Monday, May 21st

Güncelleme:06:11:03 PM GMT

Başlıklar:
Buradasınız: Anasayfa Makaleler Makaleler EMEK ORDUSU İÇİNDE KÖK SALMAK

EMEK ORDUSU İÇİNDE KÖK SALMAK

e-Posta Yazdır PDF

Çok yoğun bir bahar dönemi geçirdik. Patlayan tomurcukların yavaş yavaş meyve verdiğini gördük. Newroz ve 1 Mayıs, birleşik devrim sürecinde yeni bir aşamaya işaret etti, bizler için de öyle oldu. Devrimin nesnel gücü her zaman politikalarımızı belirleyen temel veri oldu, ancak bu gücü öznel kanallarda biriktirmenin sıkıntısını yaşadık. Buna rağmen özellikle 1 Mayıs, öznel gücümüzün adım adım değil, adeta sıçramalar biçiminde ilerleyeceğinin işareti oldu.

Bir sonuç: Yüzümüzü kitlelere döndük, ama henüz gerçek kitle çalışmasına başlamış değiliz.

Uzun yıllar boyunca, devrimin tek doğru hattının kulvarında hemen hemen tek başımıza koşumuzu sürdürdük. Yasal reformizmin ve onların yol arkadaşı oportünist hareketlerin, devrimci kulvarın hatlarını bozma ve silikleştirme girişimlerine karşı mücadele verdik. Denilebilir ki, enerjimizin önemli bir kısmını bu çabaya harcadık. Devrimin tek doğru hattını tek başımıza sürdürme çabası, kabul edelim ki, bizlerde, giderek kalıplaşmış bir propaganda dili ve esneklik tanımayan bir dizi alışkanlıklar oluşturdu. Kimsenin kuşkusu olmasın; bizi bir takım kalıplara sıkıştırmış olsa da, bütün bunlar mutlaka yapılması gereken şeylerdi. Bir partinin devrimci politik hattını koruyup sağlamlaştırması, bir devrimin en başta gelen güvencesidir. Bunu başardık. Ve başarımızın gözlerimizi kör etmesine izin vermeden, yeni dönemi eski alışkanlıklarımızla karşılamanın mümkün olmadığını bilerek, yolumuza devam etmeliyiz.

 

ALIŞKANLIKTAN KURTULMA VAKTİDİR

Peki, nedir bu söz konusu alışkanlıklar?

En başta geleni, devrimin genel hedef ve sloganlarına savunmacı konumdan bağlılıktır. İktidar Dışında Her Şey, Hiç Bir Şeydir sözünde olduğu gibi, genel hedeflerimizden taviz vermedik. Öne çıkartılması gerekli olan devrimci iktidarın fethi hedefini gözden ırak tutmaya çalışan oportünist harekete göre konumlandık ve hep bir savunma pozisyonunda olduk. Bu da, hemen hemen bütün insanlarımızda, politik savaşçılık diye adlandırabileceğimiz genel bir tipoloji oluşturdu.

Nedir politik savaşçılık? Avantaj ve dezavantajları nelerdir?

Politik Savaşçılar, ideolojik saflığın, devrimci siyasal hattın koruyucusudurlar. Bu nedenle, son tahlilde berraklaşan hakikatin sözcüleridir. Gelişen her toplumsal olaya karşı duyarlılık, uyanıklık, en karmaşık dönemde dahi doğru çizgiyi bulmak, politik savaşçı kimliğin öne çıkan avantajlarıdır. Bir de dezavantajları var.

Politik savaşçı sabırsızdır, ataktır, kestirmecidir. Bunun varacağı son noktanın sekterlik olması işten bile değil. Karşısındaki kişinin sosyal konumuna ve nesnel gerçekliğine değil, fakat onun dile getirdiği fikirlere odaklanır ve bu fikirleri kestirmeden yargılar, çöpe atar. Devrimin tek doğru hattını temsil etmenin verdiği gururla, tek başına kalmayı giderek bir erdem haline getirir. Politik savaşçı için nesnel güç, potansiyel güç her şeydir, dışımızda akıp giden kalabalıkların eninde sonunda, gelişen olaylar sonucunda kendi politik hattıyla buluşacağından kuşku duymaz. Ve bu nedenle kitlelere ulaşmanın engellerini ısrarla arayıp bulmaktan, bu engelleri ortadan kaldıran yaratıcı çabayı göstermekten kendini uzak tutar.

Bir ara sonuç; ama belki de üzerinde en çok durulması gerekli olanı: Politik savaşçılık kimliğini, sabırlı, ısrarcı ve yaratıcı bir kitle örgütçüsü kimliği ile donatmadan, yeni dönemi karşılayamayız.

Kurtulmamız gereken başka alışkanlıklar?

Olmaz mı? İdeolojik saflığın, politik berraklığın sınırları içinde kendine ait bir yaşam kurmak olarak açıklayabileceğimiz bir cam fanus sendromu var ki, düşman başına! Bu bizi, modern parti ilişkilerinin ötesinde, birbirine kişisel bağları son derece güçlü bir aileye dönüştürdü. Bu cam fanus içinde kişi, yalnızca devrimin en temel sorunlarına çözümler değil, ama yaşamın tümüne dair doyurucu cevaplar, ilişkiler buldu. Bu ilişkilerin yakınlığı ve derinliği, özellikle genç insanlarda kişisel bir doygunluk yarattı. Kişisel doygunluk hissini sulandırma –ya da bu sihiri bozma- ihtimali olan çevresel ilişkilerden yavaş yavaş kopma yaşandı. Buradan, “Biz kendi kendimize yeteriz” anlayışının doğması kaçınılmazdır. Dışımızda akıp giden sosyal yaşamın karmaşasına dalmaktansa, cam fanustan dünyaya bakmak, elbette rahat ve huzur vericiydi. Böylece giderek, kendi ölçülerimize hitap eden, bunun dışına taşmayan bir faaliyet alışkanlığı geliştirdik. Yayınlarımızdaki eylem haberlerine bile yansıdı bu cam fanus sendromu. Bu tür haberlerin büyük çoğunluğu yapılan kitlesel eylemin genel havasından çok, bizim kortejin havasını yansıttı. Yapılan etkinlikler giderek, sadece kendi insanlarımızın bulunduğu iç etkinliklere dönüştü. Bu kısır döngüyü kıracak yaratıcı fikirler yerine, denenmiş ve de onaylanmış olanda ısrar ettik. Daha önceki standartlarımıza uyuyorsa, gerisini sorun etmedik.

 

KİTLELERE ŞÖYLE BİR DOKUNUP GEÇMEK

Diyeceksiniz ki; be insaf! Hiç mi kitle çalışması olmadı? Peki ya dergi dağıtımları, bildiriler, eylem alanlarında boy gösteren pankartlar, eylem ziyaretleri vb…?!

Haksızlık etmeyelim. Kitlelere ulaşmak için hiçbir çaba göstermediğimizi iddia edebilecek kimse yok. Ama yine de, kitlelere ulaşmanın en kestirmeci, en steril yollarıdır bunlar; kitlelere şöyle bir dokunup geçmektir, aralarında kök salmak değil.

Örneğin yayınlar: Politik savaşçı kimliğimizin sözü edilen dezavantajları ile doluysa, o yayınlar ancak ruh hali bize en yakın olanlara hitap edecektir. Geniş kitleler ile eylem alanlarında, eylem çadırlarında buluşmaya gelince… Özellikle son aylarda bu konularda oldukça yoğun bir faaliyet içindeyiz ve hatta daha da yoğunlaştırmalıyız. Bu sayede kendimizi tanıtıyoruz, eylemci kitleler sloganlarımızı öğreniyor, sembollerimizi görmeye alışıyorlar. Ancak, işine dönmek için mahkeme kapılarında bekleyen işçilere ayaklanmaya hazırlık çağrısı yapıyoruz; sendikasına öfkeli emekçilere “Bütün İktidar Emeğin Olmalı” çağrısı yapıyoruz. Eylem alanlarına akan kitlelerin o andaki dertleriyle, bizim gösterdiğimiz yol arasındaki o uzun mesafe tek bir günde tek bir eylemde aşılamayacağı için, yine umduğumuz etkilerin pek azıyla yetinmek zorunda kalıyoruz.

Bu söylediklerimizden, eylem alanlarında haykırdığımız sloganların yanlış olduğu fikrini çıkarmak, ayağımızın altındaki devrimci zemini kaydırır. Hayır, ne o sloganlar yanlıştır, ne de eylem alanlarında taşınması. Eylemci kitlelerin o sloganları görmesi, üzerinde düşünmesi ve günü geldiğinde kendine mal etmesi gerekir. Bu çabadan vazgeçemeyiz, politik şiarlarımızdan taviz veremeyiz. Fakat eylem alanlarında devrimin en temel şiarlarını kitlelere taşımak, gerçek bir kitle çalışması yapıyoruz anlamına gelmez. Neden mi? Çünkü emekçi kitleler, yalnızca sloganların doğruluğu ile yetinmezler. O sloganları taşıyanlara da derin bir güven, somut ve bireysel ilişkilerle güçlenmiş bağlılık duymak isterler. Eylem alanlarında bizi görenler, yaşam alanlarında göremezlerse, kitleler ile yüzeysel bir temas kuruyoruz demektir.

Eyleme geçmiş işçilerle, Kent A.Ş., Çemen, Tekel vb. eylemlerde kurulan ilişkiler, yukarıda belirttiğimiz dar kabukları aşmaya başladığımızın örnekleridir. Yine de, unutmayalım; bunlar hali hazırda eyleme geçmiş işçi kitleleriydi. İlk adımı kendi başına atmış olmanın verdiği özgüvenle, dışarıdan yapılan telkinlere karşı daha kapalı-dirençli olmaları söz konusudur. Yani onlarla beraber yürüyen, çadırlarda sabahlayanlara, sadece bir “destekçi” gözüyle bakma eğilimine sahipler ve bu bakışın kırılması –bizzat o deneyimi yaşayanlar daha iyi bilirler- oldukça emek isteyen bir uğraş. Eylem sona erdiğinde, çoğu işçinin kurulan ilişkileri sürdürmemesi, bu ilişkileri yürütenlerin kişisel yetersizliklerinden değil ama eylem alanlarıyla sınırlı bir çalışmanın yetersizliği ile açıklanabilir. Eylem alanı ile yaşam alanının sürekliliği sağlanmadığı sürece, bu yetersizlik kendisini hissettirecektir.

 

“KENDİLİĞİNDENLİK” AŞILMALIDIR!

Yeni dönemi karşılayabilecek çalışma yöntemlerinin esasları nedir?

Geçmiş dönemde olduğu gibi, yeni dönemde de bizlere Leninist ilkeler yol gösterecektir.

Öncelikle, propaganda yönteminin sorunlarını halletmemiz gerekir. Devrimin kitle gücünün nesnel gerçekliği ile bu kitlelerin kendilerine ait fikirler, yani kendi öznellikleri arasında her zaman bir mesafe vardır. Hatta bu mesafe, devrimin zaferinden sonra bile etkisini gösterecektir. Yeni dönemde propagandanın ve ajitasyonumuzun esas hedefi, kitlelerin nesnel gerçekliği ile öznel fikirleri arasındaki mesafeye odaklanıp bu mesafeyi dolduracak yöntemler geliştirmektir.

Tarih 1917 Nisan ayı. Rusya’da olağanüstü altüst oluşlar yaşanmakta. Şubat Devrimi ile işçi kitleleri ayakta, silahlanmış ve Sovyetler gibi iktidar organları yaratacak denli ileri gitmiş. Buna rağmen Lenin, nesnel gerçeklik ile kitlelerin öznel fikirleri-tutumları arasındaki farka dikkat çekiyor. Devam eden emperyalist savaş karşısında, pek çok emekçinin sosyal-şoven “anavatan savunması” çizgisinde takılıp kalmaları, tam da böyle bir fark ve bakın Lenin konuya nereden yaklaşıyor:

Hiç kuşku yok ki, sınıf olarak proleterler ile yarı proleterlerin savaşta herhangi bir çıkarı yoktur. Bunlar doğrudan doğruya, gelenekler ile kandırmacaların etkisi altındadır; politik deneyimleri eksiktir. Şu halde bizim görevimiz, bıkıp usanmadan gerçek durumu açıklamaktır. Prensip sorununda, zerre kadar ödün vermeyiz ama bunlara yaklaşımımız, sosyal-şovenistlere yaklaşımımız gibi olamaz. Halkın bu kesimi hiç bir zaman sosyalist olmamıştır, sosyalizme bir eğilimleri de yoktur ve politik hayata daha yeni uyanmaktadırlar. Nedir ki, bunların sınıf bilinci olağanüstü bir hızla gelişmekte ve büyümektedir. Açıklamalarımızı onlara göre yapmayı öğrenmek zorundayız. Bu çok güç bir iştir. Ve özellikle daha düne kadar yeraltında çalışmak zorunda bulunan bir parti için.” (1917 Sovyet Devrimi, Evrensel Yay., Sf. 157)

İşte bu, gerçeğin gözünün içine korkmadan bakmaktır. 1917 Nisan’ında onbinlerce işçiyi sokaklara dökebilen ve çok değil sadece altı ay sonra tarihin gördüğü en muazzam devrimi gerçekleştirecek bir parti, kitlelere ulaşmayı öğrenmekten bahsediyor, onlara uygun bir dil tutturmanın önemine vurgu yapıyor. Çünkü bir parti, çeperini ne kadar çok genişletirse, kendi politik konumu ile hedeflediği kitle arasındaki öznel fark o denli fazlalaşır. İşin doğası böyledir: Önce sana en yakın duranları örgütlersin ve bu çember büyüdükçe, sana düşünsel olarak en uzak olanlara sıra gelir. Konuya dair, altın değerinde bir ders de Stalin’den:

Politik bir ordu, askeri bir orduya benzemez. Askeri bir komuta, savaşa, elde hazır bir orduyla başladığı halde, parti, ordusunu mücadele içerisinde kurmak, sınıflar arasındaki çatışma sırasında yaratmak zorundadır; kitleler kendi deneyimleriyle, partinin öne sürdüğü sloganların, partinin güttüğü politikanın doğru olduğuna inanmalıdır.” (a.g.e., Sf.172)

Kolaycılığa kaçan bir tutumdan bahsetmiyor Stalin; parti sloganlarını öne sürsün, kitleler nasılsa olayların gücüyle bu sloganların doğruluğunu anlayacaktır. Hayır, bu kendiliğindenliğe teslim olmaktır. Kuşkusuz, çizilen bu hat, kitlelerin devrime kazanılmasının temel doğrultusunu yansıtıyor; ancak bir parti sloganlar ortaya koymakla yetinemez. Çünkü karşısında, tek bir cephede askeri düzene girmiş bir emek ordusu yok. Her biri mücadelenin farklı mevzilerinde ve farklı aşamalarında, farklı öznel tutumlar, fikirler ve tecrübelerle hareket eden, yaşamın canlılığı içinde mücadele eden bir yığın var. Devrimin en temel sorunlarına işaret eden temel sloganlar, bu yığını taşıyacağımız son durağın üzerinde yazıyor. Aradaki durakları, sınıf katmanlarının, sınıf bölüklerinin kendi deneyimleriyle bağlantılı öznel konumlarını hesaba katmayan bir propaganda yöntemi topal bir at gibidir, her çukurda tökezler.

Lenin’in de belirttiği gibi, politik konumumuzdan ve ilkelerimizden taviz vermeyiz, ama propagandamızı mücadele içindeki kitlelerin her bir bölüğünün farklılığını hesaba katarak ayarlayabiliriz. Kitlelerin geriliğini bahane edip, devrimin temel sorunlarını ve devrimci iktidar hedefini karartan oportünizm, bizden uzak olsun.

Aradaki boşluk nasıl dolacak? Yalnızca olayların gelişiminin kitlelere vereceği derslere mi bel bağlayacağız? Hayır. Bu, hem kendiliğindencilik olurdu, hem de politik yaşama yeni uyanan kitleleri, her türden reformist-uzlaşmacı politikanın insafına terk etmek olurdu. Asla şöyle düşünmeyelim: Politikaya uyanan kitleler, bir zaman sonra bu reformist ve uzlaşmacı çizginin gerçek rengini görecektir. Biz göstermek için özel çaba sarf etmezsek göremezler. Çünkü reformizm, kitlelerin uyanan bilincini köreltir, enerjilerini boş ve geçici hedefler doğrultusunda harcar ve tüketir; kısaca kitlelerin posasını çıkarır.

 

ÜÇ AYAKLI BİR KÖPRÜ

Devrimin ön gününde dahi kitlelerin çoğunluğu, devrimin tarihsel eylemlerine tam bir bilinç açıklığıyla katılmayacaktır. Çoğunluk için bu devrimin tarihi adımı, onlar için daha basit anlamlar taşıyacaktır, önlerinde duran somut ve yakıcı sorunun çözümü için harekete geçmiş olacaklar.

Bazıları, evleri yıkılmasın diye, bazıları işsizlikten bunaldığı için, kimisi ilaç parası bulamadığından, ya da kendi anadilinde konuşamadığı, öğretim göremediği için veya toprağı sürecek araçlara haciz geldiği, banka borçlarını ödeyemediği, trafik çilesine dayanamadığı veya buna benzer onlarca farklı neden, insanları o tarihsel adımına taşıyor olacak.

Toplumu alttan alta kanatan onlarca farklı sorununu, bir çırpıda devrimci iktidar sorununa taşıyacak sihirli bir formül yok. Fakat devrime doğru akan milyonlar içinde, genel devrimci şiarlarımızla özgün sorunlar arasında kuracağımız köprüler yoluyla, proletarya partisini en etkin konuma taşıyabiliriz. Bu köprünün belli başlı üç ayağı tespit edilebilir: Yerellik, somutluk ve iktidara odaklanma.

Yerellik, merkezi ve genel devrimci çizginin, özgün ve yerel sorunları yok sayması değil, ama bu sorunlara uyarlanmasıdır. Açalım: Günümüzde, bazıları örgüt dahi olmayan, dernekten öte bir şey olmayan kimi çevrelerin bunca kalabalık insanı etrafında toplamalarının hikmeti nedir? Onlar, bulundukları her alanda, yalnızca özgün-yerel sorunlar üzerinden örgütlenme yapıyorlar. Kitlelerin politikaya uyanışlarının farkı farklı sebepleri var ve bu dernekçi-reformist çevreler, kitleleri o ilk uyandıkları noktada kapıyorlar. Tamamen yerel-özgün çalışmalar yapıyorlar. Öte yandan, bunların devrimin temel sorunlarına dair söyleyecek tek sözleri yok, zaten böyle bir dertleri ve niyetleri de yok.

Bugüne kadar, devrimci durum koşullarında, devrimci iktidarın fethi sorununun her şeyin önüne geçtiğine vurgu yaptık. Peki, şimdi, yerel ve özgün sorunlara işaret etmekle daha önce söylediklerimizi inkâr mı ediyoruz? Hayır. Bakın Lenin, devrimin fiilen başladığı, her şeyin göz alıcı bir altüst oluşla her an değiştiği koşullarda, 1917 yılı ortasında partiyi nasıl uyarıyor:

“… Rus halkının çoğunluğu, sosyalizmi anlaması ve kavraması olanaksız köylüler ile küçük burjuvalardan oluşmaktadır. Ama bunların, diyelim her köyde hayvancılığın ıslahı için başvurabilecekleri bir banka bulunmasına ne itirazları olabilir? Buna hiç bir itirazları olamaz. Bu pratik önlemleri köylülere anlatmalı ve bunların vazgeçilmez şeyler olduğu konusunda onlarda kesin bir kanı yaratmalıyız.” (a.g.e., Sf. 159)

Bu topraklarda da, büyük bir politik uyanışa rağmen, devrimci bir iktidarın fethi gereğini henüz kavramaktan uzak kocaman bir kitle var. Tıpkı Lenin’in üzerinde durduğu gibi, onları, özgün sorunlarının kesin ve köklü çözümünün nasıl olacağı konusunda ikna edebiliriz. Milyonlarca işsize, sadece ayaklanma çağrısı yapmak yetmez; onlara bu sorunun nasıl çözülebileceği konusunda somut ve ikna edici şeyler de söyleyebilmeliyiz.

Bir örnek olsun: Her ay ulaşıma yapılan yeni zamlar, büyük kentlerde milyonlarca yoksul emekçinin öfkesini kabartıyor. Bu öfkeyi görmezden gelemeyiz, bundan yararlanmasını bilmeliyiz. Bu noktada, köprümüzün ikinci ayağı devreye giriyor, somutluk. Yukarıdaki paragrafta Lenin de aynı yolu öneriyor: Özgün soruna somut ve kökten çözüm. Ulaşıma yapılan zamları propagandamıza gerekçe yapmak doğru, fakat bunun için önerilen çözüm “zamlar geri alınsın” olamaz. Bu, kitlelerin öfkesini boşa harcamaktır. Çünkü belki büyük çabalar sonucunda geri alınacak zamlar, bir süre sonra yeniden gündeme gelecektir. Biz emekçi kitlelerin özgün ve yerel sorunlarına parmak basarken, ortaya koyacağımız somut çözüm kesin, köklü, kitleleri egemen sınıfın karşısına çıkartan ve onları keskin sınıf çelişkileri konusunda uyandıran, mücadelelerini keskinleştiren türden bir çözüm olmalıdır. Ulaşıma yapılan zamlar için, kitlelere, ulaşım hizmetlerinin bedava olması gerektiğini, çünkü emekçilerin cebinden yağma edilen vergilerle zaten bu hizmetlerin masraflarının karşılandığını; eğer ödenen vergilerin çoğunluğu bir avuç tekelin kasasına “borç ödemesi” adı altında peşkeş çekilmezse, sadece ulaşımın değil, tüm sağlık, temizlik hizmetlerinin de ücretsiz olabileceği anlatılmalıdır.

Bugün, özellikle İstanbul’da pek çok emekçi mahallesi yıkım tehdidiyle karşı karşıya. Bu özgün sorunun insanları nasıl öfkelendirdiğini, onları barikatların arkasına nasıl taşıdığını gördük. Ama o insanlar, ellerinde taşlarla barikatların ardına dizilmiş olsalar da, tek başına ayaklanma ve iktidarı fethetme çağrıları fazla işe yaramaz. Bu insanlara, o arazilerin bankalara nasıl peşkeş çekildiğini, belediyelerin ve TOKİ’nin sermayenin bu yıkım programını uygulayan araçlardan ibaret olduğunu; barınma sorununun kökten çözümünün büyük arazi spekülatörleri haline gelen bankalara ve büyük inşaat şirketlerine el koymaktan geçtiğini anlatabiliriz, anlatmalıyız. Lenin’in de dediği gibi bu konularda “onlarda kesin bir kanı yaratmalıyız.

Geniş emekçi kitleler, yerel ve özgün sorunlarının köklü çözümüne dair kesin bir kanıya sahip olduklarında, onları köprünün üçüncü ayağına, iktidarın fethine odaklanmaya taşımamız çok daha kolay olacaktır. Kitlelerin, sorunlarının köklü çözümünün devrimci bir iktidarın kurulmasından geçtiğini anlamaları, yaptığımız ayaklanma çağrılarına çok geniş bir taban sağlayacaktır.

Bir ayaklanmanın nesnel koşullarıyla, o ayaklanmayı gerçekleştirecek yığınları hazırlamak arasındaki boşluk, ancak ısrarlı, sabırlı ve ustalıklı bir propaganda faaliyetiyle kapanabilir.

Burada bir ayaklanmanın olgunlaşması için, en uygun propaganda yöntemini tartışmaya açtık. Kuşku yok ki, bir ayaklanma yalnızca propaganda ile olgunlaşmaz. Askeri-teknik hazırlıklar, stratejik konumlarda güç biriktirmek gibi daha pek çok farklı görev ve sorumluluk, Leninistleri bekliyor.