil, halen devletin, tekelci egemenliğin hukuk temelini oluşturuyor.

Halen 12 Eylül yasalarıyla yargılanıp zindanlarda tutulan devrimciler, komünistler var. Zindanlarda tutulan devrimcileri, komünistleri yine 12 Eylül yasalarına göre “yargılayan” “Özel Yetkili Mahkemeler” ya da “Ağır Ceza Mahkemeleri” 12 Eylül sürecinde kurulan Sıkıyönetim mahkemelerinin bir davamı olan DGM’lerin yeni biçimidir. Yani 12 Eylül’ün iki faşist generalini yargılayan mahkemeler de bizzat 12 Eylül mamulüdür.

Ne komedi ama! 12 Eylül ürünü mahkemeler, yine 12 Eylül ürünü yasalara dayanarak 12 Eylülden hesap sorduklarını iddia ediyorlar ve buna emekçi sınıfların inanmasını bekliyorlar. Düşünme yetilerini kaybetmiş, enerjileri de tükenmişler buna inanmak isteyebilirler ama emekçi sınıflar ve Kürt halkı oynanan bu komediye dönüp bakmayacaklar bile. Ezilen, sömürülen kitleler karaktersiz değiller.

Elbette 12 Eylül’ün hesabı sorulacak, sorulmalıdır. Ama bu hesap işi bitmiş iki faşist generalin yargılanmasıyla olmaz. 12 Eylül’ün hesabının sorulması demek, 12 Eylül’ün getirdiği tüm kurumların, tüm yasaların, buna Anayasa dâhil tarihin çöplüğüne gönderilmesi demektir. Yani faşizmin, faşist devlet aygıtının, onun dayandığı tüm sınıf temellerinin yıkılması demektir.

Söylemeye gerek yok, böyle bir hesap ancak toplumsal devrimle görülebilir, ancak işçi sınıfı öncülüğündeki devrimci bir iktidar bu hesabı sorabilir. Bu, aynı zamanda, bir demokrasi sorunudur. Demek oluyor ki, Türkiye’de demokrasi de demokratikleşme de bir devrim sorunudur.

Bu durumda toplumu gericileştirmek, gençliği din afyonuyla uyuşturmak için pervasızca hareket eden, emekçi sınıflar ve Kürt halkı üzerinde sınırsız bir baskı ve terör uygulayan, tutuklamalarda, hapis cezalarında sınır tanımayan, tüm bunları yaparken en büyük dayanağı 12 Eylül yasaları olan bir iktidarın “demokratikleşme” ile ilgili olabileceğine, 12 Eylül faşistlerinden hesap sorabileceğine kim inanır?

Elbette ahmakları sorumuzun kapsamı dışında tutuyoruz. Şimdi onlardan Özel Yetkili Mahkemelerin kapılarında bolca var.

İşçi Sınıfının Hedefi Ayaklanma Ve Geçici Devrim Hükümeti

 

altBu yılın Newroz kutlamalarını öncekilerden ayıran temel noktalardan biri, hatta diyebiliriz ki, başında geleni, kutlamaların hükümetle Kürt halkı ve devrimci güçler arasında bir irade savaşına dönüşmesi oldu. Mücadeleyi açık bir irade savaşına hükümetin kendisi dönüştürdü. Bu irade savaşında diz çöken yine kendisi oldu.

 

Hükümetin Newroz kutlamalarını kendisi açısından “akılsız”ca bir politikayla irade savaşına dönüştürmesi, ama bu savaştan dizleri üzerinde ayrılması, kuşku yok, devrimin gelişimine büyük bir ivme katacaktır. Kendine aşırı güvenen hükümet ve devlet, sadece Kürt halkına değil, devrimin tüm güçlerine, dolayısıyla devrimin kendisine meydan okudu. Onun meydan okuması başta Kürt halkı olmak üzere, devrimin tüm toplumsal güçleri tarafından ayaklanmalara varan eylemlerle karşılandı. Hükümet ve devlet bu yanıt karşısında çaresiz bir şekilde, polis ve askerini devreye sokmaktan başka bir şey yapamazdı; yapmadı.

Ama bu “akılsızca” atılmış adım devrim güçlerine, devrimin kendisine o dev gövdesini gösterme fırsatı vermiş oldu. Başta Kürdistan olmak üzere Türkiye ve Kürdistan’ın her tarafı eylem alanına, savaş alanına çevrildi, Kürdistan’da halk polis barikatlarını aşarak kendi gücünü görme fırsatı elde etti.

Bir burjuva yazar bu gelişmenin devrim açısından nasıl bir moral etkiye yol açtığını şu korku dolu sözlerle ifade ediyor:

Medyada çok az yer verilen ve dünden itibaren yeni bir boyut kazanan Newroz kutlamaları, bölgede kitlenin belli bir sayıya ulaşmasından sonra güvenlik barikatlarını aştığını gösteriyor. Kitlenin kendi deneyiminde bunu bir kez görmesi daha sonra çok daha büyük bir baskı gücü haline dönmesinin kapısını açıyor. Bu durum, Newroz kutlamalarına 21 Martın dışında izin vermeyen Ankara açısından büyük bir risk oluşturuyor. Ortadoğuda esenArap Baharırüzgârına paralel birKürt Baharıendişesi taşıdığı hissedilen Ankaranın, başkaldırı moduna giren ve sokakları doldurmakta ısrarlı olacağı anlaşılan kitlelerle PKKnın işaretini verdiği askeri eylemlerin birleşmesi halinde kaçınmak istediğiyle yüz yüze kalması ihtimal dâhili görünüyor” (Radikal Gazetesi, Cevdet Aşkın)

Uzun bir alıntı yaptığımızı biliyoruz ama burjuva saflardan bir yazarın bu değerlendirmesinin son derece öğretici olduğunu, bu yüzden bilinmesi gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü tekelci burjuva basında bu açıklıkta değerlendirmelere çok ender rastlanabilir.

Özetlersek, demek ki, a-Medya denen tekelci burjuva basında çok katı bir sansür varmış, b-Kitlenin eylemin içinde kendi gücünün farkına varması daha önemli gelişmelerini kapısını açıyormuş, c- Bu durum hükümet, devlet ve sermaye sınıfı açısından –yazar bunları “Ankara” diye özetlemiş- büyük bir risk oluşturuyormuş, d- Ankara bir devrim endişesi taşıyormuş –çocuktan al haberi misali-, e- Kitleler başkaldırı moduna girmişlermiş, f- Başkaldırı moduna giren kitlelerle askeri eylemlerin birleşmesi durumunda sermaye sınıfının korktuğu başına gelebilirmiş.

Toplumsal devrimin kapıyı çalmakta olduğu, herhalde bundan daha iyi ifade edilemezdi.

 

Kitlelerde Ayaklanma Eğilimi

Kitlelerin ayaklanma eğiliminde olduğu, artık tartışma götürmez bir gerçektir. Sözlerini aktardığımız yazarın ifadesiyle kitleler “ayaklanma moduna” girmişler. Newroz süreci bu gerçeği bir kez daha gün ışığına çıkartmış oldu. Hepsi bu.

Kitlelerin bu noktaya gelmesi bir gecede, bir anda ve aniden olmadı. Bu, uzun yılları kapsayan sürecin sonucudur. Yılları içine alan sert sınıf savaşı, devletin ve sayısız hükümetin kanlı saldırıları, baskı ve terörü, kitlelerin yaşam koşullarındaki kötüleşme; bunların hepsi Kürt halkının ve Türkiye emekçi sınıflarının bu noktaya gelmesinde büyük bir rol oynadı.

Kürt halkı ve emekçi sınıflar, sermaye sınıfı ve hükümetlerinin saldırılarına karşı koyarlarken aynı zamanda mücadele okulunda da eğitimlerini tamamlıyorlardı. Orada düşmanın gücü yanı sıra kendi güçlerini, politik önderlerinin durumunu sınıyor, neyi nasıl yapmaları gerektiğini öğreniyor, gerçek ve kesin kurtuluşun yolunu görmeye çalışıyorlardı. Bunun için çok sert mücadelelerden geçmeleri gerekti; geçtiler. Bunun için çok ağır bedeller ödemeleri ve büyük acılara katlanmaları gerekti; her ikisini yaptılar. Denebilir ki Türkiye ve Kürdistan emekçi sınıfları, ezilen halkları dünyanın en baskıcı, en militarist, en katliamcı devletlerinden birine karşı dişe diş bir mücadele verdiler.

Bütün bu süreç ve toplumsal yaşamın dayanılmaz ağır koşulları kitlelerde ayaklanma eğilimini besledi, geliştirdi, sonunda belirgin olacak denli olgunlaştırdı. Bundan sonra bu eğilimin varlığını inkâr etmek, yok saymak ancak devrimin yüklediği görevlerden kaçma isteği ile açıklanabilir ya da bu isteğin sonucu, ifadesi olabilir.

Kitlelerde ayaklanma eğilimi ortaya çıkmışsa ya da başka bir ifadeyle, kitleler ayaklanma moduna girmişlerse bir devrimcinin yapması gereken şey devrime hazırlanmak ve devrimi hazırlamaktır. Yani iktidarın ele geçirilmesinin gerekli tüm hazırlıklarını yapmak, kitleleri buna hazırlamak, onlara iktidar hedefini en yalın haliyle göstermek temel görev haline gelir.

 

Geçici Devrim Hükümeti

Devrime hazırlanmak ve devrimi hazırlamak en başta hükümet sorununu ele almayı, iktidarın ele alınmasından hemen sonra ya da iktidarın ele geçirilmesiyle birlikte kurulacak Geçici Devrim Hükümeti konusunu ele almayı gerektirir.

Böyle bir sorunun çözümü ya da çözüm için hazırlıkların yapılması devrim günlerine, iktidarın pratik biçimde ele geçirileceği ana bırakılamaz. Çünkü Geçici Devrim Hükümeti, kurulacak bir Halk İktidarının en önemli organı, devrimin kazanımlarını güvence altına almak, sömürücü sınıfların on kat, yüz kat artmış direnişlerini kırmak için enerjik bir diktatörlük olarak çalışacak en güçlü otoritesi olacak.

Ayaklanma halindeki kitleleri devrime götürecek başlıca üç talep, a-Kürt ulusuna kendi kaderini tayin hakkı, b-Zindanların yıkılması, tutsakların özgürleştirilmesi, c- Bütün iktidarın emeğin yani halkın eline geçmesidir. Bu üç temel istem ancak ayaklanmış kitleler tarafından elde edilebilir ya da gerçekleştirilebilir. Şöyle de söylemek mümkün: Kitleler ayaklanmadan bu üç yaşamsal istem gerçekleştirilemez.

Ancak bu yaşamsal istemlerin gerçekleştirilmesi yetmez, bunların ve devrimin tüm diğer kazanımlarının da güvence altına alınması bir zorunluluktur. Devrimin kazanımlarının güvence altına alınması, en başta da ele geçirilmiş politik iktidarın korunması Geçici Devrim Hükümeti meselesini getirip önümüze koyuyor. Çünkü böyle bir hükümet olmadan ele geçirilmiş politik iktidarın değil bir ay, bir gün bile korunması söz konusu olamaz.

Böylesine tayin edici bir meselenin çözümünün devrimin son anına bırakılamayacağı bu güne kadar ortaya çıkmış bütün muzaffer devrimlerin tarihinden de anlaşılabilir. Ama bunu anlayabilmek için tarihin uzak dönemlerine uzanmaya gerek yok. Günümüzün karşı devrimlerinde bile burjuvazi iktidarı ele geçirebilmek için ilk önce değişik adlar altında, hükümeti ifade eden geçici yönetimler kurmakla işe başlıyor. Libya bunun bir örneği oldu. İkinci örneği Suriye’de oluşturmaya çalışıyorlar. Soruna tersinden bakarsak, devrimin emek güçleri programatik ve örgütsel olarak Geçici Devrim Hükümeti sorununu çözüme bağlamadıkları yerde iktidarı burjuvaziye kaptırmışlardır. Mısır ve Tunus devrimleri bu konudaki sayısız örneklerden sadece ikisidir.

Her devrim otoriter araçlarla gerçekleşir ve sonrasında da otoriter araçlara ihtiyaç duyar. Geçici Devrim Hükümeti işte böylesi bir otoriter araçtır. Otoritesini kitlelere kabul ettirmiş, kitleler tarafından otoritesi kabul edilmiş, yenilmiş düşman üzerinde ise enerjik bir diktatörlük olarak kendini gösteren bir araçtır.

Bu araç ancak ayaklanmış kitlelere dayanabilir. Ve ancak kitlelerin ayaklanmasına dayanarak otoritesini kabul ettirebilir. Bununla birlikte, zaferin hemen ertesi günü toplumsal yaşamın düzene sokulmaya başlanması önceden hazırlanmış böyle bir araç olmadan mümkün değil.

Kitleler ayaklanma ruhuyla donanmış haldeler. Henüz son büyük ayaklanma ortaya çıkmış değil ve ne zaman çıkacağını da önceden bilmemiz mümkün değil. Bilebildiğimiz tek şey, kitlelerin her an büyük bir ayaklanmaya girişebilecekleridir.

Bu nedenle yapılması gereken şey şimdiden ayaklanmaya hazır olmak ve bu ayaklanmanın sonucunu güvence altına alacak Geçici Devrim Hükümetini hazırlamaktır.

Partiyi Her Yere Taşımak

altTürkiye ve Kürdistan’ın devrimci süreçten geçtiği bu dönemde proletaryanın devrimci sınıf partisi, Leninist Parti gözle görülür ölçüde güç kazanmaya başlamıştır. Bu olgu, iki ülke devriminin geleceği açısından yaşamsal önem taşıyor.

Bunun neden böyle olduğunu, Leninist Parti’nin güç toplamasının iki ülke devrimi açısından neden yaşamsal önemde olduğunu anlamak için yakın dönemin iki örneğine bakmak yeterli. Bunlardan birincisi Mısır Halk Devrimi, ikincisi ise Tunus Halk Devrimi’dir.

Bu iki ülkenin devrimlerinin ortak özelliklerinden biri, her ikisinin de halkın derinden gelen isteklerinin, özlemlerinin, arzularının harekete geçirdiği kitlelerin eseri olmasıydı. Devrimlere “Halk Devrimi” karakterini veren de bu oldu.

Bununla birlikte her iki ülkenin devrimi halkın iktidarıyla taçlanmadı. İktidar, devrimi yapanların değil, devrime karşı olanların, devrime hiçbir şekilde katılmayanların kucağına düştü. Mısırlıların sözleriyle söylersek, iktidar halkın elinden çalındı. Benzer durum Tunus’ta meydana geldi.

Bu bir rastlantı değildi. İki ülkede de iktidarın devrimi yapanların değil devrime katılmayanların, hatta devrime karşı olanların eline geçmesinin temel nedeni iki ülkede de devrimin toplumsal ordusunun devrimci komünist bir partiden yoksun olmasıdır.

Mısır, Tunus ve başka ülkelerin devrim ve ayaklanma deneyimleri bir kez daha şu gerçeği kanıtladı: Devrim, kimseyi beklemez. Koşulları olgunlaşınca, işçi sınıfı, yoksul kitleler ve gençlik kendilerini yok oluşa sürükleyen düzeni yıkmak için kahramanca girişimlere başvurmaktan geri durmazlar.

Bu, son süreçte ortaya çıkan devrimlerden alınması gereken birinci ders. İkinci ders ise şudur: Ayaklanmacılar devrimci komünist bir parti tarafından yönetilmiyorlarsa, böyle bir partiden yoksun iseler, kahramanca girişimlerinin meyvesini kendileri değil, kendilerinden daha örgütlü olan, daha planlı hareket edenler yerler. İktidar devrimi yapan, ancak devrimci komünist parti önderliğinden yoksun işçi sınıfının, yoksul kitlelerin eline değil, burjuva güçlerin eline geçer.

 

Partinin Önemi

Devrim için koşullar olgunlaştığında, işçi sınıfı ve diğer emekçi kitleler kahramanca girişimlerde bulunmak için artık kimseyi bekleyemeyecek duruma geldiklerinde ayaklanma güçlerinin, işçi sınıfının başında devrimci komünist bir partinin varlığı işte bu derece yaşamsal bir önem taşıyor.

Demek oluyor ki, sorun çok büyük kitlelerin harekete geçmesi değil. Dahası, sorun bir partinin çok büyük bir güce sahip olması da değil. Harekete geçen çok büyük kitlelerin, devrimci hedeflere sahip olmadıklarında burjuva sınıfı amaçlarını gerçekleştirmekten, hedefine kararlıca yürümekten alıkoymadığını biliyoruz.

Aynı şekilde, çok geniş üye, sempatizan, taraftar kitlesine sahip bir partinin devrimci hedeflere, amaçlara sahip olmaması durumunda kitleleri zafere taşıyamadığını, ileri götüremediğini biliyoruz, yaşıyoruz. Bir partinin kendisini destekleyen, kendisine güç veren kitleleri kurtuluşa, zafere taşıyabilmesi için her şeyden önce devrimci hedeflere sahip, bu hedefler konusunda düşünce ve politikalarının açık, net olması lazım.

Şüphesiz, devrim emekçi kitlelerin, ezilen Kürt halkının ezici çoğunluğunun eseri olacaktır. Başka bir ifadeyle, devrim kitlelerin eseri olacaktır. Yani ezilen sömürülen geniş kitlelerin ezici bir çoğunluğunun katılmadığı bir devrim düşünülemez. Fakat devrimin gerçek bir zaferle, iktidarın halkın eline geçmesiyle taçlanmasının koşulu devrimci bir programa, devrimci hedeflere ve politikalara sahip komünist partinin varlığıdır.

Türkiye ve Kürdistan’da böyle bir parti var mı?

 

Böyle Bir Parti Var!

Evet, Türkiye ve Kürdistan’da böyle bir parti var! Bu, proletaryanın devrimci sınıf partisi, Leninist Parti’dir. Leninist Parti, programıyla, politik çizgisiyle, bu güne kadar izlediği güncel politikalarıyla, devrimci hedefleriyle ve bu hedefler için yürüttüğü ısrarlı mücadelesiyle devrimin toplumsal ordusunu iktidara taşıyabilecek nitelikte bir parti olduğunu kanıtlamıştır.

Leninist Parti, Kürt halkının ve Türkiye işçi sınıfının önüne güncel devrimci hedef olarak politik iktidarın bir devrimle ele geçirilmesini koyarak diğer bütün parti ve örgütlerden ayrı bir yerde olduğunu ortaya koymuştur. Bu ayrım bir partinin devrimci marksizmle ilişkisinin mihenk taşıdır.

Çünkü emekçi kitleleri, ezilen halkları zafere, kesin kurtuluşa taşımanın yolu öncelikle, politik iktidarın bir devrimle ele geçirilmesi hedefini en başa koyarak diğer bütün istem ve hedefleri bu büyük amaca bağlamaktır. Devrimci komünizmden ayrılan oportünist ve sosyal reformist partiler ise bunun tam tersini yaparlar; iktidarın bir devrimle ele geçirilmesi hedefini en sona bırakarak bu devrimci amaç dışında ne varsa hepsini başa koyarlar.

Devrimci bir süreçten geçmekte olan Türkiye ve Kürdistan topraklarında bu iki farklı çizginin pratik yansıması ne oldu? Kısaca söylersek, sosyal reformist partilerin ve oportünist hareketlerin sürekli kan kaybetmesi, devrime doğru yürüyen kitlelerin onlardan uzaklaşması, erimeleri, politik iflasa uğramalarına karşılık Leninist Partinin sürekli güç toplaması, kitlelerin ilgi ve güvenini kazanması oldu.

Bu bir olgudur. Rastlantı olmayan, geçici de olmayan bir olgudur.

 

Devrimci Kadınlar Ve Devrimci Gençlik İş Başına!

Leninist Parti’nin gün geçtikçe emekçi sınıfların, Kürt halkının ilgi ve güveniyle karşılaşıyor olması bundan böyle her şeyin yolunda ve kendiliğinden gideceği anlamına gelmiyor. Leninist Parti, hiçbir abartıya kaçmadan durumunu biliyor ve alınacak daha uzun bir yolun olduğunu aklından çıkarmıyor.

Bu sözlerimizden çıkarılması gereken birinci sonuç, zincirin tümüne sahip olmamızı sağlayacak halkanın doğru tespit edildiği ve sıkı sıkıya kavrandığıdır. Evet, Leninist Parti, gerçek durumunu ortaya koyarken en ufak bir abartıya kaçmaktan özenle sakınıyor ama gereksiz tevazu göstermek de doğru değil.

Zincirin temel halkasının yakalanmış olması, görevlerimizi azaltmıyor aksine artırıyor ve bizden çok daha güçlü bir enerjiyle işe koyulmamızı talep ediyor. Şimdi Partiyi her yere, her mahalleye, her fabrikaya, her okula, her köye taşımanın zamanı.

Bu konuda en büyük görev devrimci emekçi kadınlara düşüyor. “Kadın Olmadan Devrim Olmaz” sözü boşa söylenmiş bir söz değildir. Bütün devrimlerin tarihi, devrim günlerinde kadınların ne büyük kahramanlıklar gösterdiğini, nasıl bir sürükleyici güce sahip olduklarını ve düşman üzerinde nasıl yıldırıcı bir etki bıraktıklarını yazar. “Büyük Fransız Devrimi’nde toplumun öteki yarısı da kadın olsaydı devrim ne müthiş bir şey olurdu” dendiği hep bilinir.

Kısacası, devrimlerde kadınların nasıl büyük bir etki gücüne sahip oldukları konusunda uzun söze gerek yok. Leninist Parti’nin kadınları, militan devrimci bir ruh ve yapıya sahipler. Şimdi bu özellikleri mümkün olduğunca fazla emekçi kadının parti saflarına, parti çevresine kazanılması için değerlendirmenin zamanı.

Burada “nasıl yapmalı” sorusunun yanıtı çok karmaşık değil. Mücadelenin kadınları özgürleştirdiği bir an için akıldan çıkarılmadan, kadınlar, bulundukları her alandan mücadeleye çekilmeli, onlarla sıkı ilişkiler kurulmalı, mücadele ve devrim hakkında aydınlatılma, gerçek kurtuluş yolu bütün açıklığıyla onlara gösterilmeli. Onları “misafir” gibi görme hatasından mutlak biçimde sakınarak görev verilmeli, inisiyatif tanınmalı ve korkmadan fedakarlık istenmelidir. Leninist kadınlar, emekçi kadınların parti saflarına kazanılmasının partiye büyük bir güç katmakla kalmayacağını, fakat yanı sıra büyük bir moral değer de katacağını da bilerek safları daha çok emekçi kadınla doldurmak için büyük bir çaba göstermeliler.

Mücadelenin sonucunu gençlik, özellikle de işçi gençlik belirleyecektir. Bu anlamda devrimde kitlelere öncülük etme ve onları iktidara taşıma iddiasındaki bir parti gençliğin ezici çoğunluğunu saflarına kazanmadan bu iddiasını gerçekleştiremez. Gençliğin sınıf savaşındaki rolünün tayin ediciliğini sadece biz de egemen sınıf da biliyor, görüyor. Bu nedenle egemen sınıf gençliği kendi egemenliğinin dayanağı haline getirecek politikaları tüm olanaklarını kullanarak yaşama geçirmeye çalışıyor.

Gençliği egemen sınıfın, burjuvazinin politik, ideolojik ve kültürel etkisinden kurtararak devrim ve Parti saflarına kazanmak, Partinin bayrağı altında birleştirmek bu bakımdan yaşamsal önem taşıyor. Sermaye sınıfının, sosyal reformist partilerin gençliği aldatıp etkilemek için ellerinde bol maddi ve teknik olanak olduğu doğru. Fakat yaşam bizden yana, devrimden yana akıyor. Tekelci kapitalizm ve devletin her adımı gençliği düzenden uzaklaştırarak devrim saflarına itiyor.

Elbette bu olguyu tespit etmek, gençliğin kendiliğinden Parti saflarına akacağı anlamına gelmiyor. Bundan çıkarılacak tek sonuç, gençliğin Parti saflarına kazanılması için maddi koşulların uygun olduğudur. Gençliğin Parti saflarına kazanılması için gösterilen çabanın sonuç verdiğini görüyoruz. Gençlik, Partiye, Parti politikalarına ilgi gösteriyor ve kendisiyle bağ kurulduğunda gerçeği, devrimci özü çabuk kavrayarak Parti bayrağı altında toplanmaya başlıyor.

Bununla birlikte henüz yolun başında olduğumuzu bir an olsun aklımızdan çıkaramayız. Bu konuda daha cesur davranılmalı, gençliğe daha büyük güven duyulmalı ve bu güven, gençliğe sorumluluk, inisiyatif, görev vererek, mücadeleye çağırarak, ondan fedakarlık isteyerek hissettirilmeli. Bunu yapabilmek için öncelikle gençliğe gidilmeli, gençliği okullarda, semtlerde, atölyelerde, fabrikalarda bulmalı ve onunla sıkı, günlük ilişkiler kurulmalıdır. Günlük sıkı ilişkiler kurulmadan gençlik kazanılamaz.

Gençliğe, emekçi kadınlara, işçi sınıfına ve devrimin diğer toplumsal güçlerine gidilirken Partinin rolü, gücü ve iddiası hakkında hiçbir tevazuya yer verilmemeli. Devrimci gençlik, emekçi kadınlar, devrimci öncü işçiler, Parti bayrağı altında toplandıklarında boş yere değil ama tarihte etkin bir rol oynamak için bir araya geldiklerini derinden hissetmeliler.

Her şey Parti’nin güç kazanmasına, Parti’nin her yere taşınmasına bağlıdır!

En Sonuncu Kavgaya!

altGünümüzün kuşağı, hepimiz, buna tüm insanlık da diyebiliriz, tarihin bir kırılma anına, tarihin büyük bir dönüm noktasına hem tanık oluyor hem de bu değişimin aktif öznesi olarak tarih yapımında bizzat rol alıyor.

Şimdi herkes, ama öncelikle de Leninistler ve sınıfın devrimci öncü işçileri bu gerçeğin bilincinde olmalı. Çünkü kişi içinden geçtiği sürecin ne denli bilincinde olursa o denli etkili olur.

Tarihin bir dönüm noktasından, bir kırılma anından geçtiğimizin en belirgin kanıtı ya da işareti, kapitalist üretim biçiminin, emperyalist-kapitalist sistemin tarihsel sınırlarına gelip dayanmış olmasıdır.

Kendinden önceki bütün üretim ve toplum biçimleri gibi, kapitalist üretim biçimi ve kapitalist toplumlar da tarihseldir, geçicidir, günü geldiğinde yıkılıp gideceklerdir.

Teorik olarak bilinen bu bilimsel olgu, kapitalizm için şimdi pratik olgu haline gelmiştir. Emperyalist-kapitalist sistem, onun temeli olan kapitalist üretim biçimiyle birlikte tarihin karanlıklarına gömüleceği bir sürece girmiş bulunuyor.

Lenin bundan yüzyıl kadar önce “emperyalizmin çöküş, proleter devrimler çağının yükseliş döneminin başladığına” işaret etmişti. Yüzyıllık gelişme insanlığı yeni bir tarihsel aşamaya, kapitalizmden komünizme geçiş aşamasına getirdi. Şimdi dünya çapında yaşanan büyük alt-üst oluşun tarihsel anlamı da nedeni de budur.

Bu olguyu, kapitalist üretim biçimi ve onun en yüksek biçimi olan tekelci kapitalizmin, emperyalizmin tarihe karışmak üzere olduğu bir süreci görmek, yaşamak her kuşağa “nasip” olmaz. Kuşkusuz bu, tarihin ileri atılımına katılım sağlamak isteyen biri için çok heyecan verici bir gelişmedir.

Emperyalistler, dünya burjuvazisi bundan yaklaşık yirmi yıl önce Sovyetler dağılırken hezeyan karışımı büyük bir sevinç yaşamışlardı. Onlar tarihin çarkının tersine döndüğü, kapitalizmin ölümsüzlüğünün kanıtlandığı zehabına kapılmışlardı. Onlarınki bir seraptı. Leninistler, o şiddetli karşı devrim rüzgârına karşı bunun gelip geçici, tarihin ileri doğru daha güçlü bir atılım yapmak üzere kısa sürecek bir geri çekilmesi olduğunu göstermişlerdi.

Tarihin Leninistlerin haklılığını, doğruluğunu göstermesi için yirmi yıla yakın bir zaman gerekti. Ama bir çağın bitişi ve yeni bir çağın başlangıcı söz konusu olduğunda yirmi yıl dediğiniz ne ki!

Yine de, tarihin tanıdığı en yırtıcı, en vahşi, en gaddar sınıfı olan büyük burjuvazinin, tekelci sermayenin, emperyalistlerin tarih sahnesinden kendiliğinden, barışçıl biçimde, yazgılarına razı olmuş halde çekilecekleri sanrısına kapılmamalı.

Son şanslarını kullanmadan, insanlığa çok derin acılar yaşatacak umutsuz ve umutsuzluğu ölçüsünde kanlı bir direnişe geçmeden tarih gökyüzündeki yerlerine çekilmeyecekler.

Öyleyse her şey doğa yasasına uygun şekilde gelişecek/ gelişiyor. İnsanlık yeni ve daha yüksek bir tarihsel aşamaya geçerken yeni toplumun doğuşu kanlı biçimde ve büyük acılar çekilerek gerçekleşecek.

 

Hazırlığı Yapılan Dünya Savaşı

Okurlarımız ve web sitemizi takip edenler, “ayaklanmalar yüzyılı”nda dünya burjuvazisinin dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarına karşı bir dünya savaşı başlattığını otaya koyduğumuzu anımsayacaklardır. Bu bağlamda, geniş anlamda bir dünya savaşının zaten başlamış olduğunu göstermiş bulunuyoruz.

Bu dünya savaşının bir tarafı dünya burjuvazisi, dünya gericiliği ise karşı tarafı da dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarıdır. ABD emperyalizmi, 11 Eylül 2001’de “İkiz Kuleler” provokasyonu ile bu dünya savaşının başlama vuruşunu yapmıştı. Amaç, dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarının ayaklanmalarını ezerken ABD emperyalizminin gittikçe sarsılan dünya egemenliğini de yeniden tesis etmekti.

Ancak işler hiç de bu emperyalist gücün istediği, planladığı ve öngördüğü biçimde yürümedi. Diğer emperyalist devletler ABD emperyalizminin arkasında hizaya dizilseler de, dünya işçi sınıfının ve ezilen halklarının ayaklanmaları gittikçe büyüdü, güçlendi.

Emekçi sınıfların ve ezilen halkların ayaklanmaları tüm dünyaya yayıldı. ABD’de “Wall Street İşgali” giderek ayaklanmaya dönüştü. Ayaklanmalar bir anda Avrupa’ya, Afrika’ya, Arap Yarımadası'na, Asya’ya yayıldı. Rüzgâr eken emperyalistler dünyanın en ücra köşesinde bile fırtına biçmeye başlamışlardı. Sömürenlerle sömürülenler, ezenlerle ezilenler arasındaki çarpışmalar artık her yerdeydi.

Dahası emperyalist-kapitalist sistem tarihinin en derin, en yıkıcı bunalımına girmişti. Bu bunalımdan çıkış yolu olmadığını burjuvazinin ücretli iktisatçıları da artık itiraf ediyorlar.

Emperyalistlerin bu ayaklanmalara yanıtı, Afganistan ve Irak işgallerini bir kenara koyarsak, yakın zamanda, önce Libya işgali oldu. Arkasından Suriye’ye, İran’a saldırının hazırlıkları başladı.

Bir tarafta Rusya-Çin-İran-Suriye’nin karşı tarafta Türkiye-ABD-Fransa-İngiltere ve diğer gerici devletlerin diplomatik faaliyetleri ve askeri hazırlıkları dünyanın geldiği noktayı; daha doğrusu emperyalistlerin insanlığı sürüklediği noktayı gösteriyor.

Hiç kuşku yok, ufukta topyekûn bir dünya savaşı belirmeye ve bu dünya savaşının tarafları belirginleşmeye başladı. Tıpkı önceki dünya savaşlarında olduğu gibi, devletler gruplaşıyor, ittifaklar kuruluyor ve savaş pozisyonlarını alıyorlar. Somut olgular, diplomatik ve askeri hazırlıklar dünya savaşının hızla hazırlanmakta olduğunu gösteriyor.

Nükleer silahlar üzerine kurulmuş bir dehşet dengesi emperyalistleri bir dünya savaşı başlatma yerine, örneğin bölgesel çapta savaşlar çıkarmak gibi başka arayışlar içine iter mi, önceden bilmek mümkün değil. Ancak bilinen ve görülen şu ki, dünyaya yayılacak bir savaşın hazırlıkları tüm hızıyla devam ediyor.

 

Tabloda Türkiyenin Yeri

Peki, bu tabloda Türkiye’nin yeri neresi ve olası bir savaşta proletaryanın hedefi ne olmalıdır? Şimdi bu sorulara yanıt vermenin zamanı.

Türkiye’nin özellikle dış politikasını takip edenler, bu devletin bölgede savaş kışkırtıcı bir çizgi izlediğini kolayca görebilirler. Türkiye, Suriye’ye karşı açıktan, Rusya ve İran’a karşı ise alttan alta kışkırtıcı bir çizgi izlemektedir. Alışıla gelen kalıplarla düşünmeye eğilimli olanlar, izlenen bu kışkırtıcı çizginin Türkiye’ye emperyalistler tarafından dayatıldığını öne sürüyorlar.

Böyle bir iddia somut olgu ve örneklerle tam örtüşmüyor. Aksini dahi ileri sürmek mümkün. Türkiye, örneğin Suriye’ye askeri bir müdahale için emperyalistleri ikna etmeye çalışıyor. Sadece Suriye de değil. Afganistan’dan Somali’ye oradan Bosna-Kosova sınırlarına kadar çok geniş bir coğrafyada Türkiye’nin askeri-savaşçı girişimlerini görmek mümkün. Zaten devletin en yetkili makamları da Türkiye’nin bu yönünü kabul etmekle kalmıyorlar, bununla övünüyorlar da.

Neden? Çünkü Türk tekelci sermaye sınıfı ve devlet bir devrimden korkuyorlar. Türkiye ve Kürdistan emekçi sınıflarının, Kürt halkının yıllardır süren devrimci mücadelesini her yol ve yönteme başvurmalarına karşın bastıramadılar, yok edemediler. Tekelci sermaye sınıfının korkusu bu devrim karşısında, emperyalistlerin tam ve sınırsız desteğinden yoksun olarak tek başına kalmaktır.

Onun için emperyalistlere kendinin, emperyalist-kapitalist sistemin varlığı için askeri bakımdan vazgeçilmez olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Füze Savunma Sistemi Radarının Türkiye’ye kurulması talebinin Türkiye’den gelmesi, “Suriye’nin Dostları” toplantısının gerçekleşmesinde Türkiye’nin başı çekmesi, Suriye’ye karşı ABD’nin dahi kullanmadığı tehditkâr/hakaretamiz üslup, bunların hepsi bunun kanıtlarıdır.

Bu çizginin sonu, Türkiye’nin sonu gelmez bir savaş macerasına sürüklenmesidir; devlet, hükümet, tekelci sermaye sınıfı hep birlikte şimdi bu işi yapıyorlar.

Savaş, emperyalistlerin ve Türkiye’nin korktuğu dünya devrimini önler mi? Aksine, savaş dünya işçi sınıfının, ezilenlerin, sömürülenlerin, yaşamdan kovulanların ayaklanmalarına devrimci bir itilim sağlayacaktır. Çünkü savaş, toplumun en uyuşuk kesimlerinin dahi altındaki toprağı sarsarak onları politik yaşama uyandıracak ve acı çeken çok geniş kitlelere acılardan, yoksulluktan, sefaletten kurtulmanın yolunun kendilerini savaşa sürükleyenlerden kurtulmak olduğunu öğretecektir.

Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de artık en sonuncu kavgaya doğru hızla yol alıyoruz. Dünyadaki ve Türkiye’deki tablonun başka hiçbir anlamı yoktur. Savaş ayaklanmalara son vermeyecek ama bu ayaklanmaların daha yıkıcı, daha kararlı, daha cesurca yürütülmesine yol açacak.

Leninist Parti, bu koşullarda işçi sınıfına iktidarı ele geçirme hedefini gösteriyor. Öyleyse hazırlıklar, ayaklanmaların süreceği ve iktidarın ele geçirilme imkânının pratik biçimde karşımıza çıkacağı gerçeğine göre yapılmalı. Bu hazırlıklar nedir, nasıl yapılmalı? Bu soruların pratik yanıtının şimdi ve burada verilmesi mümkün değildir. Ama şimdiden şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Gençlik, öğrenci ve işçi gençlik kendilerini her bakımdan ayaklanmalara göre hazırlamalılar.

Hazırlık her şeyden önce bilinç bakımından yapılmalıdır. Gençlik, içinden geçmekte olduğumuz sürecin tarihsel anlamını ve kendi rolünü bilince çıkarmalı. Bu yapıldığından ruhsal şekillenme de ona göre olacaktır. Ve bunlar, son büyük kavganın kazanılmasında iki temel faktördür.

Tekelci sermaye sınıfı devrimi önlemek için, deyim uygunsa, Dimyat’a giderken evdeki bulgurdan da olacak. Ve devrimin toplumsal güçleri, gençlik bu konuda ne kadar hazırlıklı olursa sonuç da o kadar hızlı, kesin ve büyük olacak!