ABD 1 Ekim 2008’de Afrika’daki askeri faaliyetlerini tek bir komutanlık altında toplamak üzere AfriCom adını verdiği bir komutanlık kurdu. 27 Ekim 2008’de AfriCom’un başına getirilen General Kip Ward, “Uluslararası Barış Harekatları Kurumu”nda yaptığı konuşmada, bu yeni komutanlığın görevlerini açıkladı: “Diğer Amerikan hükümet kurumları ve uluslararası ortaklarla ordular arası programlar, ordu destekli faaliyetler ve diğer askeri harekatlar aracılığıyla güvenlik ilişkilerini geliştirerek ABD dış politikasını destekleyen, istikrarlı ve güvenilir bir Afrika yaratmak.”
Yani diyordu ki, bu general, AfriCom askeri güç kullanacak, aynı zamanda “Black Water” gibi kötü ünlü özel orduları da kullanacak, gıda yardımından başka şeylere kadar her şeyi kullanacak ve böylece giderek azalmaya başlayan Afrika’nın yeraltı zenginliklerini, özellikle de bazı madenleri ve petrolü kontrol altına alacaktır. Çin gibi diğer rakip ülkelerin bu kaynaklara erişimini de önleyecektir.
AfriCom’un bu amacının, ABD Dışişleri ve Savunma Bakanlıklarında uzun süre danışmanlık yapan J. Peter Pham da şöyle ifade ediyor 2 Ekim 2008’de internetteki yazısında: “… Afrika’nın bol bol sahip olduğu hidrokarbonlar ve diğer stratejik kaynaklara ulaşımı güvence altına almak, … bu doğal kaynakları korumak, Çin, Hindistan, Japonya ya da Rusya gibi diğer ilgili ülkelerin tekel oluşturmalarını ya da ayrıcalıklı imtiyazları almalarını engellemek.” (Worlddefencerewiev)
AfriCom’un kuruluşu II. Bush dönemine denk gelse de, Obama döneminde de Afrika önemini sürdürüyor. Aslında II. Bush öncesinde, Clinton’un başkan olduğu döneme dek uzanır ABD’nin Afrika’ya bu yoğun ilgisi. ABD’nin Afrika’da önemle üzerinde durduğu 4 bölge var, ama içlerinde en önemlisi “Büyük Yarık Vadisi” adıyla bilinen ve Eritre’den Mozambik’e dek Afrika’yı neredeyse kuzeyden güneye boydan boya yaran vadidir. Buna az sonra döneceğiz. Bir diğer bölge Darfur, ki bunu daha önce yazmıştık. Üçüncü bölge petrol açısından oldukça zengin olan Gine Körfezi. Atlantik kıyısındaki bu körfez boyunca uzanan Liberya, Fildişi Sahilleri ve Nijerya gibi ülkelerde süren iç savaşlar, kabile çatışmaları, katliamlar buraya emperyalizmin nasıl ilgi gösterdiğini anlatıyor. Aslında bu körfezde patlayan her silah, Fransa-ABD ya da bir başka deyişle AB-ABD arasındaki savaşı gösterir. ABD’nin yoğun ilgisine mazhar olan son bölgeyse, Akdeniz’in Kızıldeniz üzerinden Hint Okyanusu’na açıldığı büyük deniz yoludur. Ki burada Somali kilit konumdadır. Hatırlanacaktır, Clinton döneminde içinde Türkiye’nin de yer aldığı ABD ve müttefikleri Somali’yi işgale giriştiler. ABD ve müttefikleri hiç ummadıkları sert bir direnişle karşılaşınca kısa sürede geri çekilmek zorunda kaldılar. Ancak bu yenilgi bile ABD’nin buraya ilgisini ortadan kaldırmaya yetmedi. Son yıllarda Somali Körfezi’ndeki “Somalili Korsanlar” nedeniyle ABD Deniz Piyadeleri ve Amerika’nın müttefiklerinden oluşan donanma gemileri bu deniz trafiğini kontrol altına alarak “bölgenin güvenliğini” sağlıyorlar.
KOLTAN VE KONGO’DA İÇ SAVAŞ
Genel olarak jeologların üzerinde ortaklaştığı gibi Afrika kıtası, yeryüzünün en zengin mineral yataklarına da sahiptir petrolün yanı sıra. Bilim ve teknolojideki gelişmeler, bu minerallerin değerini sürekli artırmaktadır. Bu minerallerin en yoğun olarak bulunduğu bölge de Büyük Yarık Vadisi’dir. Bunun nedeniyse, bu vadinin jeolojik yapısında yatıyor. Büyük Yarık Vadisi, yeryüzünde bilinen en geniş volkanik arazidir. Yani bu vadi lav akıntılarının soğuyup kaldığı en geniş topraklardır. Bu vadideki minerallerden en önemlisi sayılabilecek Kotlan yatakları da Kongo Demokratik Cumhuriyeti (KDC) topraklarında ve özellikle de Kongo’nun kuzeyi ve doğusunda yer alan Uganda ile Ruanda’yla komşu Kivu bölgesinde yoğunlaşmıştır. Koltanı bu denli önemli kılansa, bu madenin cep telefonları, bilgisayarlar ve elektronik iletişim araçlarında kullanılan en önemli iletken olmasıdır. Kongo, bu madenin yeryüzündeki toplam rezervlerinin % 75’ine sahip olduğu gibi, yine yeryüzündeki elmasın üçte birinin üretildiği madenler de burada bulunuyor.
Bu kadar zenginliğin olduğu Kongo, tarihi boyunca hep kapitalistlerin yağma alanı olmakla birlikte, biz emperyalizmin yeni evresindeki duruma değineceğiz kısaca.
1996’da Laurent Kabila, ABD’nin desteğiyle, Fransa yanlısı Mobutu Sese Seku’yu devirerek Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin başkanı oldu. Kabila, devlet başkanlığını ele geçirmeden önce ABD’ye söz verdiği halde maden yataklarını ABD’li şirketlere satmaktan, onlara imtiyaz vermekten vazgeçti, IMF’nin dayattığı özelleştirmeleri ve yapısal uyum programını da reddetti. ABD desteğiyle iktidara gelmesine rağmen yüzünü Çin’e döndü, iyi ilişkiler kurdu. IMF’nin dayatmaları ve yapısal uyum programlarıyla kamu emekçilerinin ücretlerini dondurma, özelleştirme vb. karşısında Çin’in hiç koşulsuz kredi teklifi ve ortak yatırım projeleri bunun temel nedeni oldu.
IMF’nin bu dayatmaları bütün alt sınıfları tam bir sefalet içine sürükleyerek, Mobutu döneminden beri süren iç savaşta iki milyondan fazla insanın ölümüne yol açmıştı. Kabila’nın ölümünden sonra Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde ilk defa seçimlerle bir devlet başkanı seçildi. Devlet başkanı olan oğul Joseph Kabila, Çin’le ilişkileri daha da geliştirdi ve yoksullukla mücadeleye önem verdi.
1996’dan 2008’e kadar kabileler arasında süren bu iç savaşta 5 milyondan fazla insan hayatını kaybetti. Ki bu iç savaş, II. Emperyalist Savaştan sonra en çok insan hayatına mal olan savaştır. Bu ölümlerin büyük bölümü Joseph Kabila’ya karşı ayaklanan Laurent Nkunda liderliğindeki isyancıların yaşadığı Kivu’da gerçekleşti. Nkunda, kendisini, Ruanda’dan kaçıp Kongo’ya sığınan Tutsilerin koruyucusu ilan etmişti. Ama bu, onun Kongo’yu karıştırmak üzere ABD tarafından kullanılan bir maşa olduğunu gizlemek içindi. 2008 sonbaharında Nkunda’nın Tutsilerden oluşan iyi donanımlı ve iyi eğitimli CNPD milisleri, Kongo Demokratik Cumhuriyeti askerlerini Kivu gölü yakınlarındaki mevzilerinden geriye çekilmelerini sağladılar. Kongo askerleriyle birlikte bu bölgede yaşayan yüzbinlerce sivil halk da Tutsi vahşetinden kurtulmak için topraklarını terk edip yollara döküldü. İşte asıl katliam da o zaman yaşandı.
Nkunda’nın bu son saldırısından önce 2008 Nisan’ında Kongo devlet başkanı J. Kabila, Belçika gazetesi Le Soir’a bir röportaj verdi. “Kongo kendisine ortak olarak Avrupa ve eski sömürge fatihi Belçika yerine Çin’i seçmiş, böylece geri dönülmez bir seçim yapmıştır” diyen Kabila, ABD ve AB tarafından “kışkırtıcı” olmakla suçlandı. Ki aslında bu röportajı yaptığı gazeteciler, Belçika hükümet yetkilileriyle birlikte Kongo’ya gelmişlerdi ve “sömürge fatihi” Belçika yetkilileri, Kongo’yu yolsuzluk yapmakla ve insan hakları ihlalleriyle suçlamışlardı. Bunu da, tıpkı bir sömürgecinin sömürge halkına yaptığı gibi aşağılayıcı bir tarzda yapmayı kendine hak bilmişti.
J. Kabila’nın bu röportajından hemen sonra saldırıya geçen L.Nkunda, Kongo ordusunun eski bir subayıydı, öğretmen ve rahipti. Askeri eğitimini ABD’nin kötü ünlü Fort Leavenworth Akademisi’nde yaptı. Afrika’ya dönünce, yine aynı okuldan mezun Ruanda devlet başkanı Paul Kagame’nin yanında yer aldı. Nkunda’nın iyi donanımlı ordusunun bir kısmı Kivu’da yaşayan Tutsilerden oluşsa da asıl gücü Ruanda’da ABD’li askeri eğitmenler tarafından eğitilen askerlerden oluşuyordu.
Bütün bunlardan sonra, 1 Ekim 2008’de ABD’nin Afrika komutanlığı olan AfriCom’un faaliyete geçmesiyle birlikte Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nin doğusunda yer alan Kivu’da karışıklık yeniden baş gösterdi, iç savaş iyice şiddetlendi. 2008 Ekim’inde Nkunda’nın askerleri Kivu gölünün güneyindeki Goma’yı kuşatıp Kabila’yı pazarlığa zorladıkları koşulların öncesinde durum böyleydi. Nkunda, Kabila’dan Çin’le imzaladığı 9 milyar dolarlık kredi ve ortak yatırım projelerinden vazgeçmesini istiyordu. Bu projeyle Çin, Kongo’daki bakır ve kobaltın çıkarılıp işlenmesinde imtiyaz sahibi oluyordu. Bu projeye göre 3 milyar dolar yeni maden-mineral yataklarının aramasına ve işletmeye açılmasına ayrılırken, 6 milyar dolar da Çin Kongo ortaklığıyla alt yapı inşasına ayrılıyordu. Bu yatırımlar arasında iki tane baraj ve hidroelektrik santrali, hastaneler, okullar ve yolların yanında bir de Afrika’nın güneyinden Katanga’ya ve oradan da Kongo’nun Atlantik sahilindeki Matadi Limanı’na kadar uzanan demiryolu da yer alıyordu. İşte Nkunda’nın iptal edilmesini istediği projeler bunlardı.
RUANDA’DA HUTU-TUTSİ ÇATIŞMASI VE NKUNDA
Nkunda’yı tanımak için Ruanda’ya da bakmak zorunlu. I. George Bush, ABD devlet başkanıyken, ABD 1990’dan başlayarak Ruanda’nın Fransa’yla iyi ilişkiler içinde olan devlet başkanı Habyarimana’yı devirmek için çabaladı. Bu işi yapması için de “Ruanda Yurtsever Cephesi”ni destekledi, para ve silah yanında askeri eğitmenler de gönderdi. 1994 Nisan’ında Habyarimana’nın uçağı vurulup düştü. Habyarimana’nın öldürülmesiyle ABD’nin adamı Paul Kagame devlet başkanlığını ele geçirdi. Bundan sonra yaşananlar tam anlamıyla bir trajediydi. 1 milyondan fazla Afrikalı, yine Afrikalılar tarafından katledildi. Adına da “Hutu-Tutsi Çatışması” veya “Tutsi Soykırımı” dendi. 1994’teki bu soykırımdan sonra iktidarı ele geçiren Kagame, bu katliamda önemli bir rol üstlenen sağ kolu Nkunda’yı Kivu’ya gönderdi. Nkunda’nın yeni görevi Kivu’daki mineral yataklarının en yoğun olduğu bölgede yaşayan Tutsi azınlığın “korunması”ydı.
Kanadalı araştırmacı Michael Chossudovsky, 1994’te yaşanan bu Hutu-Tutsi çatışması için ABD ile Fransa arasındaki “ilan edilmemiş bir savaştı” diyor. “Tümgeneral Paul Kagame, Washington’un maşasıydı. Onlar için Afrikalıların ölmesi hiç bir şey ifade etmiyordu. Ruanda’daki iç savaş ve etnik katliamlar ABD dış politikasının ayrılmaz bir parçasıydı. Hassas stratejik ve iktisadi çıkarlar için dikkatle planlanmışlardı.” (8 Mayıs 2003 – Global Research)
General Nkunda'nın ordusuyla ittifak içindeki ABD (AfriCom'un kuruluşuyla birlikte bu görevi AfriCom üstlendi), 2007'den beri Kongo'nun kuzeyi ve doğusundaki zengin mineral yataklarını kontrol altına almak için bütün koşulları hazırlamıştı. Büyük göller bölgesi olarak da adlandırılan bu bölgenin Kongo'dan ayrılması ve koparılmasıydı asıl amaçlanan. Oysa Kivu'da olsun Ruanda'da olsun, çatışmaların ve katliamların en yoğun yaşandığı bu bölgede yaşayan halk, bu amacın altındaki gerçek nedeni çok iyi biliyordu. Bu bölgede yaşayan kime sorulsa aynı cevap alınıyor. BM komutasındaki Barış Gücü askerlerinin bir milyar dolara malolan Kongo’daki bu işgali sürdürmek için her iki tarafa da açıktan silah dağıttığını, böylelikle bölgedeki madenlerden çıkarılan elmas, altın ve diğer şeylerin ABD'ye akmaya devam ettiğini söylüyorlar.
Şimdiye kadar yazdıklarımızdan açıkça görüleceği gibi, ABD'nin Afrika'daki faaliyetlerinin amacı, yine ABD egemenliğinin devamıyla ilgilidir. Amaç, Çin'in Afrika'daki ilişkilerini sınırlamak, yatırımlarını engellemek veya zayıflatmak, böylelikle burada petrole, minerallere ve diğer doğal kaynaklara erişimini engellemek ve tabii sadece Çin'in de değil, Rusya, Hindistan, Japonya ve AB emperyalistleri de dahil, hiç bir rakibinin bu kaynaklardan yararlanmamasını sağlamaktır.
SONUÇ OLARAK
Bu üç makaledeki amacımız, emperyalist kapitalist sistemin ve tabii ki bu sistemin hegemonu olan ABD'nin küresel ölçekteki yapısal krizi nedeniyle her geçen gün ayakta durmasının daha da zorlaştığını, bunu sürdürebilmek için daha çok şiddete ve daha çok askeri güce başvurduğunu göstermekti.
Hatırlanacaktır, 11 Eylül 2001'den hemen sonra, 12 Eyül'de ABD hegemonyasının çökmekte olduğunu, ABD'nin bu nedenle Çin, Rusya gibi ABD hegemonyasına boyun eğmeyen ülkeleri kuşatmak, denetim altına almak, petrole ve giderek azalan önemli doğal kaynaklara erişimlerini engellemek, doğrudan denetim altına almak istiyor demiştik.
Afganistan'ın, Irak'ın işgali ve 10 yıldan bu yana süren savaş herkesin gördüğü, bildiği, üzerinde en çok yazılan konular olduğu için, biz bu yazımızda buna hiç değinme gereği duymadık. Bunun ötesinde olan biteni, bu çatışmanın o kadar da açıktan görünmeyen yanını göstermeye, ABD hegemonyasıyla birlikte sistemin kendi üzerine çöküşünü engellemek amacıyla yaptıklarını göstermeye, olgularla açıklamaya çalıştık. Ama şunu da belirtmeden bu yazıyı bitirmek olmaz. Tarihsel gelişmenin gelip dayandığı bu eşikte emperyalist-kapitalist sistemi ayakta tutabilmek için ne yaparlarsa yapsınlar, nafile çaba olacaktır. Kendi gelişiminin son sınırlarına dayanan bu tarihsel toplumsal sistem, ya aşılacak ve insanlık yoluna devam edecektir ya da sermayeye dayalı bu sistem kendisiyle birlikte doğayı ve insan soyunu yok oluşa sürükleyecektir.






