Kapitalizmin kendi işleyiş yasaları, sürekli olarak sermaye birikiminin daha çok elden daha az ele doğru akışı yönünde işler. Bu nedenle tekeller ve büyük ölçekli üretim sürekli olarak küçük mülk sahiplerini tasfiye eder, küçük mülk sahipleri sürekli olarak mülklerini daha büyük mülkiyete kaptırır, kendileri mülksüzleşirler. Kapitalist üretimin egemen olduğu her yerde bunun sonuçları aynı özellikleri gösterir. Bir yanda muazzam bir servet artışı ve lüks tüketim ortaya çıkarken, karşıt kutupta sürekli bir yoksulluk ve dayanılmaz boyutlardaki sefalet.
Kapitalizmin bu gelişim sürecinde kentlerde olsun, kırlarda olsun hiç farketmez, küçük mülk sahipleri sürekli olarak üretim araçlarından ve aynı anlama gelmek üzere geçim araçlarından koparılarak işçi sınıfının saflarına itilirler. Üretim ve geçim araçlarını kaybeden nüfus, kırdan kente, sanayi merkezlerine doğu sürekli bir hareket halindedir. Kentlerde, sanayi merkezlerinde yoğunlaşan fazla nüfus nedeniyle, işçi sınıfı içinde iş bulabilen “şanslı” kesimler de sürekli olarak ücretlerinde bir düşüşle karşılaştıkları gibi, konumları da güvensizleşir. Her an işsiz kalmakla karşı karşıya kalırlar.
Ayrıca, kapitalist meta üretimi, işçi ücretlerinde düşüşü daha başka yollardan da gerçekleştirir. Bunların başında tüketim nesnesi olan metaların değerini sürekli olarak daha da düşürmek gelir. Bunu da makineli üretim yoluyla, her bir meta için üretimde kullanılan emek miktarını düşürerek, meta üretimini artırıp değişim değerini düşürerek gerçekleştirir. Ancak işçi ücretlerindeki düşüş her zaman bundan daha hızlıdır. Bu nedene işçi sınıfı ve emekçi yığınların saflarında açlık ve sefalet sürekli olarak artış gösterir.
İşçi ücretlerinde düşüşün bir başka yolu da kadın ve çocuk emeğinin üretimde kullanılmasıdır. Şurası açık, kapitalist üretimin temeli devrimcidir. Yani kapitalizm, sürekli olarak üretimin teknik temelini geliştirir. Bilimi ayrı bir üretici güç olarak devreye sokar; bilim ve teknolojideki gelişmeleri, buluşları üretime uyarlayarak kurulu üretim düzenini -kapitalist düzeni değil, üretimin teknik düzenini- sürekli olarak yıkıp yeniden kurar. Bu gelişme, bir yandan insan emeğinin üretim sürecindeki payını azaltıp üretimdeki işçi sayısını azaltma eğilimi gösterirken, aynı zamanda vasıflı emeği de gereksiz hale getirip kadın ve çocuk emeğini de üretime sokarak ücretlerde büyük bir düşüşe sebep oldu.
İşçi sınıfının durumunda yaşanan bu sürekli kötüleşme, yoksulluk, sefalet ve güvensizlik, onları, makinelerin ve büyük sanayi komplekslerinin sahibi olan burjuvalar karşısında kaçınılmaz olarak ortak davranmaya, örgütlenmeye yöneltir. En başta fabrikalarda bir araya gelen işçiler birlikte çalışıp ortak üreterek ortak davranmayı da öğrenirler. Bu süreçte hepsinin durumunun birbirlerinden hiç de farklı olmadığını, çıkarlarının da aynı olduğunu görürler. Bunun yanında, büyük sanayi merkezlerinde, farklı farklı fabrikalarda, ayrı işkollarında çalışan işçiler, çalışma koşullarının olsun, ücretlerin olsun aynı olduğunu, yani kendilerinin durumunun hiç değişmediğini gördükleri gibi, bunun nedeninin de tek tek kapitalistler olmadığını, genel olarak burjuva sınıf ve sermayeye dayalı bu üretim sistemi olduğunu görür, kavrarlar. Çıkarlarının ortak olduğunu kavrayan işçiler, burjuva sınıfa karşı kendileri de sınıf olarak, ortak davranmaya, birlikte mücadele etmeye başlarlar.
İşçiler bu mücadeleye başladıktan sonra, kendilerinin bir sınıf olduğunu farketmeye başlarlar. Mücadele geliştikçe, burjuvalar, işçilerin karşısına tek tek değil, bir sınıf olarak devletle birlikte çıkarlar. İşçi sınıfının mücadelesinin önüne geçmek için yasalar, polisiye tedbirler, mahkemeler devreye girerken, aynı zamanda burjuvalar da yeni yeni işçiler alarak üretimi sürdürmeye çalışırlar, olmazsa makineleri, üretim araçlarını başka bölgelere taşıyarak ve daha pek çok yoldan işçilerin eylemini kırmaya yönelirler. Tek tek fabrikaları, giderek tek tek sanayi kollarını kapsayan mücadele, bir süre sonra diğer sanayi kollarına yayılır ve işçileri bir sınıf olarak birleştirip birlikte davranmayı, birlikte mücadele etmeyi öğretir. İşçi sınıfı, bir sınıf olarak çıkarlarının ortak olduğunu, karşılarına bir bütün olarak çıkan burjuva sınıfla mücadelede kendilerinin de bir sınıf olarak birlikte mücadele etmeleri gerektiğini bizzat yaşayarak öğrenir. Mücadele bir üst aşamaya sıçramıştır; tek tek kapitalistlere karşı başlayan mücadele bir bütün olarak burjuva sınıfa, sermayeye dayalı bu üretim sisteminin kendisine karşı mücadeleye dönüşmüştür. Burada artık işçi sınıfının verdiği sınıf mücadelesi gerçek toplumsal içeriğine kavuşur: Emek sömürüsüyle yaşayan bütün sömürücü, asalak sınıf ve katmanlara karşı mücadeleye dönüşür.
İşçi sınıfı uzun yıllardan beri sürdürdüğü kendi mücadelesinde bu toplumsal koşullar altında kendi isteklerine kavuşamayacağını anlar. İşçi sınıfının asıl hedefi ekonomik kurtuluşunu elde etmektir. Kapitalist toplum, özel mülkiyete dayalı toplumların sonuncusudur. Artık üretim araçları burada işçi sınıfına karşı burjuva sınıfın elinde sermaye olarak vardır. İşçi sınıfı bu nedenle sömürüyü ortadan kaldırmak için, üretim araçlarının özel mülkiyetine son vermek durumundadır. Ancak bunu gerçekleştirdiğinde fabrikaları, madenleri, toprakları ve üretim araçlarını bütün toplumun ortaklaşa mülkiyetine dönüştürdüğünde, ancak o zaman toplum, kolektif emeğin tüm sonuçlarından da ortaklaşa olarak yararlanabilecektir. Üretim araçlarının ortaklaşa mülkiyeti gerçekleştiğinde iş yükü de bütün topluma, toplumda çalışabilecek durumdaki bütün bireylere dağıtılmış olacağından, bireyin kendisine ayıracağı zaman artacak, çalışma bir zorunluluk olmaktan çıkıp bir zevk haline gelecek, bilim ve sanatın, yaşamın tüm zevklerinden toplumdaki tüm bireyler de yararlanabilecektir.
İşçi sınıfı bunu gerçekleştirebilmek için, ilk etapta, burjuva sınıfın elindeki politik iktidarı fethetmek; burjuva devleti yıkarak yerine proleter devleti kurmak zorundadır. Bu, işçi sınıfının hem kendisini, hem insanlığı, hem de doğayı ve yer küre üzerindeki yaşamı kurtarabilmesinin tek yoludur.
İşçi sınıfı uzun yıllardan beri verdiği mücadelede bunların bir kısmını zaten kavramış durumdadır. Kendi yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirmek için gerçekleştirdiği her eyleminde polis gücüyle, devlet gücüyle karşı karşıya gelmiş, yukarıda saydığımız olguların bazen birini, bazen diğerini bizzat kendi yaşamında görerek öğrenmiştir. Bu ekonomik mücadele, işçi sınıfında belirli bir bilinç yaratmış, ona birleşmenin, örgütlenmenin ve örgütlü mücadele etmenin gerekliliğini kavratmıştır. Ama şurası da açık ki, işçi sınıfı ekonomik mücadele yoluyla hiçbir zaman kapitalizm koşullarından kurtulamayacak, daha ileriye gidemeyecektir. Daha ileriye gitmek için kaçınılmaz olarak politik mücadeleye atılmak, politik örgütlenmesini gerçekleştirmek zorunda kalmıştır.
Emekçi sınıflar, en başta da işçi sınıfı, içinde bulunduğu koşullar nedeniyle devletin niteliği konusunda düşünecek zamana da, bu niteliği açığa çıkaracak olanaklara da sahip değildir. İşçi ve emekçi yığınların kendi yaşamlarını sürdürebilecekleri zorunlu gereksinimlerini karşılamak amacıyla verdikleri mücadele, onları kaçınılmaz olarak devlet üzerine, devletin işleyişi üzerine, parlamento ve yasalar üzerine düşünmeye, tartışmaya sevk eder. İşyerlerindeki çalışma koşullarının ve yaşamlarının iyileştirilmesi uğruna girdikleri her mücadele, onları, burjuva sınıfın egemenlik aygıtı olan devletle ve güvenlik güçleriyle çatışma içine sokar. Böylelikle işçi sınıfı, politik mücadeleye doğru bizzat burjuva sınıf tarafından iteklenir. Polis ve mahkemelerin yanı sıra, din adamları, imamlar, müftüler devreye girer, işçi sınıfına ve emekçi yığınlara boyun eğmeyi, “kaderlerine razı olmayı” öğütlerler. İşçi ve emekçi yığınlar böylelikle ilk politik eğitimlerini yine burjuva sınıfın kendisinden alırlar; diniyle, devletiyle bütün burjuva kurumların niteliğine dair fikirler edinmeye başlarlar.
Proletaryanın burjuvaziye karşı tek tek işyerlerinde verdiği mücadelelerde, hükümetle, devletle, polisle, jandarmayla karşı karşıya geldiği, zaman zaman çatıştığı herkesin bildiği bir durum. Bu, ekonomik mücadeleye kendiliğinden politik bir nitelik katsa da, asıl olarak proletaryanın politik mücadelesi değildir. İşçi sınıfı kendi olağan günlük mücadelesinde bunu görse de, asıl olarak politik mücadele politik özgürlüklerin kazanılması mücadelesidir. Politik özgürlük talebi, işçi sınıfı açısından olduğu kadar, ezilen ulus ve ulusal topluluklar açısından da acil taleplerden biridir. İşçi sınıfı politik özgürlükler uğruna mücadelesinde hem kendi kendisini, hem de bütün toplumu demokrasi eğitiminden geçirir.
İşçi sınıfı politik özgürlükler uğruna mücadeleye girdiğinde, kaçınılmaz olarak politik bir örgüte ihtiyaç duyar. Bugüne dek sürdürdüğü ekonomik mücadelede ihtiyacı olan ekonomik örgütlenme sendikalardı. Ancak işçi sınıfı politik hayata uyanmaya, politik mücadele vermeye başladığı andan itibaren, bu ekonomik örgütlenmenin, ekonomik mücadele aracının kendisine yetmediğini görür. Şimdi politik bir örgüte ihtiyacı vardır: proletaryanın devrimci sınıf partisine. Polis saldırılarından, kovuşturmalardan ve tutuklamalardan korunmak için bu örgütlenme kaçınılmaz olarak gizliliği gerektirdiği gibi, zaten burjuva sınıfın belirlediği yasal çerçeve içinde kalarak da burjuva sınıfa karşı da, burjuva devlete karşı da mücadele verilemez.
Devlet, burjuva devlet, sermaye egemenliğinin devamı için burjuva toplumun en gelişkin örgütlü zor aygıtıdır. Buna karşı mücadelede işçi sınıfının elindeki en güçlü silah, proletaryanın devrimci sınıf partisidir. Bu partinin en başta gelen görevi, işçi sınıfının sınıf bilincini geliştirmek, onu sosyalizm bilinciyle donatmak ve işçi sınıfının verdiği sınıf mücadelesinde onu desteklemektir. İşçi sınıfının devrimci sınıf partisi olan Leninist Parti, bu görevini yerine getirirken yapması gereken, işçi sınıfının pratik mücadelesinden, proletaryanın bugüne kadar dünya ölçeğinde verdiği mücadeleden öğrendiklerini işçi sınıfına öğretmekten ibarettir. Yani yeni yeni mücadele araçları ve örgüt modelleri icat etmek, keşifler yapmak değil, işçi sınıfıyla daha yaygın bağlar kurmak, varolanları geliştirip güçlendirmek, işçi sınıfı saflarında sosyalizm biliminin daha geniş biçimde tanınıp benimsenmesi için işçileri bu bilinçle donatmaktır. Böylelikle, uzun zamandan beri, işçi sınıfının zaten vermekte olduğu sınıf mücadelesinde onu desteklemektir.
İşçi sınıfı açısından sınıf bilinci demek, önce tek tek kapitalistlere karşı değil, bir bütün olarak burjuva sınıfa karşı mücadelenin gerekli ve zorunlu olduğunu anlamaktır. Bu yetmez, bütün ülkede giderek dünyada işçilerin sınıfsal çıkarlarının bir ve ortak olduğunu, bütün diğer sınıf ve katmanlardan farklı olarak birbirleriyle dayanışma içinde mücadele etmeleri gerektiğini kavramalarıdır. Bu da yetmez, başta burjuva sınıf olmak üzere bütün sömürücü sınıflara ve onların egemenlik aygıtından başka bir şey olmayan devlete karşı da mücadele etmenin gerekliliğini kavramalarıdır.
İşte burada proletaryanın devrimci sınıf partisinin asıl görevi, proletaryanın sınıf mücadelesini, somut koşullara uygun araçlar ve yöntemlerle desteklemek, proletaryanın mücadelesini yönetmek ve zafere giden yolu göstermektir. Bunu başarabilmek için Leninist Parti, işçi sınıfının istemlerini ve hedeflerini en net, en açık, en anlaşılır biçimde ifade edip kitlelere anlatmakla yükümlüdür.






