Monday, May 21st

Güncelleme:06:11:03 PM GMT

Başlıklar:
Buradasınız: Anasayfa Makaleler Makaleler AYAKLANMALAR YÜZYILINDA NATO

AYAKLANMALAR YÜZYILINDA NATO

e-Posta Yazdır PDF

NATO zirvelerinin sonuncusu 19-20 Kasım’da Lizbon’da yapıldı. Buradan çıkan karar, “Füze Kalkanı Projesi”nin Türkiye dâhil Avrupa’yı içine alacak şekilde hayata geçirilmesi kararı oldu. Bu karardan önce defalarca zirveler yapıldı, 28 NATO üyesi ülkenin devlet ve hükümet başkanları, savunma bakanları, generalleri toplantı üstüne toplantı yaptılar. NATO Genel Sekreteri başkentler arasında mekik dokudu, pazarlıklar pazarlıkları izledi ve sonunda “Füze Savunma Sistemi”nin bütün Avrupa’yı içine alacak biçimde kurulması kararı alındı. Ancak bu karar pazarlıkların bittiği anlamına gelmiyor. Bu konu özelinde de emperyalist güçler arasındaki çıkar çatışmaları, “uluslararası diplomasi” biçiminde sürüyor.

Kuruluşundan 61 yıl sonra, kuruluşuna gerekçe olarak öne sürülen Sovyetler Birliği dağılalı, “Sovyet yayılmacılığı” bahanesi tarihe karışalı yıllar oldu. Ama yine de NATO ve “füze savunma sistemi” uluslararası gündem olmayı sürdürüyor. Son yıllarda Avrupa’daki kimi ülkeler savunma bütçelerinde kısıntı yapmayı tartışırken, ABD başta olmak üzere emperyalist merkezler militarizmi tırmandırarak NATO’ya yeni bir vizyon kazandırma, savaş kapasitesini güçlendirme uğraşı içindeler. Bu konuya geçmeden önce NATO’nun tarihine kısa bir göz atıp hatırlamakta yarar var.

 

Dünden Bugüne NATO

NATO4 Nisan 1949’da kuruldu. Dünyanın pek çok ülkesinde felaketlere neden olan, dünya halklarının başbelası bu örgüt, sayısız işgal, askeri faşist darbe, soykırım, kitle katliamı, uyuşturucu ve kadın ticareti, talan, soygun, açık-kapalı infazlar, işkenceler ve daha sayamadığımız kadar çok ve çeşitli biçimlerde işlenmiş insanlık suçlarının failidir. Ama aynı zamanda ABD ve Avrupa emperyalizminin de askeri örgütü, ortak ordusudur.

2. Emperyalist Savaştan sonraki süreçte “Sovyet yayılmacılığını” ya da “komünizm ihracını” engellemek bahanesiyle kuruldu. Aslında “Sovyet yayılmacılığı” ya da “komünizm ihracı” dedikleri olgu, savaşın yakıp yıktığı bütün ülkelerde ve özellikle Avrupa kıtasında yarattığı felaketin, halkları içine sürüklediği büyük sefalet ve bu sefalete karşı Batı Avrupa işçi sınıfı ve emekçilerinin Doğu Avrupa işçi sınıfı ve emekçilerini örnek almasını engellemekti. Yani NATO denen bu askeri paktın daha kuruluşundan itibaren mayasında, temelinde antikomünizm vardır. Sözde Avrupa ve Kuzey Atlantik ülkelerinin güvenliğini korumak, savaş nedeniyle yakılıp yıkılmış Batı Avrupa ülkelerinin güya savunma giderlerini azaltmak gerekçesiyle bu askeri pakta ABD’de katıldı. Katılmaktan öte, asıl etkin gücü oldu. Böylelikle NATO’nun aslında ne olduğu da açığa çıktı. NATO, ABD ve Avrupa emperyalizminin uluslararası hegemonyasını sürdürmek ve korumak amacıyla kurulmuş ortak bir askeri örgüttür.

NATO kuruluş antlaşmasına göre, NATO üyesi ülkelerden birine ya da birkaçına yapılacak saldırı, bütün NATO üyesi ülkelere yapılmış sayılacak ve NATO üyesi ülkeler bir bütün olarak saldırgana karşı harekete geçeceklerdi. Ama bu, gerçek hayatta hiç böyle olmadı. Çünkü kuruluşundan bugüne dek, hiçbir NATO üyesi ülke saldırıya uğramadı. Tam tersine, dünyanın pek çok ülkesine saldıran güç oldular. Kuruluşundan hemen sonra Kore devrimine müdahale eden ABD, NATO eliyle Kore’ye saldırdı. Bu saldırıya Avrupa etkin destek verirken, Türkiye’de asker vererek katıldı. Savaş sonunda Demokratik Kore Cumhuriyeti ve Güney Kore olarak Kore ikiye bölündü ve ABD ordusu Güney Kore’ye yerleşti. O günden beri NATO üyesi devletler, dünya halklarının düşmanı NATO eliyle, tek başlarına ya da ittifak halinde pek çok ülkeye saldırdılar, işgal edip yağmaladılar, uzun yıllar boyunca pek çok ülkeye ve bölgeye “esnek saldırılar” yaptılar.

Sovyetler Birliği ve sosyalist sistemin dağılmasıyla birlikte, sosyalist ülkeler ve halk demokrasili ülkeler tarafından NATO’ya karşı 14 Mayıs 1955'te kurulan Varşova Paktı da Şubat 1989’da dağıldı. Pek çok çevre tarafından NATO’nun varlık nedeninin ortadan kalktığı, NATO’nun da dağılacağı gibi tuhaf bir fikir ortaya atıldı. Ancak kısa sürede NATO’nun aslında bir savunma örgütü değil, saldırı örgütü olduğu iyice açığa çıktı. Sovyetler Birliği ve sosyalist sistemin dağılmasıyla birlikte, meydanın tek başına kendisine kaldığını zanneden ABD emperyalistleri hemen “tek kutuplu dünya” ilan ettiler. Dünyayı buna göre şekillendirmek amacıyla da Ocak-Şubat 1991’de Irak’a saldırdılar. NATO eliyle yapılan bu saldırı bir yandan NATO’nun asli görevini her çevreye ve herkese hatırlatırken, bir yandan da bu saldırıyı televizyonlardan bütün dünyaya canlı yayınlarla yayınlayarak dünya halklarını ve ABD’nin olası rakiplerini tehdit ettiler. Bu korkunç saldırı ve yıkım Irak’la sınırlı kalmadı. Yugoslavya’nın dağılması, Bosna Hersek’in Sırbistan’a saldırısıyla başlayan ve sonrasında Sırbistan’ın Bosna-Hersek’i yenerek işgal etmesine dek varan savaşı bahane ederek (1992-1996) Yugoslavya’nın işgali. 11 Eylül’den sonra ise, ABD emperyalizmin ilan ettiği 3. Dünya savaşının askeri örgütü olarak Afganistan ve Irak’ın yıllar süren işgali.

 

NATO ve Burjuva Devlet Terörizmi

ABD emperyalizmi 21. yüzyıla girerken “Ayaklanmalar Yüzyılı” dedi. Bilinçli olarak çıkardığı çatışmalar ve savaşlarla kendi hegemonyasını bütün dünyaya dayattı. Aslında ABD bu tür yöntemlerle, tarihi boyunca insanlığa büyük acılar ve felaketler getiren emperyalist kapitalist sistemin giderek derinleşen çöküş sürecini engellemeye çalışıyor. Bu çöküş süreci aynı zamanda yeni bir topluma geçişin bütün koşullarının da bugüne dek hiç olmadığı kadar biriktiği ve yeni bir dünyanın kurulabilmesinin maddi önkoşullarının da en gelişkin olduğu bir sürece denk gelince sermayenin korkusu daha da katlanıyor ve gayretleri anlaşılır oluyor.

NATO’nun yeni görevi de bu çabalar gözönüne alındığında yerli yerine oturuyor. Aslında NATO’nun bu “yeni” görevinin anlaşılması için daha kuruluş anlaşmasının imzalandığı zaman, o dönemin ABD Dışişleri Bakanı Acheson’ın yaptığı bir konuşmadan kısa bir bölüm aktaracağız. ABD’li bakan, 4 Nisan 1949’da yaptığı konuşmada NATO’yu şöyle tanımlıyor:

Antlaşmanın gerekçesi, burada temsil edilen milletler topluluğunun inanç, fikir ve menfaat birliğidir. Hedefi ortak bir iktidara ulaşmak değildir. Bütün vasıtalara başvurarak korumak ve sürdürmek istedikleri bir yaşama biçiminin gerektirdiği manevi ve ahlaki değerlerin savunulmasıdır.

Söylenenler çok açık. Bu ittifakın amacı, emperyalist kapitalist sistemin devamını sağlamak ve bu “yaşam biçimine”, yani kapitalizme yönelen her türlü tehdidi ortadan kaldırmaktır. Peki, nedir bu tehdit? O dönem kullanılan ifadeyle “Sovyet yayılmacılığı” ya da “komünizm ihracı”, yani komünizm tehlikesiydi. Bugün de “terör tehdidi” dedikleri aslında aynı şeydir; dünya işçi sınıfı ve emekçilerinin kapitalizme karşı başkaldırısı ve kendi istedikleri yeni bir yaşam kurma mücadelesi, daha ileri bir topluma geçme çabasıdır. İşte onların dilindeki “terör”ün gerçek anlamı.

Buradan da açıkça anlaşılacağı gibi, NATO’nun faaliyetleri hiçbir zaman dış güvenlikle sınırlı olmamıştır. O, daha kuruluşundan itibaren Batı Avrupa ülkelerinden başlayarak gizli özel örgütler oluşturmuştur. Bu özel örgütler Gladio, Özel Harp Dairesi, Kontrgerilla vb. adlarla anılsa da özü aynıdır: Burjuva devletin kendisini hiçbir yasayla sınırlamadığı açık terörist yanı. Burjuvazi devrimci krizin olmadığı, işlerin “iyi” gittiği zamanlarda her şeyin “demokratik kurallarla”, “hukuk ve demokrasi” içerisinde yürütülmesinden yanadır. Ancak devrimci krizin patlak verdiği, devrimin güncelleştiği bir yerde, yani işlerin “kötü” gittiği zamanlarda işkence, katliam, suikast, adam kaçırma, tecavüz vb. vb. her türlü “pis” işin yapılmasına da “ses çıkarmaz.” Onun adına bu “pis” işleri yapacak örgütlenmeler de her zaman devletin içinde hazır ve nazırdır. İşte NATO içindeki bu Gladio, Kontrgerilla, Özel Harp Dairesi vb. isimlerle anılan örgütlenmeler bu “pis” işleri yapan örgütlerin NATO eliyle merkezi bir yapı halinde örgütlenmesidir. Bunlar, bu merkezi örgütün yerel ayaklarıdır.

Bunun Türkiye’deki etkilerine de kısaca değinmek gerekiyor. Türkiye’nin NATO üyeliği 17 Ekim 1951 protokolüyle onaylanmış ve 18 Şubat 1952’de de resmen üye olmuştur. Hemen bu tarihten başlayarak MAH (Milli Asayiş Hizmetleri) adında özel bir birim örgütlenmiştir. Bu özel birim, ilk yıllarda ABD’li uzmanlarla aynı binayı kullandığı gibi, bu birimde görev alanların maaşları da yine ABD tarafından ödenmiştir. Bu özel birim, 1952’den bu yana hep işbaşında olmakla beraber, değişik isimlerle anıldı. Özel Harp Dairesi, Özel Kuvvetler Komutanlığı, Psikolojik Harekât Başkanlığı, JİTEM, vb. vb.

Yeri gelmişken bir kez daha kontrgerilla konusunu hatırlatalım. Bir zamanlar sol hareket içinde sayılan Doğu Perinçek ve tayfası tarafından bu kavram ortaya atılıp, sol hareketin diline yerleştirildi. Bu burjuva uşaklarının amacı, devleti temize çıkarmak için, sanki bu pis işler devlete rağmen, devlete sızmış karanlık kişiler tarafından yapılıyormuş gibi göstermekti. Ne yazık ki, solun bir kısmi hala bu kavramı kullanmaktadır.

Konumuza dönelim. Bu özel terör örgütünün Türkiye ve Kürdistan’da yaptıklarından ilk akla gelenleri şöyle sayılabilir: 12 Mart ve 12 Eylül Askeri faşist darbesi, AKM’nin yakılması, Maraş, Çorum, Sivas katliamları, 1 Mayıs 1977, katliamı, 17.500 faili meçhul ve kayıp, 5000’den fazla köyün yakılıp boşaltılması, milyonlarca insanın yaşam alanlarından kopartılarak zorunlu göçe tabi tutulması, 19 Aralık 2000’de 20 zindana birden yapılan saldırı, Hrant Dink’in katledilmesi, işkenceler, adam kaçırmalar, cinayetler tecavüzler ve daha aklımıza gelmeyen pek çok şey.

Burjuva devlet aygıtının bir parçası olan devlet içindeki bu özel örgütlenmenin 1960’tan itibaren Kıbrıs’ta da Milli Mukavemet Teşkilatı adıyla örgütlendiği ve cami yakmadan gazete bombalamaya, sendikacı kaçırmadan, gazeteci öldürmeye dek pek çok şeyi yaptıkları biliniyordu. Bunu en son, emekli orgenerallerden biri “yanlışlıkla” ağzından kaçırdı.

 

Profesyonel Ordu

Son dönemde NATO içinde ve tabi buna bağlı olarak Türkiye’de profesyonel ordu tartışılıyor, profesyonel orduya geçiş hazırlıkları yapılıyor. Bu konuya girmeden önce bir kez daha şu soruyu sormak lazım. NATO kime karşı? Emperyalist merkezlerden olsun NATO karargâhlarından olsun ya da tekelci medyanın kalemlerinden olsun bu konuda öne sürülenler Kore Demokratik Cumhuriyeti, Çin, İran, Rusya gibi ABD’ye boyun eğmeyen ülkeler oldu, oluyor. Hadi, bütün bunların içinde kısmen de olsa doğruluk payı olduğunu kabul edelim. Ama asıl düşmanlarının kim olduğunu, yukarıda aktardığımız gibi, daha bu saldırganlık örgütü kurulduğu gün söylemişlerdi. Şimdi bunu güncelleyelim. NATO aslı olarak emperyalizme, ABD egemenliğine ve kapitalist yaşam biçimine karşı mücadele veren, toplumsal kurtuluş savaşı yürüten halklara, komünist devrim tehlikesine karşı kurulmuştur.

21. Yüzyılın daha başındayken, bu yüzyılı “Ayaklanmalar Yüzyılı” olarak değerlendiren NATO, kendi kendisini de buna uygun olarak düzenlemeye yani ayaklanmalara ve olabilecek devrimlere karşı harekete geçecek, bastıracak biçimde organize etmeye yöneldi. Şu son 10 yıl boşunca yapılan bütün NATO zirvelerinde ve toplantılarında yapılan değerlendirmeler, alınan kararlar ve uygulamalar bu bakış açısıyla ele alınıp incelendiğinde yerli yerine oturmaktadır.

Profesyonel ordu, zorunlu askerlik gibi tartışmalar ve hazırlıklar da bu yeni sürecin bir parçasıdır. Üstelik sadece Türkiye açısından değil, NATO üyesi 28 ülkenin hepsi için geçerli bu. Konuyla ilgili olarak NATO Genel Sekreterliğine bağlı bir birim olan Politik Planlama Dairesinin yöneticisi Baron Michael Rühle, 26 Ağustos 2010’da Frankfurter Algeamine Zeitung’da bir yazı yayınlattı. Bu yazısında, NATO’nun yeni dönemde nasıl şekilleneceği üzerinde duran bu Baron, Almanya’dan hareketle “profesyonel ordu zorunlu askerlik” ilişkisi üzerinde duruyordu.

Bu yeni ordunun kurulup denenebileceği en ideal yerlerden birisi de Türkiye ve Türk Ordusudur. Çünkü dünyada devrimin en ileri gittiği ülkelerden biri olmanın yanında hem uluslararası ticaret açısından hem de Kafkasya ve Ortadoğu petrol, enerji kaynaklarına ulaşım ve nakil hatları açısından çok önemli bir coğrafi konuma sahiptir. Ya da onların söylemiyle jeostratejik bir konuma sahiptir.

Öyleyse şimdi soralım. Bu kadar önemli bir yerde, bu kadar nemli görevleri ifa etmesi istenen profesyonel ordu nedir? Emperyalizm nasıl bir asker, nasıl bir ordu istiyor? Her şeyden önce bu ordunun, burjuvazinin kendi mekanizmaları içinde olsa bile hukuki, demokratik bütün denetimlerden muaf olmasını istiyorlar. Bunun yanında teknik eğitim ve yetileri yüksek, teknolojik olarak son derece donanımlı olmasını istiyorlar. Ayrıca bir şey daha, bu orduda yer alacak bütün personelin, verilen emirleri, ne olursa olsun, kesinlikle sorgulamadan yerine getirmelerini istiyorlar. Yani, uzun lafın kısası, emperyalist efendilerin yoluna çıkabilecek her türlü engeli, hiç sorgulamadan ve kendi kendilerini hukuki, ahlaki ya da başka hiçbir değer veya kuralla sınırlamadan ezip imha edebilecek bir ordu istiyorlar. İşte NATO’nun “Ayaklanmalar Yüzyılı” ayaklanmaları ve devrimleri bastırmak için istediği ordu bu.