19 Ocak'ta Hrant Dink'in anma töreninde, yıllar sonra yüzbinleri aşan bir kitle yeniden sokağa döküldü. Beş yıl önce de bu olmuş, Hrant Dink katledildiğinde hiç beklenmedik bir şekilde, o güne kadar olayları uzaktan izlemekle yetinen yüzbinler bir anda kendiliğinden sokağa dökülmüşlerdi. Beş yıldan beri her 19 Ocak'ta yapılan anmalara katılım hiç böyle olmadığı, hep sınırlı kaldığı halde şimdi ne oldu da yüzbinler yeniden sokağa döküldü? En geniş kitleleri, milyonları ilgilendiren “sağlık reformu” denen saldırıya, kıdem tazminatına yönelik saldırıya, sendikal örgütlenmeyi neredeyse imkansızlaştıran, toplu sözleşme katkısı fiilen ellerinden alıp sendikaların büyük bölümünü işlevsizleştiren yasal düzenlemelere bile ses çıkarmayan, böyle güçlü bir tepki vermeyen emekçilerden, ezilen ulus ve ulusal topluluklardan yüzbinler, şimdi ne olmuştu da bir anda yeniden sokağa dökülmüş, böyle güçlü bir eylem gerçekleştirmişlerdi?
Kapitalizm bir yandan kitleleri baskıyla, zorla, şiddetle, yılgınlığa sürüklemeye, boyun eğdirmeye çalışırken, bir yandan da tekelci faşist medya eliyle ve daha binlerce yoldan onların bilincini bulandırmaya, geniş yığınları yalanlarla aldatıp oyalamaya, aydınlanıp gerçekleri görmelerini engellemeye çalışır. Bunu yaparken burjuva sınıfın amacı kitlelerin başkaldırısını engellemek, boyun eğdirerek kendi egemenliğini sürdürmektir. Ancak kapitalizmin kendi işleyiş yasaları ezilen emekçi sınıfları öylesine bir sefalete, yoksunluk ve yoksulluğa sürekler ki, kitlelerin yaşamı açısından değişim kaçınılmaz hale gelir. Bu değişim isteğinin farkında olan tekelci sermaye ve hükümeti, şimdi kitleleri aldatabilmek, kendi peşine takabilmek için reform üzerine reform yapıyor: Sağlık reformu, yargı reformu, eğitim reformu, genel sağlık sigortası, Kürt açılımı vb. Aslında her şeyi değiştiriyormuş gibi yaparak ya hiçbir şeyi değiştirmiyor ya da daha geriye çekiyor. Sorunları çözüyormuş gibi yaparak olayları hallediyormuş gibi görünerek sömürüye, baskıya devam ediyor; sarsılan, çöküşe geçen egemenliğini sürdürmeye, daha güçlü olarak yeniden tesis etmeye çabalıyor.
Geniş kitleler açısından bu “reform”ların, bu sorunları çözme “girişim”lerinin ne ölçüde kabul gördüğünü yaşanan somut süreç gösteriyor. Şimdi Hrant Dink'in katledilmesiyle ilgili davanın kararına bir tepki olarak açığa çıkan bu devrimci kitle patlaması bunun bir sonucudur. Bunu daha anlayabilmek için bu kitle patlamasının içinde hareket ettiği toplumsal tabloyu incelemek, krizin açığa çıkardığı sınıflar arası güç dengelerini irdelemek, bunun asıl anlamını kavramak gerekiyor. Bilinmelidir ki, bu türden krizler ilk bakışta görüneni, yüzeysel, sınırlı olanı, ayrıntıları silip atar ve olayların altında yatan asıl nedeni ortaya çıkarır; “politik moloz yığınını” ortadan kaldırarak, sınıflar mücadelesinin gerçek gelişimini bütün gerçek dinamikleriyle görmemizi sağlarlar.
Şimdi baştaki soruya geri dönersek; nereden çıktı bu yüzbinler? Bu kitle patlamasında ifadesini bulan kriz neyi gösteriyor? Yüzbinleri aşan bu kitlenin önemli bir bölümünü oluşturan kısmı, zaman zaman bazı eylemlere katılan, sonra yeniden kendi işlerine dönen, çoğu zaman olayları uzaktan izleyen insanlardan oluşuyor. Daha önce de bazı olaylar nedeniyle bu konuya değinmiş, sokağa çıkan kitlenin onları takip edecek olan milyonların işareti olduğunu ve kitlelerin sola kaydığını belirtmiştik. Şimdi olan, bu sola kaymanın devam ettiğini gösteriyor. Geniş emekçi yığınlar burjuva sınıftan biraz daha uzaklaştılar, proletaryaya ve proletaryanın devrimci çözümüne biraz daha yaklaştılar.
Şurası açık, sermaye ve faşist devlet, emekçi yığınların, ezilen ulusun ve ulusal toplulukların verdiği devrimci mücadeleyle, politik özgürlükler uğruna, demokrasi ve sosyalizm uğruna verdiği mücadeleyle baş edemiyor. Bu mücadelede kendi sonunu görüyor, panikliyor. Yeni evreye uygun olarak devletin bastırma özelliği her şeyin önüne geçiyor; her talebi, her eylemi “terörizm” olarak adlandırıp kriminalize ederek saldırıyor, devlet terörü yoğunlaşıyor.
Diyarbakır'da Barış Kaya'nın ayakkabısından örgüt bulup çıkaranlar, Hrant Dink'in katledilmesinde örgüt bulamadılar. Çünkü bu örgüt, devletin ta kendisiydi. Aynı devlet, politik özgürlükler için, demokrasi ve sosyalizm için mücadele verenlere karşı öylesine akla mantığa aykırı argümanlarla davalar açıp tutuklamalar yapıyor ki, bu sefer kendi yarattığı komediyi gözlerden saklamak için bu davalar hakkında “gizlilik” kararı alıyor. Çantasında birkaç yumurta bulunduğu için, boynuna poşu sardığı için, yasal mitinglere katıldığı için, Deniz Gezmiş ve diğer devrimci önderlerin, devrimcilerin anmalarına katıldığı için yüzlerce öğrenciyi terörist ilan edip tutuklayanlar; KCK operasyonlarıyla binlerce Kürt yurtseverini terörist ilan edip tutuklayanlar, aldıkları “gizlilik” kararlarıyla zindanlara kapattığı bu insanlara neyle suçlandıklarını bile söyleyemiyor. Oysa faşist tekelci basının hükümete yakın kesimlerinde bu davlarla ilgili yalan yanlış uydurma belgeler çarşaf çarşaf yayınlanıyor. Böylelikle mücadeleye atılan kesimler, “özel yetkili” faşist mahkemelerde bile sonuç vermeyecek suçlamalarla kamuoyu nezdinde suçlu ilan ediliyor. Aynı zamanda geniş yığınlara, mücadeleye girişmeleri durumunda kendilerinin de başına bunların geleceği gösterilerek emekçi sınıflar, halk kitleleri tehdit ediliyor. Faşizm hiçbir kural, yasa ve hukuk tanımadığını bir kez daha gösterirken, mücadeleye atılan emekçi yığınların bir bölümünü tutsak alıp zindanlara dolduruyor; bunları rehine olarak kullanıp geniş emekçi kesimleri mücadeleden uzak durmaları için tehdit ediyor.
Sermayenin hükümetiyse sözümona reformlarla, yeni anayasa vaatleriyle geniş yığınları bir beklentiye sokmaya, mücadeleden uzak durmalarını sağlamaya çalışırken, bu göz boyayıcı reformlarla da en sıradan, en geri insanda bile yıkıp yok ettiği “adalet” duygusunu yeniden tesis etmeye çabalıyor.
Sermaye ve faşist devlet, politik özgürlükleri kazanma ve demokrasi uğruna mücadele karşısında, devrimci mücadele karşısında ne yaparsa yapsın egemen olamıyor; yönetememenin acizliğiyle emekçi yığınlara ve ezilen ulusa karşı savaşı daha da sertleştiriyor, kendi halkıyla savaşıyor; öldür, tutukla, korkut, sindir diye özetlenecek olan baskı ve devlet terörü dışında yapabileceği hiçbir şey kalmıyor. Ancak kabuk bir kez kırıldığı, emekçi yığınlar ve özellikle Kürt halkı korku duvarını yıktığı için şiddet eski sonucunu vermiyor. Burjuvazi ve devlet egemen olabilmek için, duruma hakim olabilmek, hükmedebilmek için eskisinden çok daha yoğun bir şiddete başvurduğu halde eski sonucu alamıyor: Şiddet gücünü yitiriyor. Halklar, devrim güçleri daha çok inisiyatif alıyor.
19 Ocak Hrant Dink anması gerçek anlamda bir politik gösteri oldu. Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin İmralı'daki tecride, KCK operasyonlarına karşı “tutsaklara özgürlük” talebiyle başlattığı atılımın yanında, ondan biraz daha farklı olan bu politik eylem, devrimci hareketin çağrılarıyla değil, asıl olarak geniş emekçi kitlelerin kendi duygu ve düşünceleriyle gerçekleşti; kanıtı oldu. 19 Ocak'ta gerçekleşen bu politik eylem, geniş emekçi yığınların devrimi ve devrimin zaferini nasıl istediğinin kanıtıdır. Bu eylem, bugünkü gelişme düzeyine kadar ilerleyen kitlelerin bulundukları düzeyde durmayacaklarını, daha ileriye gitmek istediklerini gösteriyor.
19 Ocak'taki bu politik eylem, kitlelerin sola doğru kaydığını gösteren dipten gelen dalgaların ilki olmadığı gibi sonuncusu da değildir. Kürt halkının eylemleri ayrı bir konu olduğu için burada hiç girmeyeceğiz. Ama bu politik eylemlerden çıkarılması gereken sonuçlar var. Proletaryanın geniş kesimleri henüz kendi tarihsel rollerinin ve görevlerinin bilincine varmamış olsalar da, bu anlamda kitle hareketinin asıl belirgin özelliği kendiliğinden hareket olması olsa da, geniş yığınlar, devrim mücadelesinde onları hangi sınıfın zafere kurtuluşa götürebileceğini hissediyor. Emekçi yığınlar, ezilen ulus ve ulusal topluluklar, nüfusun önemli bir kesimini oluşturan küçük burjuvalar bugüne kadar burjuvazinin kendilerini felaketten felakete sürüklediğini yaşayarak gördüler: Burjuvazinin kendilerine açlık, sefalet, ulusal inkar baskı, sömürü dışında hiç bir şey vermediğini bizzat kendi deneyimlerinden öğrendiler, öğreniyorlar. Bunun bir sonucu olarak her geçen gün daha çok sola kayıyor, devrim mücadelesinde proletaryanın yanında saf tutmaya hazır hale geliyorlar.
Bütün bu gelişmeler leninistlerin sorumluluklarını on kat daha arttırıyor. Uzun yıllar süren devrimci mücadele nitel bir sıçrama yapmaya hazırlanıyor. Devrim, sadece devrimcilerle değil, devrimi gerçekleştirecek olan kitlelerle buluşmaya adım adım ilerliyor. Bu süreçte Leninist politikalarla işçi sınıfının buluşması, tanışması hayati öneme sahiptir. Leninistler, bütün güçleri ve bütün olanaklarıyla leninist politikaları kitlelere mal etmek, işçi sınıfının geniş kesimlerine ulaştırmak amacıyla seferber olmak durumunda. Bütün sanayi bölgelerine, bütün fabrikalara, işçi sınıfının yaşam alanlarına, mahallelerine, evlerine gitmek ve onlarla doğrudan bağ kurmak hayati derecede öneme sahiptir. Bugüne kadar olduğu gibi miting alanlarında işçi eylemlerinde grev-direniş çadırlarında onlarla yan yana, omuz omuza olmak yetmez, yetmiyor. Bunlar asla küçümsenmeden, önemle, özenle yapılmalı, ama yetmediği yetmeyeceği de bilinmeli. İşçi sınıfının geniş kesimleriyle doğrudan bağ kurulmalı, paneller, konferanslar, toplantılar yapılıp karşılıklı tartışılmalı; onların yaşam alanlarında, fabrikalarda, mahallelerde, evlerde propaganda – ajitasyon – örgütlenme faaliyetleri on kat, yüz kat daha fazla arttırılarak büyük bir enerji ve sorumlulukla sürdürülmelidir. Lenin'in dediği gibi “zaferinizi hazırlamak için proletaryanın ve tüm halkın örgütlenmesinde mucizeler yaratmalısınız.”






