Düzenli okurlarımız hatırlayacaktır, bir süre önce teorinin pratikle sınavından bahsetmiş; devrimci gelişmelerin belirli bir döneminde, örgütlerin, partilerin tezlerinin pratiğin sınavına tabi tutulacağını söylemiştik. Şimdi bu sınavdan Leninist Parti'nin rahatlıkla geçtiğini söyleyebiliriz. Övünmek için değil, bu durumu somut olarak göstermek için birkaç örnek vereceğiz. 1 Mayıs ve Taksim'de ısrarın devrimci önemi üzerinde durmuştuk. 2007'den itibaren, devrimin yükselişi, bunun ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Proletarya ve emekçi sınıflarla birlikte Taksim'i kazandık.
Devrimci durum koşullarında, devrimin yükseliş dönemlerinde bu kadar çok propaganda, ajitasyon, örgütlenme araçları varken, seçim sürecinde devrimci faaliyetin boykot çalışması ve boykot tutumu olması gerektiğini söyledik. 12 Eylül referandumu ve sonrasında 12 Haziran parlamento seçimleri, bu politik tutumun ne kadar yerinde ve doğru olduğunu açıkça ortaya koydu. BDP ve bloğun bağımsız adaylar olarak katıldıkları bu seçimlerde 36 milletvekili çıkarmalarına rağmen seçimlerden sonra yaşananlar ve parlamento boykotu, seçimler karşısında tersinden giderek boykotun haklılığını ve doğruluğunu bir kez daha göstermiştir.
Devrimci mücadelenin gelişim gösterdiği, kitlelerin mücadeleye atıldığı her yerde komite ve konsey örgütlenmelerinin geliştiğini, çeşitli örnekleriyle göstermiş, önemine dair defalarca yazmıştık. Şimdi devrimci kitle patlamalarının yaşandığı bu süreçte Kürt halkı köylerde, mahallelerde meclisler ve il konseyleri biçiminde örgütlenip bunu hayata geçirirken, işçi sınıfı da eyleme geçtiği her yerde bu yönde adımlar atmaya, komite ve konseylerin örneklerini yaratmaya başladı.
Halkların mücadele birliği olsun, işçilerin mücadele birliği olsun, Leninist Parti'nin şiarlarında hep vardı. Şimdi bu perspektifin işçi emekçi yığınların verdikleri örgütlü mücadelelerinde vücut bulduğu her gün daha somut olarak görülüyor. Kürt ulusal hareketi yıllardan beri ısrarla ayrılıktan yana olmadığını, iki halkın gönüllü birliğini savunurken, proletaryanın devrimci sınıf partisi ve işçi sınıfının ileri kesimleri de Kürt ulusunun ayrılma hakkını savunuyor. Bu yaklaşım, halkların mücadele birliğini kurmanın, hayata geçirmenin koşullarını, nesnel zeminlerini oluşturuyor. Özellikle son dönemde işçilerin ekonomik mücadele örgütü olan sendikaların sloganı “İşçilerin Birliği” mücadeleye atılan işçi yığınlarının ihtiyacını karşılamıyor. İşçi sınıfı mücadelesini geliştirdiği pek çok yerde sınıfın politik örgütlenmesinin bir ifadesi olarak mücadele birliği şiarını öne çıkarıyor.
Leninist Parti'nin dönemin taktik şiarlarından biri olarak belirlediği “Tutsaklara Özgürlük” şiarı da son dönemde somut olarak kitlelerin eylemlerinde, mücadelelerinde sahiplendiği bir şiar olarak hayata geçiyor. Devrimin daha ileri olduğu Kürdistan'da bu şiar daha somut biçimde sahipleniliyor. Kürt halkı eylemlerinde zaman zaman Amed zindanını basmaya yönelirken, bu şiarın ne kadar devrimci bir şiar olduğunu ve nasıl somut bir hedef gösterdiğini de kendi pratiğiyle ortaya koyuyor. Daha döne kadar bu sloganı soyut bir slogan olarak gören ve kesin olarak kabul etmeyen, hatta CMP ve TKMP'nin amaçları arasında almayı bile reddeden ortalama solun bir kısmı da biraz utangaç biçimde de olsa bu sloganı dillendirmeye başladı.
Bu örneklerde açıkça görüldüğü gibi Leninist Parti'nin şiarları sosyal hayatın kendisi tarafından doğrulanıyor, hayata geçiyor. Doğru devrimci politika kitlelerle buluştuğunda güç haline geliyor. Devrimin sıçramalı bir gelişme gösterdiği, devrimci kitle patlamalarıyla kendisini ortaya koyarken, Leninist Parti'nin yıllardan beri geliştirip ortaya koyduğu tezler birer birer pratiğin sınavından geçiyor, vücut buluyor.
Devrim bir sıçrama yapmış, artık yeni bir düzleme geçmiştir. Leninistlerin tezlerinin pratiğin sınavından geçmesi bir avantaj olmakla birlikte, burada asıl sorulması gereken soru şudur: Devrim yeni bir düzleme geçmişse Leninistlerin çalışma biçimi eski, alışıldık biçimlerde sürebilir mi? Elbette sürer sürmesine de, verimli olabilir, bu dönemde istenen, beklenen sonucu verebilir mi? Daha başka biçimde sorarsak, devrimi örgütleme iddiasında olan proletaryanın devrimci sınıf partisi açısından bu iddiaya denk bir çalışma olabilir mi? Sorun böyle konulunca, eski alışıldık çalışma biçimlerinin yetmediği, yetmeyeceği de açıkça anlaşılıyor. Şimdi asıl mesele doğru cevabı Leninistlerin toplumsal hayatın çok yönlü capcanlı gelişmeleri içinde vermeyi başarıp başaramayacaklarıdır. Devrimin ve devrimde zaferin kaderini belirleyecek olan budur.
Şimdi birkaç örnekle bunu da açmaya çalışalım. Mısır ve Arap coğrafyasını sarsan devrimlerden beri pek çok çevre Taksim'i Tahrir Meydanı'na çevirmekten dem vuruyor. Hatta bu amaçla Genç-Sen'in çağrısıyla Taksim'de 3 gün sürecek bir oturma eylemi örgütlenmeye de çalışıldı. Genç-Sen ya da diğer sosyal reformist çevrelerin bunu gerçekleştirebilme şansı var mı? İnternet üzerinden yapılan bir çağrıyla ya da sosyal reformistlerin çıkardıkları bir gazetede yazılan birkaç yazıyla bu başarılabilir mi? Olmayacağı, yaşanan sürecin sonunda düştükleri traji-komik durumla görüldü. Çünkü böyle bir eylemi gerçekleştirebilecek bir hazırlıkları da, alt yapı çalışmaları da yoktu. Sadece birkaç çağrıyla kaldılar. Mahallelerde, bölgelerde, diğer kentlerde, işçi-işsiz gençlik arasında, öğrenci gençlik arasında kapitalizmin geleceksizliği, yarattığı acıları ve yıkılmasının zorunluluğunu anlatan somut olarak böyle bir eylemin organizasyonuna yönelen propaganda, ajitasyon, örgütlenme faaliyeti yapıldı mı? Canlı, yüzyüze bir çağrı yapıldı mı? Yok. Bu durumda sonucun böyle olması da şaşırtıcı değil.
Bir başka örnek YGS şifre skandalından. DÖB Ankara'da diğer çevrelerle internet üzerinden ve doğrudan okullarda, mahallelerde yürütülecek bir faaliyetle liseli gençliğin bir eylemini organize etme önerisiyle gidiyor. Diğer çevreler “Örgütsüzlerle böyle bir eylem güvenlik açısından sakıncalıdır” deyip çıktılar işin içinden. DÖB de yalnız başına böyle bir işe girişmedi ve vazgeçti. “Örgütsüz” olduğu için küçük görülen, horlanan liseli gençler bunu “örgütsüz” olarak örgütlediler. Sonuçta kendilerini “örgütlü” olarak ifade eden “örgütlü” kesimlerin toplamından daha geniş bir katılımla bu eylemi “örgütsüz” liseliler organize etti.
Bu iki örnek birlikte ele alındığında ne anlaşılmalı. Birincisi, bu tür olaylarda doğru halkayı tutmanın ne kadar önemli olduğu, sonra kitlenin ne istediği, anın aktüel talebinin doğru saptanması. Daha sonra bunu asıl olana bağlamak, yakalanan doğru halkayı devrime bağlayacak volan kayışı olmak önemli. Elbette bu konuda altyapı, hazırlık çalışması, ajitasyon, propaganda, örgütlenme faaliyeti ve kitlelerle bağ kurmak önemli.
Bir başka örnek, çevre hareketi. HES'lere karşı hareket. Bir süre önce pek çok kentten “Anadolu'yu Vermiyoruz!” şiarıyla Ankara'ya doğru bir yürüyüş yapıldı. Bu yürüyüşün önü Gölbaşı'nda kesilip Ankara'ya girmeleri engellenince, eylem haftalar süren bir oturma eylemine dönüştü. Bu kendiliğinden bir eylemdi. Ne yazık ki, bu kendiliğinden eylem Leninistlerin gündemine girmedi. Oysa devletin gündemine girmiş, eylemin önü kesilmişti.
Konuyla ilgili kısa bir bilgi: Sadece Artvin ve Rize civarında 174 baraj ve Hidro Elektrik Santrali (HES) yapımı gündemde. Bu bölgelerde yaşayanlar uzun süredir HES'lere karşı bir mücadele veriyorlar. 2007'de ve 2009'da mitingler yapıldı ve önemli bir katılım da sağlandı. Bunu hazırlayanlar kendilerine “Derelerin Kardeşliği Platformu” diyorlar. Sadece Rize ve Artvin civarında bu süreçte 36 ayrı bilgilendirme toplantısı yapmışlar. Köylerde, camilerde anonslar yaparak bu barajların ve santrallerin bölge insanının yaşamını ve çevresini nasıl etkileyeceğini anlatmışlar. Son 3 yıldan beri de her hafta köylülerle düzenli toplantılar yaparak neyi nasıl yapacaklarını birlikte tartışıp kararlaştırmaya başlamışlar.
Bu neyi gösteriyor? Bir avuç insanın, halkın yaşamını doğrudan etkileyen bir konuya el attıklarında bir şeyi nasıl başaracaklarını, örgütleyebileceklerini gösteriyor. Peki, bu konuda Leninistler ne yapmalı? Sadece ilişki kurmakla yetinmemeli bu eyleme hiçbir şey için değilse bile
ziyaret için gitmeli Bakın eylemcilerin pankartında ne yazıyordu:“Bu derenin uzuni/ Kıramadım buzuni/ HES'çilara ayurdim/ Sopanın en duzuni” .
Son bir örnek daha.Mayıs sonlarında Çerkesler anadil talebiyle bir eylem yaptılar. Ezilen ulusal topluluklardan biri olan Çerkeslerin bu eylemine karşı Leninistlerin tutumu ne yazık ki kayıtsız kalmak olmuştur.
Bunun nedeni Leninistlerin kendi gündemlerine fazlasıyla dalmış olmaları.Öyle ki , kendi dışlarında gelişen eylemleri duymadıkları bile olmuyor değil. Oysa bu kendiliğinden eylemlerde, işin büyük çoğunluğunu halkın kendisi yapıyor. Onlarla ilişki, hayati önem taşıyor, unutulmamalı. “.... Eğer gerek aydınlanmış işçiler, gerek aydınlar çevresinden bu mücadele için önderlerin yetişmesine katkıda bulanamazsak, kitleler politik mücadele yürütmeyi hiçbir zaman öğrenemeyeceklerdir. Fakat bu önderler ancak politik yaşantımızın bütün yönlerinin çeşitli sınıfların çeşitli nedenlerle gündeme gelen bütün protesto ve mücadele girişimlerinin sürekli ve sistemli tahliliyle eğitilebilirler.” (Lenin, Seçme Eserler, Cilt 2, Sf. 175).
Artık iyice açığa çıkan bir olguyu belirtmek gerekiyor. Devrim bütün güçlerini topluyor, kesin bir kapışmaya, sonuca doğru hızla ilerliyor. Nazım’ın dediği gibi “Ok hedefin kalbini gördü.” Bu süreçte, Lenin’in yukarıdaki pasajında söylediklerini Leninistler yeterince yapabiliyorlar mı?Bu her Leninistin mutlaka sorması ve cevaplaması gereken bir sorudur. Leninistlerin sloganları yaşamın kendisi tarafından doğrulanıyor; eyleme geçen kitleler bunu bizzat kendi deneyimleriyle öğreniyor. Bu süreçte polis ve ordu daha bir süre önce devrimin gelişini engelleyebilmek, halkların, kitlelerin devrimci atılımını durdurabilmek için boşu boşuna çabalayıp dursun. Tutuklamalar, baskılar, işkenceler, uzun hapis cezaları, F tipleri ,hiçbir sonuç vermiyor. Bütün bu çabalar bir yandan daha geniş biçimde yeni yeni insanları devrim saflarına doğru itip mücadeleye sürekli olarak yeni yeni güçleri katıyor. Aynı zamanda karşı tarafta, burjuva sınıfın kendi içinde de bunun sonuçları görülüyor. Devrimin gelişimi karşısında zaten iyice derinleşen zirvedeki bunalım daha da derinleşecek, yarılmaya varacaktır. Bugün yaşananlar bunun en açık kanıtlarını veriyor. Burjuva kurumlara şöyle bir bakış bile bunu anlamaya yeter. Parlamento, seçimlerden sonra daha ilk toplantısını bile yapamadan kendi meşruiyetini yitirdi. Öte yandan onlarca general ve üst rütbeli subay tutuklu. Yargıya, mahkemelere artık hiç kimse inanmıyor. Devletin düzen güçlerinin emekçi sınıflara, ezilen ulus ve ulusal topluluklara boş sözden başka verebileceği hiçbir şeyin kalmadığı iyice açığa çıkıyor. Boş sözler, vaatlerse güvercin gurultusu gibi kimsenin karnını doyurmuyor, emekçi sınıfların, Kürt halkının öfkesini arttırmaktan başka hiçbir sonuç vermiyor. Emekçi kitleler eylemden eyleme yöneliyor, her eylem bir sonrakinin habercisi oluyor.
Artık hiç kimse burjuva sınıfın, burjuva devletin ve hükümetin biriken sorunları çözebileceğine inanmıyor. Son dönemlerde tekelci faşist basında bile bunu gözlemek mümkün. Gerek polis ve asker, gerek gerilla ölümleriyle ilgili haber yaparken TV’lerin, gazetelerin diline bakın, kitle eylemlerine büyük bir nefret ve vahşetle saldıran polisin bu vahşi tutumuna gösterilen tepkiye bakın, seçilmiş Kürt milletvekillerinin tutukluluğunun devamına dair, Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin iptal edilmesine dair verilen haberlerin diline bakın. Dilleri olsun, tavırları olsun, önceki dönemlerden tamamen farklı. % 50 oy aldığı söylenen hükümet partisi de, ordu da savunmaya çekildi. Ya hiçbir şey söylemiyor, suskunlukla geçiştiriyorlar ya da yapılanları savunabilmek için kem küm ediyorlar.
Gözlerimizin önünde capcanlı bir devrim yaşanıyor. Burada olması gereken sürece acil ve etkin müdahale etmektir. Bunun için Leninistler kendi taleplerini; yani geniş proleter, emekçi yığınların, ezilen ulus ve ulusal toplulukların en açık, en özlü biçimde ifade edilmiş olan bu taleplerini yeni yeni yollardan, yeni yeni kitlelere ulaştırmalı, ajitasyon, propaganda ve örgütlenme faaliyetlerini kat kat artırmalılar. Bunu nasıl başarabiliriz? Hemen söyleyelim denize girmeyen yüzmeyi öğrenemez. Yeni yeni kadrolar yetiştirmek, tutup denizlere fırlatmak gerek. Pek çok defa söyledik, yazdık; kapitalizm, burjuvazi hiç durmadan saflarımıza yeni yeni insanlar itiyor. İşte yeni yeni yüzücüleri tam da buradan, özellikle işçi-emekçi gençlerden yetiştirmek gerekiyor. Atölyelerden, gecekondu bölgelerinden, yoksul işçi mahallelerindeki emekçi gençlerden, öğrenci gençlerden, bu sermayeye dayalı düzenin her yerde hiç durmadan saflarımıza doğru ittiği bu gençlerden yeni yeni kadrolar yetiştirmek için, bütün bu kesimler arasında daha çok ajitasyon, propaganda, örgütlenme faaliyeti. Böylece bir yandan yeni yeni kadrolar yetiştirirken, bir yandan da eski biçimlere takılıp kalan, alışıldık, yerleşik örgütlere, birimlere, alanlara bu gençlerden daha çok enerji, daha çok taze kan akışı sağlanacak, onlar da canlanacaktır.
“Eğer cesaretle, inisiyatifli bir şekilde yeni örgütler kurmaya başaramazsak, öncülük rolüne ilişkin içi boş hak iddialarından vazgeçelim. Komite, grup, toplantı ve çevrelerin bugüne kadar ulaşılmış sınırları, biçim ve çevreleri içine çakılıp kalırsak beceriksizliğimizi kanıtlamış oluruz.” (Lenin, Seçme Eserler, Cilt 3, Sf. 411).
Yani Leninistlerin kendi kabuklarını kırmaları, yeni denizlere atılmaları gerek. Hem de fırtınalara aldırmadan işte yapılması gereken bu.
HES’lere karşı hareket, YGS şifresi, Çerkeslerin anadil talepli eylemi birer örnek. Kitleleri harekete geçiren daha pek çok neden var. İşten atmalar, taşeronlaştırma, Kürt milletvekillerinin serbest bırakılmaması vb. vb. Hatta bir gecekondu yıkımı, trafik kazası… Bütün bu durumlarda Leninistler ne yapmalı? Açık. Hiç vakit kaybetmeden birilerinin talimatlarını beklemeden, cesaretle, inisiyatif kullanarak harekete geçmeliler. Mümkün olduğu kadar çok, bu türden çevrelerle, gruplarla ilişki kurmalı ve bu ilişkileri sağlamlaştırıp kalıcılaştırmakla işe başlamalılar. Her Leninist onlara yardımcı olmak, bugüne dek kendi deneyimleri ve birikimleriyle onlara bilgi vermek, bir yandan aydınlatırken bir yandan da aydınlanarak, devrimci inisiyatif kullanarak bu grupları ve çevreleri daha etkin hale getirmek için çaba göstermelidir.
Olayların etkisiyle harekete geçen bu gruplarla, çevrelerle, insanlarla ilişki kurarken gözetilmesi gerekenler de olacak elbette. Olması gereken, sosyal reformist, oportünist hareketin yaptığı gibi kitlelerin en geri taleplerine takılıp kalmak değil, aksine Leninist ilkelerden ve taleplerden ödün vermeden yeni yollar ve yöntemler bularak bunları kitlelere götürmek, kitlelerin Leninistlerle tanışmasını, buluşmasını sağlamak için hareket etmektir. Bütün bu çevre, grup ve insanlarda faşizme karşı, tekelci kapitalist düzene karşı tepki varsa, mücadele etme isteği varsa bundan sonrası gelecektir. Onlara nasıl yüzüleceğini gösterin ve denizlere gönderin yeter. O yüzmeyi öğrenecektir. Siz sadece onu gözetin, boğulmasına izin vermeyin. Ama bunları yaparken asla Leninist ilkelerden ödün vermeden, ilkeli, kararlı ve militan bir tutumla.
Tekelci sermayenin en etkin, en örgütlü gücü devlettir. Tekelci sermaye, faşist devlet gücüne dayanarak birbirinden kopuk, parça parça gelişen, burada parlayıp sönerken şurada yeniden canlanan, yükselişe geçmeye çabalayan hareketi bugüne kadar söndürmeyi başardı. Bunun en temel nedeni, bu hareketlerin kendiliğinden hareket olmalarıydı. Bugüne kadar yaşananlar, sermayenin şöyle ya da böyle bu hareketleri tolere ettiğini, bastırdığını ya da kendi bünyesine alarak absorbe ettiğini gösteriyor. Fakat şurası da açık ki, bu küçük küçük kıvılcımlar, kendiliğinden parlayıp sönen bu alevler tek tek kalmayıp da birleşik bir güç halinde birleştiğinde, ortaya çıkacak olan o müthiş ateş nehrinin önünde hiçbir güç duramaz. Şimdi emekçi kitleler, ezilen ulus ve ulusal topluluklar bu tek tek patlamalardan, çatışmalardan devrimi öğreniyor. Burada Leninistlerin yapmaları gerekenler daha da açık olarak görülüyor. Bugünün aktüel mücadelesinin gerisinde kalmamak; bununla birlikte her tekil, aktüel eylemin içindeki asıl yönü çıkarıp, kitlelere göstermek; mücadelenin gelişim yönüne işaret ederek, bir sonraki adımı atmaları, bir üst aşamaya sıçramaları için kitleleri cesaretlendirmek, onlara yardımcı olmak. Elbette bunları yaparken geçmişin ve bugünün deneyimlerinden dersler çıkarıp kitlelerle, işçi, emekçi yığınlarla paylaşmak; sıçramalı çöküş sürecinde olan kapitalist düzenin ve faşist devletin yıkılması tamamlanıncaya kadar kitleleri doğru hedeflere yönlendirmek, daima daha ileri gitmeleri için kitleleri teşvik etmek, cesaretlendirmek ve devrimin zaferine dek, demokratik halk devrimini gerçekleştirip, demokratik halk iktidarını kurana dek onlarla birlikte yürümek.
Unutulmamalı ki, işçi sınıfının, emekçi yığınların, ezilen ulus ve ulusal toplulukların en iyi, en ileri evlatları, kararsızları, peşlerinden sürükleyerek, uyuyanları uyarıp, güçsüzleri ve zayıfları cesaretlendirerek daima en önde yürüdüler. Haydi Leninistler, devrime, zafere!... Yapacak çok işimiz var.






