Türkiye ve Kürdistan toprakları her gün ve hemen her yerde eylemlere tanık oluyor. Kürt halkı ve emekçi sınıflar, yaşamsal sorunlarının çözümü için büyük bir savaş içindeler. Kürt halkı ve emekçi sınıflar, egemen sınıfa ve onun politik egemenlik aygıtı olan devlete, hükümete karşı sert ve çetin bir savaş yürütüyorlar.
Verilen savaş yaşamsal sorunların kalıcı çözümünü gerçekleştirmek içindir. Çözümün kalıcılığı meselesi, Kürt halkı açısından olsun Türkiye’nin emekçi sınıfları açısından olsun son derece önemli. Çünkü Kürt halkı da emekçi sınıflar da boşuna savaşmak istemiyorlar.
Sorunun düğüm noktası da burada işte. Birleşik devrimin bu toplumsal güçleri bu güne kadar sert ve yıllar boyu süren bir savaş vermelerine karşılık yaşamsal sorunlarının çözümünü sağlayabilmiş değiller. Neredeyse aynı talepler için dönüp dönüp aynı mücadeleyi vermek, dönüp dönüp aynı noktaya gelmek zorunda kaldılar.
Bu sert, çetin ve uzun yıllara yayılan mücadeleye rağmen, egemen sınıfın gelmiş geçmiş tüm hükümetleri, düzen için gereken önlem ve yasaları, bu önlem ve yasalar emekçi sınıfların, Kürt halkının ne kadar sert tepkisine yol açmış olursa olsun, yaşama geçirmekten geri durmadılar. Geri adım atar göründükleri sırada bile, bunu sadece zaman kazanmak için yapmış, ama ellerine geçen ilk fırsatta planlarını yaşama geçirmekten çekinmemişlerdir.
Buna sayısız örnek verilebilir. Tekel işçilerinin büyük Ankara eylemi buna bir örnektir. Zonguldak maden işçilerinin 1991’ eylemi bir başka örnektir. Daha ibretlik dersler de var. Alevi halkın din derslerinin zorunlu olmasının kaldırılmasını beklediği bir sırada Kuran’ın ders olarak okutulması durumuyla karşı karşıya kalmaları gibi. Bu son örnek, hükümetin, devletin kitlelerin istemleriyle alay etme noktasına kadar geldiğinin nişanesi oldu.
Daha önce de işaret ettik ve bunun somut, yaşanmış, kanıtlanabilir örneklerini verdik: Egemen sınıf ve politik egemenlik aygıtları olarak devlet ve hükümet, düzen için yaşamsal önem taşıyan temel konularda barışçıl kitle gösterileriyle, “savunma” içerikli eylemlerle hedeflerinden vazgeçirilemiyorlar. Bu sadece Türkiye tekelci sermeye sınıfına, devlet ve hükümete özgü bir durum değil. ABD, dünya çapında milyonlarca insanın sokak gösterilerine karşın Irak’ı işgal amacından vazgeçmemişti.
Demek ki, “savunma” içerikli kitle eylemleri nicelik bakımdan ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar egemenleri amaçlarından vazgeçirmeye yetmiyor. Eğitim sistemine getirilen, dinci bir toplum yetiştirme amaçlı 4+4+4 yasasında öyle olmadı mı? Kitle örgütlerinin, KESK’in, salt protesto amaçlı yaygın gösterileri Meclisin bu yasayı çıkarmasına engel olabildi mi?
Olamadı ve olamazdı da. Bu gerçek en başta KESK yönetimi tarafından biliniyor, bilinmesi gerekiyor. Öyleyse, salt protesto amaçlı eylemlerin amacı nedir? Kitlelerin enerjisini olmayacak bir şey için harcamaktan başka ne işe yarar?
Nasıl Yapmalı?
Öyle ise, şimdi sorulması gereken soru budur. Kitleler, yaşamsal sorunlarının çözümü için nasıl ve ne yapmalılar? Buraya kadar ortaya koyduğumuz örnekler ve kitle hareketinin tarihi, esas olarak, nasıl yapmamalıyı bize göstermiş durumda.
Ama aynı kitle hareketi tarihinin bazı örnekleri, bize nasıl yapmamız gerektiğini de gösteriyor. Bu yılın Newroz kutlamaları, ama özellikle Diyarbakır örneği bunların başında geliyor. Tarihimizde bunun başka örnekleri de var. 15-16 Haziran eylemi, Leninistlerin 1 Mayıs’ı 1 Mayıs Alanı Taksim’de kutlamak için ortaya koydukları ve yıllar boyu süren mücadele anlayışı bir başka örnek oluşturur.
Bu üç örneğin ortak çizgisi, üçünün de “savunmacı”, “muhalefet yapma” içerikli değil, “saldırıcı”, önüne konan engelleri aşan, hedefine varmak için bütün engelleri yıkacak bir enerji ortaya koyan eylemler olmalarıdır. Biliniyor, Diyarbakır’da Kürt halkı hükümetin yasağını dinlemeyerek, polis barikatlarını yıkıp yasaklanan meydana girdi ve Newroz kutlamasını yaptı.
Leninistlerin 1 Mayıs’ı 1 Mayıs Taksim Alanında kutlama ısrarları da aynı sonucu verdi. Uzun yıllar boyu ısrarla sürdürülen politika ve mücadele çizgisi, sadece hükümete değil sosyal reformist ve oportünist hareketlere de geri adım attırarak 1 Mayıs Kutlamalarının Taksim 1 Mayıs Alanına alınmasını sağladı. Burada da egemen sınıfın, devletin, hükümetlerin koydukları engeller bedeller göze alınarak mücadeleyle aşıldı ve hedefe ulaşıldı. 15-16 Haziran eylemi üzerinde ayrıca durmaya gerek yok.
Mısır’ın “Tahrir’i, Tunus devrimi aynı anlayışın nasıl sonuç verdiğinin başka örnekleri oldular. Bütün bunlardan çıkarılabilecek ortak sonuç, kitlelerin isyan ettiği, isyanlarını ayaklanma ve devrim noktasına kadar getirdikleri durumda sonuç aldıkları, egemen sınıflara boyun eğdirdikleridir.
Çözüm Yolu
Yer yer ayaklanma boyutuna varan isyanların, saldırıcı karakterdeki eylemlerin hükümete, egemen sınıfa boyun eğdirdiği, geri adım attırdığı bir gerçektir. Ancak bu ne kadar gerçek ise elde edilenlerin hiçbir güvencesinin olmadığı da bir o kadar gerçektir. Denilebilir ki, kitle mücadelesi ve kitlenin bilinci, elde edilenlerin güvencesidir. Ama bunu doğru kabul etsek bile hükümet ya da devletin ellerine geçecek ilk fırsatta yitirdiklerini geri almak için saldırıya geçeceklerini unutamayız.
Bu söylediklerimizin sayısız örneği, sayısız kanıtı var. Egemen sınıflar, kitle hareketi karşısında zayıf düştükleri zamanesas olanı, ekonomik ve politik iktidarı yitirmemek için her türlü tavizi vermeye, her türlü geri adımı atmaya her zaman hazırlar. Çünkü egemen sınıf için esas olan iktidarın kendisidir. Egemen sınıf onu elde tuttuğu sürece ilk fırsatta tüm yitirdiklerini geri alabileceğini bilir ve hesabını ona göre yapar.
Demek ki, sorun iktidarın hangi sınıfın elinde olduğu meselesidir. Başka bir ifadeyle, politik iktidar burjuvazinin elinde olduğu sürece emekçi sınıfların, devrimin toplumsal güçlerinin mücadelelerle elde ettikleri hiçbir kazanımın güvencesi yoktur, yaşamsal sorunlarının hiç birinin kalıcı çözümü söz konusu olamaz.
Buradan çıkarılacak sonuç artık bellidir: Kürt halkı ve emekçi sınıflar aynı talepler için dönüp dönüp aynı mücadeleyi vermek istemiyor ve yaşamsal sorunlarının kalıcı biçimde çözümünü istiyorlarsa eylemlerini isyan, ayaklanma boyutuna vardırmak ve bir devrimle iktidarı ele geçirmek zorundalar.
Bunun koşulları var mı, sorusuna duraksamadan “var” yanıtını verebiliriz. Kürt halkı Roboski katliamından bu yana hemen her fırsatta ayaklanmacı bir ruh haline sahip olduğunu ve yaşamsal sorunlarının, daha açık bir ifadeyle kendi kaderini tayin hakkını kalıcı şekilde elde etmek için her türlü bedeli ödemeye hazır olduğunu eylemleriyle ortaya koyuyor.
Newroz, bu ayaklanmacı ruh halinin son örneği oldu. Sadece Diyarbakır da değil, İstanbul, Adana, Mersin gibi Türkiye’nin belli başlı illerinde de Kürt halkı polis barikatlarını yıkan bir ayaklanmacı ruh haliyle hareket etti. Kürt halkını Türkiye emekçi sınıfları ve diğer devrimci güçleri aynı ayaklanmacı, aynı isyancı ruh haliyle hareket ediyor.
Kürt halkının ve emekçi sınıfların içinde bulunduğu koşullar bir dizi isyan ve ayaklanmalara başvurmadan, bu yolla bir devrime doğru yol alınmadan çözülemez. İşçi sınıfına, Kürt halkına ve devrimin toplumsal güçlerine bu gerçek bütün yalınlığıyla anlatılmak zorundadır. Çünkü koşullar ve mücadelenin kendisi Kürt halkını olsun, emekçi sınıfları olsun bir ölüm kalım noktasına çoktan getirmiştir.
Çözüm, işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesidir. Bunun dışındaki tüm çözüm önerileri Kürt halkının ve emekçi sınıfları bir beklentiye sokmaktan, dolayısıyla, sermaye sınıfına, devlete, hükümete zaman kazandırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Hiç kimsenin işçi sınıfı adına, Kürt halkı adına böyle davranmaya hakkı yoktur.
Şu gerçek çok açık: Türkiye’de ve Kürdistan’da devrimci anlayışa sahip bir halk ve işçi kuşağı var. ancak bu güçler bu güne kadar, öncü bildikleri, öncü kabul ettikleri “önderler” tarafından ayaklanmaya, devrim yapmaya çağrılmadıkları, onlara böyle bir yol gösterilmediği için bütün güçlerini, bütün potansiyellerini, bütün yaratıcılıklarını açığa çıkarmış değiller.
Demek ki sorun, Kürt halkında, işçi sınıfında ve halk kitlelerinde değil, örgütlü politik güçlerin anlayışındadır. Kürt halkına, devrimci işçi-emekçi kuşağına kendilerine bu güne kadar olduğundan çok daha büyük bir rol ve sorumluluk düştüğünü anlatmak örgütlü politik güçlerin görevidir.
1 Mayıs’ı bu görevin yerine getirilmesi, sorunların kalıcı çözümünün isyan etmekten, ayaklanmaktan, bir devrim sonucu iktidarı ele geçirmekten geçtiğini anlatma fırsatına çevirelim!


















