Emperyalist kapitalist sistemin dünya ölçeğinde süren sert ve derin yapısal krizi, işçi sınıfına yönelik sistemli ve küresel bir saldırıyı da beraberinde getirdi. Tam ilhak politikaları emekçi sınıflarda dayanılmaz bir yoksulluk, sefalet yaratırken: işçi sınıfının ekonomik örgütleri olan sendikalara kadar saldırıp işçi sınıfını örgütsüzleştirirken, iş bulabilenlerin konumlarını güvensizleştirdi; böylece ücretlerdeki düşüşü daha da hızlandırıp artı-değer sömürüsünü artırdı. Pek çok ülkede olduğu gibi bizde de özelleştirme taşeronlaştırma, esnek çalışma, sendikasız, sigortasız çalıştırma vb. yöntemlerle uygulanan bu saldırı karşısında uzun yıllardan beri süren bir mücadele söz konusu. Yıllara yayılan bu mücadelede sosyal reformistlerin ve ortalama solun önemli bir kesimi işçi sınıfının kendiliğinden mücadelesi önünde secde etti, onlara ekonomizmden, sendikalizmden başka bir şey önermedi. Hatta belirgin olarak öne çıkardıkları, sendikaların sloganı “Sendikasız, sigortasız çalışmaya hayır” oldu. İş kazası denen işçi cinayetlerine, işyerlerindeki çalışma koşullarına, işçi sınıfının yaşam koşullarına ve büyük sefalete dikkat çeken bu mücadele, sınıflar mücadelesinin bütün tarihi boyunca belirli bir yere sahip oldu. Bundan sonra da olacaktır. Ama bilinmelidir ki, bu mücadele işçi sınıfının kendiliğinden mücadelesidir ve varabileceği en ileri yer sendikalizmdir, ekonomizmdir.
Bu mücadelenin ufku, işçi sınıfının emek gücünü daha uygun koşullarda satmanın ötesine geçmez. Bu nedenle sendikal alanda sürüp giden bu mücadele, işçi sınıfını kapitalizm koşullarında kalmaya ve aynı anlama gelmek üzere sömürü altında yaşamaya mahkum eder. Buradan anlaşılması gereken, marksist leninistlerin ekonomik mücadeleyi, sendikal mücadeleyi reddettikleri gibi absürd bir sonuç olamaz. Aksine, komünistler, hiçbir koşulda sendikal mücadeleyi reddetmedikleri gibi, kendilerini de asla bu mücadeleyle sınırlamazlar; işçi sınıfı saflarında sosyalizm biliminin, yani işçi sınıfının biricik kurtuluş öğretisi olan marksizim-leninizmin gelişip güçlenmesi için her koşulda politik eğitimi ve politik mücadeleyi öne çıkarırlar.
Bundan ne anlaşılmalı? Yani işçi sınıfının politik eğitimi denince ne anlaşılmalı? İşçi sınıfının çıkarlarıyla burjuva sınıfın çıkarlarının birbirlerine karşıt olduğunun anlaşılması yeterli mi? Bu doğru önermeyi zaten her işçi kendi yaşamından şu ya da bu oranda görmüş öğrenmiştir. Burada işçilerin politik eğitiminden bahsetmek demek, işçi sınıfının ekonomik olarak sömürüldüğü kadar politik olarak da baskı altına aldığını kavratmak demektir. Hatta bu ezilme ve baskı altına almanın hayatın içindeki her somut olayda nasıl uygulandığını göstermek, görmelerini sağlamak demektir. Günümüz burjuva toplumunda tekelci sermaye, toplumdaki bütün sınıf ve katmanları toplumsal yaşamın bütün alanlarında çeşitli biçimlerde baskı altına almaktadır. Sadece ekonomik, sendikal, politik baskıyla yetinmeyen tekelcilik, bunların hepsini birden uygulamakta; aileden, özel alandan kamusal alana eğitimden sağlığa, dinsel inanç ve mezheplerden bilime kadar bütün toplumsal yaşam alanlarını kontrol altına almakta, bütün toplumsal kesimleri baskı altında tutmaktadır.
Buradan işçi sınıfının politik eğitimi, kapitalizmin, tekelci egemenlik sisteminin eleştirisinden, ekonomik politik, toplumsal baskının bütün biçimlerinin ve görüntülerinin açığa çıkarılıp teşhir edilmesinden, bu baskı kime uygulanırsa uygulansın, bu baskıya karşı çıkıp mücadele etmekten geçer.
Sosyal reformistlerle, ekonomistlerle marksist leninistler arasındaki en önemli fark burada ortaya çıkar. Onlar, ekonomik mücadelenin işçilerin, emekçi kitlelerin politik mücadeleye çekilmesinde en etkili araç olduğunu söylerler. İşçiler fabrikalardaki, işyerlerindeki koşulların düzeltilmesi için, daha iyi yaşam koşulları için, daha “insani” bir ücret alabilmek için uğraşmalı, sendikasız, sigortasız çalışmayı reddetmeli, mücadeleyi bu eksende sürdürmelidir. Zaten bu mücadelede yasalar, hükümet, kolluk güçleri onların karşısına çıkacak ve böylelikle işçi sınıfının ekonomik mücadelesi politik bir karakter kazanacaktır. Onlarca yıldan beri hep savunulan ve yapılan bu oldu. Sonuç, kamu emekçilerini bu rakamın dışında tutarak belirtelim, kaba taslak, 13 milyon işçiden sadece bir milyonunun sendikalı olduğu gerçeğidir. Peki bu neyi gösteriyor? İşçi sınıfının ekonomik mücadelesinin politikleştirilmesi yoluyla politik mücadeleye atıldığını mı, yoksa kendiliğinden mücadeleye tapınmayı mı? Üstelik bu kendiliğinden mücadele önünde secdeye kapanmak işçi sınıfının ekonomik mücadelesinde istediği sonucu bile engelliyor. Şimdi “Nasıl bir mücadele, nasıl bir politikleşme?” sorusunun zamanı.
Kürt ulusal hareketini konumuzun şimdilik dışında tutarak söyleyelim, Hrant Dink’in katledilmesinden hemen sonra 19 Ocak 2007’de İstanbul’un göbeğinde yerden biter gibi biten yüzbinler ekonomik mücadele mi veriyorlardı? 2007 1 Mayıs’ından itibaren bütün baskılara, yasaklara, devlet terörüne rağmen Taksim’e yürüyen, Taksim’i fetheden yüzbinler ve en son 2011 1 Mayıs’ında Taksim’e akan 1 milyonu aşkın kitle ekonomik mücadele mi veriyordu? Bütün bunlar ekonomik mücadelenin politikleştirilmesinin bir sonucu mu oldu? Elbette bu soruların hiçbirine olumlu cevap verilemez. Kitlelerin devlet terörüne, ırkçılığa, şovenizme, faşizme karşı müthiş bir kararlılıkla yürüttüğü bu mücadele, doğrudan politik mücadeleydi, politik özgürlüklerin kazanılması mücadelesiydi, yoksa sendika, sigorta mücadelesi değil.
Ekonomik mücadelenin politikleşmesine en güzel örnek, TEKEL işçilerinin Ankara’daki güçlü eylemi oldu. O da sendikalara rağmen, hatta yer yer sendikalara karşı verilen bir mücadele olarak yaşandı. TEKEL işçileri Ankara’nın göbeğinde kurdukları derme çatma çadırlarda aylar süren bir eylem gerçekleştirdiler. Gerek hükümetin ve kolluk güçlerinin tavrı, gerek TEKEL’in özelleştirilmesinden sonra onbinlerce işçinin 4-C kölelik sözleşmesini reddetmeleri, Ankara’da 78 gün süren bu eylemi daha baştan politik bir eylem düzeyine yükseltti. Sonuç ortada. Böylesine büyük kitle desteği alan, bütün toplumun yüreğini kazanan bu eylem, işçi sınıfının kendi doğrudan demokratik örgütlenmesi eliyle ve yine işçi sınıfının bağımsız devrimci sınıf politikaları temelinde yürütülemediği için, işçiler açısından somut bir kazanım elde edemeden bitti. Elbette, daha önce üzerinde durduğumuz gibi bir bilinç sıçraması yarattı, sınıflar mücadelesi açısından önemli sonuçları da oldu, ama TEKEL işçileri açısından öne sürülen talepler bakımından somut bir kazanımı olmadı.
Devrimci kitle patlamalarının yaşandığı bu süreçte aylarca süren bu eylem, niye somut bir kazanım elde edemedi? Sorunu sadece burjuva sendikalarının ayak oyunlarıyla, işçi önderlerinin yetersizliğiyle, işçilerin sınıf bilincinin yetersizliğiyle açıklamak yetmez. Bütün bunların etkisi var elbette. Ama asıl nedenlerden biri, devrimci hareketin, toplumun bütün sınıflarına, bütün emekçi kitlelere gidememesi, eylemi salt Ankara’da, “çadırkent” ve civarıyla sınırlı tutması oldu. Oysa bu eylem bütün kentlere, işçi emekçi sınıfının yaşadığı bütün mahallelere yayılma potansiyeli taşıdığı gibi, bunun en rahat gerçekleştirilebileceği eylemlerden biriydi.
Bu eylemin salt ekonomik hedeflerle, işe dönüşle sınırlandırılmasını kırmak, politik ajitasyonun konusu yapmak zorunluydu (bu hiçi yapılmadı demek haksızlık olur, ama yeterince yapılmadı) bu eylemi sadece 4-C ve işçilerin kazanılmış haklarıyla işe dönüşün propaganda ve ajitasyonuyla sınırlamak değil, asıl olarak işçi sınıfının iktidar hedefiyle bütünleştirmek, güncel devrimin örgütlenmesinin bir aracına dönüştürülmesi gerekiyordu. Ayrıca ekonomik temelli bu tür talepler, toplumsal politik yaşamın bir parçası olarak ele alınmazsa, hükümete yönelen bir reform talebinden öteye gidemez. Leninist parti, bu tür eylemlerin taleplerini toplumsal politik yaşamın bir parçası olarak ele almakla, buradaki emek sermaye asıl çelişkisini ve çatışmasını açığa çıkardığı gibi, devrimci durum koşullarında devrimin bir konusu olarak ele almalıdır. Bunu yapmakla, devrim reform arasındaki bağın leninistler tarafından nasıl ele alındığını da işçi sınıfına gösterebilir.
Kaldı ki tek tek hangi konuyu ele alırsak alalım, eğer sorun genel olandan koparılarak ele alınırsa devrim ufkunu kaybedip reformlarda boğulmak kaçınılmaz olur. İşsizlik, özelleştirmeler, sendikal özgürlükler ya da toplumsal yaşamın diğer konuları, mesela dinsel-mezhepsel (Ermeniler, Süryaniler, Aleviler vb.) özgürlükler olsun, bunlardan herhangi birini ele alan bir propaganda ajitasyon faaliyeti, kaçınılmaz olarak bu sorunların maddi toplumsal boyutlarını da ele almak, bu baskının asıl nedeninin kapitalist özel mülkiyet ve sömürü olduğunu göstermek, buradan da asıl çözüme, yeni bir toplum mücadelesine bağlamak durumundadır. İşçi ve emekçi sınıfın giderek daha kitlesel biçimde eyleme geçtiği bugünkü koşullarda, kitlelerle bağ kurmak, ancak politik eğitimin ve politik teşhirin çok yönlü olarak gerçekleştirilmesiyle mümkün olabilir. Her sınıf ve katmanın kendi özgün talepleriyle harekete geçtiği bu koşullar altında çok yönlü politik teşhir, bütün bu kitlelerin eylemini ortak bir hedefte buluşturmak, kitlelerin doğru sloganlar etrafında toparlanmasını sağlamak ve zafere doğru yürüyüşlerinin önünü açmak için olmazsa olmaz koşuldur.
İşçi sınıfı, egemenlerin baskı ve saldırısı hangi sınıf veya katmanı hedef alırsa alsın, eğer bu baskı ve zora karşı çıkmazsa, tepki göstermezse, bunu kendi devrimci sınıf bakış açısından ele alıp değerlendirmezse, burada gerçek bir sınıf bilincinden bahsedilemez. Devrimci işçiler her somut olayda, her somut olguda toplumdaki diğer sınıf ve katmanların tutumlarını, entelektüel, moral, politik tepkilerini gözlemlemeyi öğrenemezlerse; bütün toplumsal sınıf ve katmanların yaşamının çok yönlü bir çözümlenmesini gerçekleştiremezlerse ve elbette bunları diyalektik materyalist yöntemle yapmayı başaramazlarsa, burada gerçek bir sınıf bilincinden bahsedilemez. İşçi sınıfının dikkatini, gözlem yeteneğini ve hatta bilincini asıl olarak kendisi üzerinde, yani proletarya üzerinde yoğunlaştırmak, işçi sınıfına ve işçi sınıfının kurtuluş davasına yapılabilecek büyük bir kötülüktür. Çünkü işçi sınıfının kendi kendisini tanıması, modern kapitalist toplumun bütün sınıf ve katmanlarının çok yönlü hareketi içinde edindiği kendi deneyimi olmadan, politik yaşama dair kendi deneyimiyle edindiği düşünceleri olmadan mümkün değildir. Sınıf bilincine sahip her bir işçinin, her leninistin mutlaka toplumun diğer sınıflarının tavır ve davranışlarına dair; bir kapitalistin, bir din görevlisinin, bir küçük esnafın, üst düzey bir devlet memurunun, polisin, öğrencinin, hatta bir fahişenin hakkında açık, net bir fikri olmalıdır. Bütün bu toplumsal katmanlardan bireylerin kendi sınıfsal konumlarına, ekonomik, politik tutum ve davranışlarına bağlı olan güçlü ve zayıf yanlarını bilmeli; ekonomiyle doğrudan bağlantılı olan kendi bencil çıkarlarını ve amaçlarını görmeli, toplumsal konumlarının barındırdığı bütün safsatalarına ve önyargılarına bağlı olarak, onların kendi toplumsal çıkarlarını nasıl ifade ettiklerini anlamalıdır. Bütün bunlar sadece kitaplardan teorik olarak elde edilmez. Teoriden ziyade sınıf bilinçli her işçinin, her leninistin bizzat kendi deneyim ve gözlemleriyle edinebileceği yeteneklerdir bunlar.
Sokağa çıkan işçilere, kamu emekçilerine, öğrencilere, siyanür madenlerine, HES'lere karşı yaşam alanları savunan köylülere, nükleer santrallere vb. karşı çıkan çevrecilere, gecekondularının yıkılmasına karşı çıkan emekçi mahallelerindeki yoksul halka, okullarının, evlerinin önündeki trafik kazası cinayetlerine tepki gösteren bir yaya geçidi yapılması için yol kesen, gösteri yapan halka coplarla, sopalarla, gaz bombalarıyla, panzerlerle saldırıp vahşet uygulayan polis karşısında işçi sınıfı neden gereken tepkiyi göstermiyor? Kürt kentlerinde, köylerinde, hatta metropollerin varoşlarında evlere varana kadar gaz bombaları atan, beşikteki bebeği bile gaza boğup öldüren, büyük bir askeri güç kullanarak Kürt halkına vahşice saldırılar düzenleyen faşist devletin yaptıkları karşısında işçi sınıfı neden hala gereken tepkiyi vermiyor? Doğrusunu söylemek gerekirse bütün bu olaylar karşısında politik teşhirin yeterince hızlı, çarpıcı ve etkin olarak yapılmamasından ya da bir başka söylemle, leninistlerin, sınıf bilinçli işçilerin kitle hareketinin hızına yetişememesinden, onlara yeterli ve doğru önderlik yapmak bir yana, çoğu kez kitle hareketinin peşinden sürüklenmesinden kaynaklanıyor. Che'nin dediği gibi, kime atılırsa atılsın, atılan tokadın acısını kendi yanağında duymayan birisi devrimci olamaz. Modern kapitalist toplumun ve tarihin en devrimci sınıfı olan işçi sınıfı bu vahşete, bu baskıya, bu teröre seyirci kalıyorsa eğer, bu, leninistlerin işçi sınıfıyla yeterli bağı olmadığından, işçi sınıfı üzerindeki etkisinin yeterince yaygın olmamasından, politik teşhir, eğitim, propaganda ve ajitasyon faaliyetinin yeterinden daha az olmasındandır.
Toplumsal koşullara bağlı olarak politik faaliyetin kendi mantığı vardır. Hepimizin zaman zaman dile getirdiği gibi, toplumda müthiş bir öfke birikimi var. bu öfke yer yer zaman zaman kontrolsüz patlamalarla kendisini açığa vurabiliyor. Bu, Leninistlerin, sınıf bilinçli işçilerin bu öfkeyi, öfke dereciklerini, tek ve doğru bir mecrada birleştirip güçlü ve yıkıcı bir ırmak gibi bugünkü tekelci kapitalizme ve onun egemenlik aygıtı faşist devlete yöneltemediklerinin bariz bir göstergesidir.
Burada işçi sınıfına nasıl gitmeli sorusunu tekrarlayarak cevap verelim: Politik teşhir faaliyetini politik eğitim faaliyetini, propaganda ve ajitasyon faaliyetini artırarak. Ama burada bir şeyin altını yeniden çizelim; sadece işçi sınıfına değil, toplumun bütün sınıfları arasına gitmeli, çok yönlü bir teşhir faaliyeti sürdürülmelidir. Bunu biraz daha açarsak; mahallelerde olsun, işyerlerinde olsun, işçilerle ilişkilerde, onların yaşam koşullarından, fabrikalarda, atölyelerde karşılaştıkları baskılardan, ağır çalışma koşullarından, uzun iş saatlerinden ücretlerin azlığından, nasıl sömürüldüklerinden vb. konulardan konuşmak yetmez. Evet bunlar da konuşulmalı. Ama bütün bunların bizzat işçilerin kendi yaşamı olduğu, bütün bunları zaten bildikleri unutulmadan. Leninistlerin işçilerle ilişkilerinde kendilerini bu konularda sınırlandırmaları, kendi kendilerini darlaştırmaları, ellerini kollarını bağlamaları, bir sendika örgütcüsü, bir ekonomist düzeyine düşürmeleri demektir. İşçilerle ilişkilerde devrimci mücadeleyi sınıf mücadelesini, bu mücadelenin ve hareketin tarihini; sınıfların ortadan kaldırılmasının gerekliliğini anlatmak gerekir. Ezilen uluslara ve ulusal topuluklara, Alevi, Ermeni, Süryani vb. dinsel, mezhepsel topluluklara yapılanları, öğrencilere, devrimci tutsaklara, kadınlara yapılanları yani bütün ezilen emekçi sınfı ve katmanlara yapılanları; zulmü, baskıyı, faşist saldırıları, vahşeti, devlet terörünü çok yönlü teşhir etmeden; emperyalizmi; kapitalizmi, faşizmi, şovenizmi, ırkçılığı velhasıl sermayenin egemenliğini sürdürebilmek için nasıl bir iç savaş sürdürdüğünü; yönetemeyip savaştığını, bunun dış bağlantılarını ve koşullarını; sermayenin dünya egemenliğini; bu hegemonyanın çöküşünü ve sonuçlarını vb. anlatmadan, kavratmadan işçileri, politik özgürlüklerin kazanılması mücadelesine, politik mücadeleye kazanmak, onları politik eğitimden geçirmek mümkün değildir.
Burjuva sınıfın ve burjuva devletin bu çok yönlü saldırılarını, bunlar arasındaki bağlantıyı ve bütün bunların amacını anlatmadan kapitalizmin teşhiri yapılamaz. Ayrıca “sosyalist inançlarını ve demokratik taleplerini tüm dünyanın gözü önünde açıklamak için” (*) Leninistler hiçbir fırsatı kaçırmamalıdır. Her leninist sadece işçilere değil, toplumun bütün ezilenlerine,emekçi sınıflara, ezilen ulus ve ulusal topluluklara gitmek ve bunları açıklamakla yükümlüdür.
İşçi sınıfının örgütsüzlüğünden, mücadelede ağır basan yanın kendiliğinden mücadele olduğundan bahsetmek yetmez. Her Leninist, sürece etkin olarak müdahale etmelidir. Her Leninist propaganda ve ajitasyonu sürdürmek, proletaryanın örgütlenmesinde ona yardım etmek zorundadır. Bir yandan işçi sınıfı ve diğer emekçi kitlelerin en geniş en demokratik örgütlenmesi olan komite ve konseylerde örgütlenmelerini teşvik ederken, bir yandan da en ileri unsurları proletaryanın devrimci sınıf partisi saflarına kazanmak için elinden gelen her çabayı göstermekle yükümlüdür. Unutulmamalıdır ki, toplumda yaşanan hiçbir olay işçi sınıfının ilgi alanı dışında değildir. Ya doğrudan işçi sınıfının kendi yaşamıyla ya da toplumdaki bütün devrim güçlerinin öncüsü olarak işçi sınıfıyla bağlantılı olmayan hiçbir toplumsal olay yoktur, olamaz. Bu nedenle toplumsal yaşamın bütün olguları ve bütün olayları propaganda, ajitasyon, politik eğitim, politik teşhir ve örgütlenme faaliyetinin konusudur.
Burada gözden hiçbir şekilde kaçırılmaması gereken husus, devrim, demokrasi ve proletaryanın buradaki rolüdür. Emperyalizmin yeni evresinde uygulanan tam ilhak politikaları kapitalizmin kendi işleyişinde zaten var olan geniş kitlelerin mülksüzleştirilmesini daha da yoğunlaştırıp daha da yoğunlaştırıp kır ve kent küçük burjuvazisini küçük mülk sahiplerini büyük bir hızla mülksüzleştirip devrim saflarına doğru itiyor. Emperyalist tam ilhak, nüfusun büyük çoğunluğunu giderek artan oranda burjuva sınıfla ve bu sınıfın egemenlik aygıtı olan faşist devletle karşı karşıya getiriyor. Bu koşullarda proletarya demokratik halk devrimini gerçekleştirerek, demokratik halk iktidarını kurmak amacıyla hiç vakit kaybetmeksizin harekete geçmelidir. Bu cümleden hareketle, proletarya, kendisi dışında tekelci burjuva sınıfla, tekelci kapitalizmle ve bu sınıfın egemenlik sistemiyle sorunu olan bütün toplumsal sınıfları, katmanları, ezilen ulus ve ulusal toplulukları kendi hegemonyası altında birleştirip bu egemenliğe son vermek amacıyla kolları sıvayıp işe girişmelidir.
Şimdi sormak gerekiyor: Proletaryanın öncü müfrezesi olan Leninist Parti'nin bunu yapabilecek, propaganda ve ajitasyonu toplumun bütün emekçi sınıflarına, ezilen ulus ve ulusal topluluklara, diğer katmanlara ve sınıflara götürebilecek gücü var mı? Aslında bu sorunun cevabını verdik sayılır. Devrimci kitle patlamalarının yaşandığı, devrimin kendi kitlesiyle buluştuğu bugünkü koşullarda harekete her gün artan miktarda insan katılmakta çeşitli sınıf ve katmanlardan milyonlarca insan bizzat sermaye tarafından devrim saflarına doğru itilmekte, bütün bu kitlelerin en ileri kesimleri, özellikle de gençlik büyük bir hızla devrim saflarına katılmaktadır. Şimdi Leninist Parti'nin en temel sorunu bütün bu güçlerden yararlanabilmekte, harekete katılmak isteyen herkese yapabileceği uygun bir görev vermeyi başarabilmektedir.
Yaşamın her alanında burjuva devlet mekanizmasının çeşitli kurumları da dahil, her yerde insanlara ihtiyaç var. Bu insanlar proletaryaya, ezilen ulus ve ulusal topluluklara, emekçi yığınlara devletin kendi ilişkileri ve iç işleyişi dahil her konuda yeni yeni bilgiler verebilirler. Leninistlerin politik teşhir, propaganda, ajitasyon ve örgütlenme faaliyetleri yanında doğrudan politik eylemlerinde de bu tür bilgilere ihtiyacı olduğu bilinen bir olgu. Toplumun bütün sınıfları içinde faaliyet yürütmenin, bugün daha çok olanakları var. Hareketin gelişimi, her sınıftan insanı etkisi altına alıyor. Kimilerinde nefret duygusu uyarırken, kimilerinde hoşnutsuzluk yaratıyor, kimilerinde yeni yeni umutlar doğmaya başlıyor, kimileri faşist devletin yıkılacağına olan inancını pekiştiriyor, kimilerinde devrimci harekete destek olma hatta doğrudan katılma isteği duyabiliyor. İşte şimdi Leninist Parti bu koşullardan en iyi biçimde yararlanmayı,harekete katılmak isteyen her insana, koşullarına ve konumuna uygun bir iş vermeyi başarabilecek midir? Evet, Leninist Parti bunu başarmalıdır.
Fabrikalardaki, işyerlerindeki kötü koşulların teşhiri, tek tek burjuvalara karşı savaş ilan etmektir diyordu Lenin. Tıpkı bunun gibi, tekelci kapitalizmin ekonomik, politik teşhiriyse tekelci kapitalist egemenliğe faşist devlete karşı bir savaş ilanıdır. Burada politik teşhir ne denli geniş ve etkin olursa, bu savaşa katılacak insanlar üzerinde de etkisi o kadar güçlü olacaktır. Onları hem maddi hem de moral açıdan daha güçlü kılacaktır. Bunun yanında politik teşhir, burjuva cepheyi dağıtmanın, burjuva cephedeki yarılmayı, parçalanmayı derinleştirmenin ve daha geniş kitlelerde burjuva sınıfa, tekelci faşist devlete duyulan güvensizlik ve nefretin güçlenmesi sonucunu verecektir.
Bugün artık politik teşhir, propaganda ve ajitasyonu bütün toplumsal kesimler arasında yaymadan etkin olmaktan söz edilemez. Ama burada bir şey daha var. Leninistler politik faaliyetlerini bütün halk kesimleri içinde sürdürdüklerinde, hareketin proleter sınıf karakteri bundan etkilenmeyecek mi? Bu soruya doğru bir yanıt vermeyenler, kendilerini “halk” hareketi, “ezilenler” hareketi gibi proleter sınıf karakteri dışında bir yerde tanımlamaya başlayalı çok oldu. Öncelikle, hareketin proleter sınıf karakteri, bu faaliyetin bizzat proletaryanın devrimci sınıf partisi tarafından sürdürülmesiyle bellidir. Leninist Parti, bu çok yönlü faaliyeti sürdürürken, bütün emekçi sınıflar, ezilen ulus ve ulusal topluluklar adına ve onlarla birlikte tekelci sermayeye ve faşist devlete karşı verilen bu mücadelede, proletaryanın politik bağımsızlığını koruyarak proleter kitlelerin devrimci eğitimini sürdürmesinde, bu devrimci eğitimle işçi sınıfının mücadelesini birleştirmeyi başarabilmesinde ifadesini bulur. Ayrıca bunlara ek olarak her geçen gün daha çok insanı harekete geçmeye zorlayan, devrim saflarına doğru iten sermayeye dayalı bu sömürücü sisteme karşı mücadeleye girişen büyük kitlelerin kendiliğinden hareketiyle proleter devrimci hareket arasında gereken bağları kurmakta ve geniş halk kesimlerine öncülük etmekte ifadesini bulacaktır.
Bu zorlu görevleri başarabilmek için Leninist Parti, toplumsal ve politik yaşamın bütün alanlarına ve bütün sorunlarına karşı tavır geliştirmelidir. Böylece zaten toplumun bütün kesimlerinde biriken hoşnutsuzluğun, öfkenin, biriken patlayıcıların kendiliğinden bir hareketle heba olmasının önüne geçebilir, proletaryanın politik bilincini ve politik eylemini geliştirerek, bütün diğer emekçi sınıfları, ezilen ulus ve ulusal toplulukları kendi hegemonyasına alarak birleşik devrime önderlik edebilir.
Şimdi yarınları kazanmak bu görevlerin ne kadar başarılabildiğine bağlı olacaktır.
* Lenin, Seçme Eserler, Cilt 2, Sf.107, İnter Yayınları, 1. Basım.






