Monday, May 21st

Güncelleme:06:11:03 PM GMT

Başlıklar:
Buradasınız: Anasayfa Makaleler Makaleler Taksim "Tahrir" Olacak

Taksim "Tahrir" Olacak

e-Posta Yazdır PDF

2011 1 Mayıs kutlamaları Türkiye ve Kürdistan’da kitlesel katılım bakımından gerçek anlamıyla görkemli geçti. Her iki ülkede milyonlarca işçi, emekçi, yoksul Kürt ve genç meydanlara adeta sel olup aktı.

Bu tablonun içinde şüphesiz en önemli olanı İstanbul 1 Mayıs Alanı’ndaki kutlamalardır. Toplumun iki karşıt ve birbiriyle çatışma halinde olan iki sınıfı, sermaye sınıfı ve işçi sınıfı birbirlerinin durumunu tartarken ölçü olarak bu Alan’daki kutlamaları temel alırlar.

Nedeni üzerinde uzun uzadıya durmaya gerek yok. Uzun bir geçmişe sahip bir olgudur bu. 12 Eylül faşizminin başı Kenan Evren, faşist darbeye haklılık gerekçesi ararken 1 Mayıs Alanı’ndaki kutlamaları gerekçe gösteriyor ve “Biz gelmeseydik orada kızıl bayraklar dalgalanıyor olacaktı” diyordu.

Sermaye sınıfı ve faşist devlet, bu itiraf sözlerden de anlaşılacağı gibi, Taksim Meydanı’nda dalgalanan kızıl bayraklarda devrimin, komünizmin hayaletini görüyordu. Bu gerçek bilindiğinde Taksim Meydanının 1 Mayıs’a yıllar boyunca neden kapatıldığı daha iyi anlaşılabilir.

Ama yaşam devrimden yana akıyordu. Yıllar sonra bile olsa, Leninist Partinin son derece kararlı, bilinçli devrimci politikaları sonucu Taksim Meydanı 1 Mayıs Alanı olarak 1 Mayıs kutlamalarına tekrar açıldı. Açılır açılmaz da emekçi sınıflar ve Kürt halkı devrimin o dev gövdesini sermaye sınıfına göstermek istercesine 1 Mayıs Alanı’na akın ettiler.

Faşist Kenan Evren’in yıllar önce sermaye sınıfı ve emperyalistler adına “şikâyet” ettiği o sahne tekrar canlandı. Kızıl bayraklar, Marx-Engel-Lenin posterleri; Deniz-Mahir-İbrahim pankartları, devrim ve komünizm istemlerini ortaya koyan sloganlar 1 Mayıs Alanı’nda yeri göğü kapladı.

Enternasyonal marşı, İstanbul’un caddelerinde yankılandı. Ey Raqip marşı Türkiye’nin kalbinde, Kürt-Türk halklarının mücadele birliğini pekiştirircesine her iki ülkenin emekçilerinin dilinden göklere yükseliyordu. Orak-çekiçli bayraklar işçilerin ve gençlerin ellerinde zafer günü yürüyüşünü sermaye sınıfına hatırlatırcasına sağa sola dalgalanarak taşınıyordu.

Sermaye sınıfının bütün bu gelişmelerde “sevindiği” tek şey, 1 Mayıs’ın “olaysız” geçmiş olmasıydı. Bütün burjuva basın, sözleşmiş gibi işin bu yönünü öne çıkarırken sosyal reformist partilerin ve oportünist hareketlerin basını da kafa sallayarak onları onaylıyordu.

 

Emekçi Sınıfların Eğilimi

Kutlamalara katılan emekçi kitlelerin ve Kürt halkının sayısı özellikle 1 Mayıs Alanı’nda geçen yılın neredeyse iki katını buldu. Devrimin simgesi sayılan bir alana kitlelerin akın akın gelmesini nasıl okumalı? Milyonu bulan kitlenin kızıl bayraklar altında yürümek üzere toplanmasını sermaye sınıfına meydan okumak, bu sınıfın egemenliğine karşı savaş açmak isteğinden başka türlü okumak mümkün mü?

Elbette değil! O meydana akanlar, bir “bahar bayramı”nı kutlamak için değil, kızıl bayraklar altında, orak-çekiçli bayraklar altında sermaye sınıfına ve onun faşist devletine meydan okumak için geldiklerinin bilincindeydi. Bu bir devrim isteğinin eylemle, simgesel bir yerde toplanmayla ifadesidir, dışa vurumudur. 1 Mayıs Alanı’nı “Tahrir”e çevirme isteğinin sezgisel ifadesidir. Bu, birinci saptamadır.

İkinci saptama şudur: Türkiye’de ve özellikle İstanbul’da emekçi sınıflar 1 Mayıs Alanı’na, onlara alana getirmesi beklenen sendikaların, sosyal reformist partilerin ve oportünist hareketlerin çabalarıyla değil, onlara rağmen akın ettiler. Bu yılın 1 Mayıs’ında sosyal reformist partilerin olsun, oportünist hareketlerin olsun, sendikaların olsun kortejlerinde yürüyen kitlelerin sayısı ya geçen yıldan az idi ya da onlar adına en iyimser tahminle geçen yılın sayısıyla aynıydı.

Bu nesnel durum öncelikle kitleleri alana taşımada en “iddialı” oportünist hareketler ve sosyal reformist partiler için geçerlidir. İşin bu yönüne değinmemizin tek nedeni kitlelerin bu nesnel hareketinin politik anlamını ortaya koymaktır. 1 Mayıs Alanı’na akın eden emekçi kitlelerin sayısı geçen yılı ikiye katlarken sosyal reformistlerin, oportünistlerin ve sendikaların kortejlerindeki sayının geçen yıldan az ya da geçen yıl ile aynı olmasını nasıl izah etmeli?

Öncelikle şunun altını çizelim: Bu durum nesnel bir olgudur, sözünü ettiğimiz kesimlerin çağırıp çağırmaları nesnel gerçeği değiştirmez. Onun için bu saptamamız karşısında küplere bineceklerine oturup kendi politik konumlarını, politikalarını, üzerinde durdukları politik zemini gözden geçirmeleri kendileri açısından çok daha “hayırlı” bir durum olur.

Evet, bu kesimlerin, durumunu nasıl açıklamalı? Bu durumun tek açıklaması, birincisi, bu adamların kitleler nezdinde büyük bir güven kaybına uğradıkları, kitlelerin onların politikasına yüz çevirdikleridir. Onun için emekçi sınıflar ve gençlik onlardan ayrı, onlardan bağımsız şekilde Alan’a akın ettiler.

Emekçi sınıflar ve gençlik giderek daha devrimci bir ruh haline bürünürken sendikalardan, sosyal reformist partilerden ve oportünist hareketlerden uzaklaşıyorlarsa bu durum “sosyalist”, “devrimci” olma iddiası taşıyan bu adamların politik iflası anlamına gelir. Bugün yaşadığımız sürecin bir özelliği de budur. Bu süreç şimdi derinleşerek ilerliyor.

Emekçi sınıfların ve gençliğin sosyal reformist ve oportünist hareketlerin saflarını terk ediyor olmasının temelinde bu çevrelerin izledikleri politika yatıyor. Emekçi sınıflar ve gençlik, sosyal reformist partilerin, oportünist hareketlerin ve burjuva sendikacıların yıllardır önlerine koyup durdukları; buna karşılık kendilerini sınıf savaşında bir milim ileri götürmeyen “hak ve özgürlükler için mücadele” politikasından bıkıp usanmış durumdalar.

Bunun nedeni anlaşılabilir bir durumdur. Emekçi sınıflar, gençlik ve Kürt halkı büyük cesaret ve özveriyle yürüttükleri mücadelenin kendilerine gerçek kurtuluşu sağlamasını umuyorlardı. Böyle bir cesaret göstermelerinin ve özveriye katlanmalarının nedeni işte bu kurtuluş umududur. Ancak yıllar içinde “hak ve özgürlükler için mücadele”nin kendilerini sınıf savaşında ileriye taşımak yerine geriye götürdüğünü, en iyimser durumda yerinde saymalarına yol açtığını deneyimleriyle gördüler.

 

Devrim Bir İhtiyaçtır!

Sosyal reformist partiler, oportünist hareketler ve burjuva sendikacılar emekçi sınıflara “Hak ve özgürlükler için mücadele”yi dayatırken, emekçi sınıflar gerçek ihtiyaçlarının bir devrimle önce politik iktidarın, giderek tüm iktidarın ele geçirilmesi olduğunu yaşamın içinde öğrendiler.

Başka bir ifadeyle, emekçi sınıflar, gençlik ve Kürt halkı, acil ihtiyaçlarının, sosyal reformistlerle oportünistlerin sürekli bilinmez bir geleceğe erteledikleri; burjuva sendikacıların ise sözünü dahi etmedikleri politik iktidarın ele geçirilmesi olduğunu her geçen gün daha iyi öğreniyorlar. Çünkü deneyim onlara sürekli göstermiştir ki, politik iktidar bir devrimle ele geçirilmeden gerçek kurtuluş mümkün değildir.

Dahası, politik iktidarın ele geçirilebilir olduğunu Mısır, Tunus ve şimdi de Yemen deneyimleri örneğin gücüyle öğretti. Arap ülkelerindeki devrimci ayaklanmaların Türkiye ve Kürdistan emekçi sınıflarında bir bilinç yaratmadığını, bir bilinç sıçramasına yol açmadığını kimse iddia edemez.

Kürt halkının şimdi Mısır ve Tunus örneğini izleme isteğini daha sık dile getirmeye başlaması, Ortadoğu’da yaşanan ayaklanmaların iki ülke emekçi sınıflarını ve ezilen halklarını nasıl etkilediğine dair çarpıcı bir örnektir. Sadece Kürt halkı değil, ama Türkiye emekçi sınıfları da ayaklanma ve devrimden daha sık söz eder oldular. Bir devrimin hızla mayalanmakta olduğunu bundan daha iyi ne ortaya koyabilir?

Öyleyse şunu söylemek gerçek durumu ifade etmekten başka bir anlama gelmez: Devrimin toplumsal güçleri “Tahrir” yolundan gitmek, “Tahrir” örneğini tekrarlamak isterken sosyal reformist partilerle onların kuyruğundan ayrılmayan oportünist hareketler aksi istikameti, devrim yolu yerine reform yolunu gösteriyorlar.

Denilebilir ki, Leninist Parti, Kürt halkı, emekçi sınıflar ve gençlik ile sosyal reformist partiler, oportünistler ve burjuva sendikacılar arasındaki ilişkiyi gösteren bu tablonun neresinde duruyor? Hemen söyleyelim: Hiçbir yerinde. Leninist Parti, ortaya çıkışından beri izlediği devrimci politikalarla, devrim ve iktidar mücadelesini başa alarak reformlar uğruna mücadeleyi daima bu mücadeleye bağlamayı bilmekle haklı olarak bu tablonun dışında kalmıştır.

Bugün dost düşman herkes bilir ki, Leninist Parti, mücadelenin her aşamasında emekçi sınıflara ve Kürt halkına birinci hedef olarak politik iktidarın bir devrimle ele geçirilmesini önermiş, onları bu hedef için mücadeleye çağırmıştır. Leninist Partinin bu çağrısının kitleler tarafından hemen anlaşılmaması doğal olandır. Böylesi devrimci bir çağrının anlaşılması için belli bir zaman geçmesi, bir mücadele deneyiminin birikmesi gerekiyordu.

Yeterince zaman geçti, yeterli deneyim elde edildi. Şimdi bir devrimin gerektiğini, gerçek kurtuluş için politik iktidarın ele geçirilmesinin olmazsa olmaz bir koşul olduğunu emekçi sınıflar ve Kürt halkı da görmüş bulunuyor. Onun için Leninist Partinin çağrısı, Leninist Partinin politikaları, sloganları emekçi sınıflarda ve Kürt halkı arasında daha çok yankı buluyor. 2011 1 Mayıs’ı bunun kanıtı oldu. Emekçi sınıfların, Kürt halkının ve gençliğin Leninist Partiyi dikkatle izlediklerinin farkındayız.

Yine de Leninist Parti için her şeyin güllük-gülistanlık olduğunu kimse ileri sürmüyor, süremez. Yakın çeper değil ama sayıları milyonlarla ölçülen emekçi sınıflar ve Kürt halkı sözkonusu edildiğinde Leninist Partinin henüz çok tanınmadığını söylemek gerekir. Leninist Partinin sloganları, politikaları, mücadele çağrıları, hedefleri milyonlar tarafından henüz yeterince bilinmiyor. Bu bir olgudur ve biz gerçeğin gözünün ta içine bakmaktan çekinemeyiz.

Buna karşılık, eksiklikler bir kez tespit edildiğinde o eksiklikleri gidermek için işe girişecek güç, enerji ve cesaret fazlasıyla mevcuttur. Evet, bugünün acil görevi Leninist Partinin sesini, sloganlarını, politikalarını, çağrılarını milyonlara ulaştırmaktır.

Bunun araç ve yöntemlerini bulmak, taze güçlere kendilerini ortaya koyabilecekleri koşulları hazırlamak, taze güçleri daha ileri taşıyarak devrimin kadrolarına dönüştürmek ertelenemez bir ihtiyaç haline gelmiştir. Kürt halkı ve emekçi sınıfların ayaklanma ve devrimden daha sık söz eder hale geldiği koşullarda çok fazla zamanımızın olmadığı bilinmelidir.