Sendikalar, işçi sınıfının ekonomik mücadele örgütleridir. Kapitalist sistemde bir meta olarak işlem gören emek gücünü satarken, sendikalar, işçiler açısından daha iyi ve uygun koşullarda satabilmelerine hizmet eden mücadele araçlarıdır. Bu mücadele içerisinde sendikalar, geniş işçi yığınlarının işkolu temelinde örgütlemesini sağladığı gibi, ekonomik mücadeleler, fabrika yaşamı ve grevler sürecinde işçi sınıfının belirli bir noktaya kadar sınıf bilinciyle donanmasını da sağlar.
Sendikaların yetersiz olduğu yanlar da vardır. Bu yetersizlik, iki yönden kendini açığa vurur. Birisi, sendikaların örgütlenmesinde, büyük sanayi ve fabrikalara ağırlık vermesi, bunları temel almasıdır. Bunun bir sonucu, sendikaların küçük sanayide ve atölyelerde çalışan geniş işçi yığınlarının örgütlenmesine ilgisiz kalmaları oldu. Büyük sanayiye ve tekellere fason üretim yapan atölyeler, merdivenaltı sanayi ve küçük üretimin yoğun olduğu organize sanayi bölgelerindeki otomotiv yan sanayi, makine aksamları, tekstil, mobilya, deri, gemi yapımı vb. vb. işkolları gözönüne alındığında, bu tür küçük işletmelerde çalışan işçi nüfusunun büyüklüğü anlaşılabilir. Üstelik bu tür küçük işletmelerde çalışanların büyük çoğunluğu genç işçilerdir. Bu işçiler hiçbir güvenceye sahip olmadan, çoğu kez asgari ücretin bile altında bir ücretle çalışırlar. Pek çoğumuzun defalarca tanık olduğu gibi, bu genç işçiler sendikasız, sigortasız, servis olanakları dahi olmadan, hem en sağlıksız koşullarda ve iş kazası denen iş cinayetlerine en açık olarak, hem de günde 12-14 saat çalıştırılmaktadır. Sendikaların hiçbir şekilde el atmadığı bu alanlarda çalışan işçiler ekonomik, politik, sosyal krizin böylesine derin olduğu günümüz koşullarında, örgütlenmeye en çok ihtiyaç duyan; yarınsızlık, güvensizlik, açlık ve sefaletin derin biçimde etkilediği işçilerdir. Hiç ertelemeden, bugünden başlayarak bu alanlarda örgütlenmenin harikalarını yaratmak üzere harekete geçilmelidir.
Bugüne dek Tuzla Tersaneleri, Merter ve Çağlayan gibi yerlerde yaşananlar bize, bu tür alanlarda nasıl örgütlenme yapılamayacağının örneklerini vermektedir. Günümüzde işçileri sendikalarda örgütlemeye yönlendiren dürtü, ücret artışı, işgüvenliği ve sosyal hakların güvence altına alınması, biraz daha iyi bir yaşam sağlamak. Küçük üretimin yaygın olduğu bu tür sanayi merkezlerinde büyük sendikalar örgütlenmediği için, iki tür örgütlenme girişimiyle karşılaşırız. Birisi küçük sendikalarda örgütlenme, diğeri de dernekler biçiminde örgütlenmedir. Küçük sendikalar derken kastımız, işkolunda yeteri kadar örgütlenme sağlanamadığı için, herhangi bir işyerinde örgütlü olsa bile, işkolu barajını aşamayan, bu nedenle de toplu sözleşme yapma yetkisi alamamış durumda olan sendikalardır.
Geçerken belirtelim, bu durumun sorumlusu sendikalar değil, işkolu barajı vb. engellerle sendika seçme özgürlüğünü kısıtlayan, işçileri burjuva sendikalara mahkum eden 12 Eylül ürünü gerici-faşist yasalardır.
İşçiler, bu tür küçük sendikalarda örgütlenseler de bir süre sonra toplu sözleşme yetkilerinin olmaması nedeniyle bu sendikalardan yeniden uzaklaşmaktadır. Sonuçta bu sendikaların yaptıkları, yapabilecekleri pratik olarak sınırlı kalmakta, derneklerden öteye geçememektedir.
Dernekler eliyle yapılabilecekler göz önüne alındığında, işçi dernekleri bazı ihtiyaçlara cevap verebilirler. Tıpkı küçük sendikalar gibi, işçilerin bir araya gelebileceği, sorunlarını konuşabilecekleri, tartışabilecekleri yerler olarak değerlendirilebilir. Bunun yanı sıra, bu dernekler eliyle, belirli sanayi bölgelerinde zaman zaman yasal ya da değil, pratik olarak grevden başka bir şey olmayan iş durdurma, iş yavaşlatma gibi eylemler de örgütlendi. Ama sonuçta bu örgütlenmeler geçici başarılar sağlasa da, ya bu eylemlerden sonra ya da daha hazırlık aşamasında yasalar nedeniyle bu dernekler kapatıldı. İşçiler yeniden örgütsüzlüğe mahkum edildiği gibi, çoğu kez işten atılıp kara listelere alınarak işsizliğe mahkum edildi.
Bu örnekler nasıl olamayacağını gösterdiğine göre ne yapmak gerekiyor? Bu sorunun çözümü yine işçi komite ve konseyleri olacaktır. Küçük işletmelerin yaygın olduğu bu sanayi merkezlerinde, aynı atölyede ya da birkaç atölyede çalışan işçilerin oluşturduğu bir işçi komitesi, giderek bu komitelerin temsilcilerinin oluşturduğu bir çok atölyeyi ve en sonunda da bütün sanayi bölgesini kucaklayan işçi konseyi. Bu komite ve konseyler eliyle en geniş işçi kitlesini en demokratik biçimde örgütlemek ve bu alanlardaki mücadeleyi yükseltmek üzere harekete geçmek gerekiyor.
Sendikaların yetersiz kaldığı bir diğer yana gelirsek; her ekonomik mücadelenin hemen ardında politik bir mücadele vardır. İşte sendikaların yetersizliği burada da kendini gösteriyor. Kimi politik hedefler için zaman zaman mücadele verseler, hatta kimi başarılar elde etseler bile işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi söz konusu olduğunda sendikalar tamamen yetersiz kalır.
Sendikaların kendilerini yasalarla sınırlayan yapısı nedeniyle, çoğu kez kendi tabanıyla karşı karşıya geldiği ve pek çok eylemde de tabandan gelen baskı sonucu hareket ettiği bir gerçek. Tekel işçilerinin 78 gün süren Ankara çıkarması bunun en çarpıcı örneklerinden biri olarak yaşandı. İşçiler daha Ankara'ya ilk geldikleri gün polisle, copu ve biber gazıyla karşılandılar. Ekonomik talepli bir hak arama eylemi, böylelikle daha ilk adımında ekonomik mücadelenin ötesine geçerek politik mücadele karakteri kazanmış oldu.
Bir diğer çarpıcı örnek de 1 Mayıs eylemleridir. 2007 1 Mayıs'ından bu yana DİSK olsun, KESK olsun adım atmak zorunda kaldıysa, bunun en başta gelen nedeni, Leninistlerin işçi sınıfına bu devrimci hedefi göstermekteki ısrarlı tutumuydu. Bunun sonunda işçi sınıfının ileri kesimlerinin 2006'da aldığı, ancak sendika merkezleri tarafından kabul edilmeyen bir karar oldu. Bu kararı unutanlar için hatırlatalım: İstanbul Şubeler Platformu, 2006 1 Mayıs'ını Taksim'de kutlama kararı almıştı. Bu kararı yok sayan, geçersiz kılanlar da konfederasyonlar olmuştu.
Bu iki örnek yeter. Uzun yıllardan beri kamu sektöründe örgütlü Türk-İş olsun, DİSK olsun büyük sendikaların ekonomik, politik ve toplumsal kriz koşullarında ne kadar yetersiz kaldıkları açıkça görüldü. Bunun başta gelen nedeni uzun yıllar süren açık faşist baskılar ve yeni evrede tekelci sermayenin işçi sınıfını atomlarına kadar parçalayıp, her türlü sınıf örgütünden yoksun bırakmayı amaçlayan kapsamlı saldırılarıdır. Ancak en az bunlar kadar da bu baskıların sonucunda sendikalarda egemen hale gelen burjuva sendikacılığı anlayışıdır. Özellikle 90'lı yıllarda Sovyetler'in dağılması ve DSF sonrasında sınıf ve kitle sendikacılığından vazgeçtiler. 12 Eylül'ün DİSK'i kapatması sadece DİSK üzerinde değil, diğer sendikalar üzerinde de bir baskılama yarattı. Bir diğeri uzun iç savaş biçimini alan devrim mücadelesinin ve özellikle ezilen ulus konumundaki Kürt ulusunun yükselen mücadelesi karşısında sermayenin yaygın biçimde başvurduğu milliyetçi, ırkçı, şoven militarizmin işçi ve işsiz kesimler üzerindeki etkisi ve yine 12 Eylül'den başlayarak sendikaların bir çok yöneticisinin, sendikaları, parlamentoya seçilebilmek için bir sıçrama tahtası olarak görmesi, kullanması ve daha pek çok neden bu sendikaları, tekelci sermayenin işçi sınıfı üzerindeki egemenlik ve kontrol aygıtları haline getirdi. Bugün, bunun yarattığı sonuçlardan, en başta sendikaların kendileri şikayet etmektedir. Kamu işletmeleri dışındaki büyüklü küçüklü pek çok işletmede sendikal örgütlenmenin ya olmadığı ya da zayıf olduğu ortada. Bugün sendikalı işçi sayısı, 1980 öncesindeki sendikalı işçi sayısının bile gerisindeyse, bunun sorumlusu burjuva sendikacılığıdır.
Bütün bu yetersizliklerine ve olumsuzluklarına rağmen, sendikalardan vazgeçmek gerekir mi? Elbette hayır. Biz Leninistler hiç bir zaman sendikalara hayır demeyiz ve işçi sınıfının böyle bir örgütten kopmasını, sendikasızlaşmasını savunamayız Tam tersine, işçiler, kamu emekçileri, tarım sektöründe çalışan mevsimlik işçiler de dahil tüm ücretli emekçilerin sendikalarda örgütlenmesinin gerekliliğini savunuruz. Ama işçi sınıfı kendi kurtuluşu için bununla yetinemez. Kendi iradesini ve geleceğini sendikalara ve sendikacılara teslim edemez.
Sendikalar, işkollarına göre örgütlendiği ve toplu sözleşmelerle sınırlı bir alanda faaliyet yürüttüğü için, işçilerin pazarlık gücünü arttırma, günlük çıkarlarını koruma ve çalışma koşullarını iyileştirme için uygun araçlardır. Ancak ekonomik, politik ve sosyal kriz koşullarında, mücadelenin kaçınılmaz olarak sertleştiği ve mücadelede devrimci yöntemlerin öne çıktığı koşullarda yetersiz kaldıklarını, kalacaklarını işçiler kendi deneyimlerinden biliyor.
İleri gitmek isteyen işçi sınıfı sadece kendi deneyimleriyle yetinemez. İşçi sınıfının uluslararası deneyimlerinden, mücadelelerinden ve örgütlenme biçimlerinden de dersler çıkarmak, öğrenmek zorundadır.
İşçi sınıfının mücadelesinin ileri gittiği her yerde bütün 20. yüzyıl boyunca, ister zafere erişen devrimler olsun, ister yenilen devrimler olsun işçi sınıfının geniş kesimlerini kucaklayan örgütlenmeler, komite-konseyler oldu. İşçi sınıfının, işçi komiteleri, fabrika komiteleri ve konseyler biçiminde örgütlenip mücadeleyi bu örgütler vasıtasıyla sürdürdüğünü, işçi sınıfının enternasyonal mücadele tarihi gösteriyor. İşçi komiteleri ve konseyler, işçi sınıfının her alanda en geniş kesimlerini mücadeleye örgütlerken aynı zamanda yeni bir dünya bilincinin örgütsel ve maddi zeminlerini de oluşturdular; proletaryayı, burjuvalar olmaksızın toplumu yönetmeye hazırladılar.
Sendikalarla komite-konseylerin işlevleri ve görevleri birbirinden çok farklı olduğu için kesin olarak birbirlerinden ayrı örgütlenmelerdir. Ayrı olmaları demek, sendikalarla komite-konseylerin birbirlerine karşı olmaları ya da birbirlerinin alternatifi olmaları demek değildir. Aksine, komite-konseyler, işçi sınıfının ve diğer ücretli emekçilerin en geniş kesimlerini bünyesinde toplama ve mücadeleye kazanma yeteneğinde olduklarından hem sendikaların güvencesi olacak hem de sendikal örgütlenmenin önündeki engelleri ortadan kaldıracaklardır.
İşçi sınıfı saflarında yaygın bir komite-konsey örgütlenmesinin varlığı söz konusu olsaydı, 12 Eylül'ün DİSK'i kapatmasında olduğu gibi örgütsüz kalmaz, en geri, hatta gerici sendikalara mahkum olmazdı.
Komite-konseyler; yapıları, işleyişleri ve işlevleriyle sendikalardan tamamen farklı örgütlerdir. Bu örgütler, bürokratik olmadıkları gibi yaygın ve demokratik örgütlerdir. Amaçları, kapitalizm koşullarında mücadeleyi geliştirmek ve asıl olarak da kapitalizme uyum sağlamak değil, tam tersine kapitalizme karşı mücadeleyi geliştirerek, işçi sınıfının ekonomik-politik iktidarını sağlamaktır. Gramschi'nin sözleriyle “İşçi konseyleri, işçi sınıfının egemenlik için mücadele verdiği, kapitalizmi ortadan kaldırdığı ve sosyal üretimi örgütlediği geçiş dönemi için örgütlenme biçimidir.”
Komite-konseylerin önemi sendikalardan ayrı olması, bu örgütlerin, bugün açısından işçi sınıfının kendisini yasalarla sınırlayan mücadelesini devrimci araçlar ve yöntemlerle sürdürmesini sağlayan örgütler olması kadar, yeni bir devletin, proleter devletin de temeli olmasındadır.






