Monday, May 21st

Güncelleme:06:11:03 PM GMT

Başlıklar:
Buradasınız: Anasayfa Makaleler Makaleler AMERİKAN HEGEMONYASI VE ASKERİ YAYILMA -1

AMERİKAN HEGEMONYASI VE ASKERİ YAYILMA -1

e-Posta Yazdır PDF

I - RUSYA’NIN KUŞATILMASI

ABD’de “değişim” sloganıyla devlet başkanı seçilen Barack H. Obama işbaşına geleli bir yıldan fazla oldu. “Değişim” sözünün süslü, hoş ama boş bir laftan öne bir şey olmadığı bu süreçte iyice açığa çıktı. Bir yılı aşan bu sürede iki olgu ön planda yer aldı. Birincisi, emperyalizmin kendi tarihinde gördüğü en büyük ekonomik, politik ve toplumsal kriz ve ikincisi de emperyalizmin ve ABD’nin bu süreçte yıkılmaya başlayan hegemonyasını yeniden kabul ettirme ve dünyaya hakim olma çabaları.

Krize dair daha önce birçok defa yazıldığı için bu yazıda daha çok diğer yan üzerinde duracağız. Ancak şunu söylemeden geçmek de doğru değil. ABD, kendi hegemonyasını emperyalist-kapitalist dünyaya İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonunda kabul ettirdi. Bu dönemde, dünyada üretilen toplam toplumsal üretimin % 60’tan fazlası ABD tarafından üretiliyordu. Bu muazzam ekonomik güce dayanarak ABD, “dünya pazarlarının zorbası” konumuna geldi ve hegemonyasını kabul ettirdi. Şimdi bu ekonomik gücünden çok uzak. Dünyanın en borçlu ülkesi durumunda. Bu koşullarda hegemonyasını giderek kaybeden ABD, bu sefer salt askeri gücüne dayanarak egemenliğini sürdürmeye yöneldi.

İkinci Emperyalist Savaş’tan soğuk savaşa kadar geçen birkaç yıllık kısa dönemde ABD’de egemen olan eğilim, dünyadaki askeri üslerin azaltılması yönündeydi.1949’a kadar Pasifik’te savaş öncesi dönemde var olan üslerinin sayısını yarıya kadar azaltmıştı. Ancak bu eğilim 1950’de Kore Yarımadası’ndaki bölünmeyi doğuran savaşla birlikte sona erdi. Tek fark bu kez üslerin büyük bölümünün, özellikle Atlantik, Akdeniz ve Avrupa’da kurulan üslerin NATO üssü olarak kurulmasıydı.

1988’de Sovyetler Birliği ve sosyalist blokun dağılmasından hemen önce toplan üs sayısında 1950’lerdeki sayıdan çok fazla bir sapma olmasa da, bu üslerin dağılımında önemli farklılıklar ortaya çıkmıştı. Güney Asya, Ortadoğu ve özellikle Afrika’da askeri üs/tesis sayısı azalırken Avrupa’da ve Pasifik’te önemli bir yoğunluk söz konusuydu.

1990’da ABD başkanı olan I. George Bush, 2 Ağustos’ta yaptığı bir konuşmada, ABD’nin küresel çaptaki “güvenlik ihtiyacının” 1995’te, 1990’dan % 25 daha az bir güçle karşılanacağını ve ABD’nin okyanus ötesi üslerinin artırılacağını söylemişti. Bush’un bu konuşmayı yaptığı gün, tarihin cilvesi olsa gerek, Saddam’ın Irak’ı Kuveyt’i işgal ediyordu.

ABD derhal olaya dahil oldu, Irak’a saldırdı. 91 Körfez Savaşı’nın sonunda ABD, Ortadoğu’daki askeri konuşlanmasını güçlendirdi. Kendisini Ortadoğu’nun efendisi ilan ettiği gibi, “Yeni Dünya Düzeni”ni de açıkladı. I. Bush, “Tanrı’nın yardımıyla Vietnam Sendromunu sonsuza dek def ettik” dediği açıklamasında, aslında sosyalist sistem dağılırken bile tekelci sermayenin sosyalizmden nasıl bir dehşetle korktuğunu itiraf ediyordu. Bu savaşın sonunda ABD, özellikle Suudi Arabistan’a konuşlandırdığı on binlerce askeri ve yeni yeni üsleriyle Ortadoğu’daki konumunu iyice güçlendirip pekiştirdi.

1999’da özellikle Yugoslavya’nın bombalanıp NATO eliyle parçalanmasından sonra ABD’nin üs anlayışında bir değişim görüldü. Bu yeni anlayışın ilk ürünü, Kosova-Makedonya sınırında kurulan “Camp Bondsteel” üssü oldu. Yugoslavya’nın NATO bombalarıyla bir harabeye dönüştürülmesinden hemen önce, 28 Şubat 1999’da Washington Post’ta yazılanlar bunu ele veriyordu. “Ortadoğu’nun gittikçe hassaslaştığı bir dönemde Hazar Denizi petrollerini korumak için Balkanlar’da üslere ve uçuş hakkına ihtiyaç duyacağız.”

Camp Bondsteel, ABD’yi Ortadoğu ve Hazar petrollerinin kontrolünde ve Avrupa’ya dağılımında kilit bir konuma getirdiği gibi, ABD’nin, Rusya’nın burnunun dibine kadar sokulması anlamına da geliyordu. Öyle ki, bu üs, 1974 Vietnam yenilgisinden sonra ABD’nin Rusya’ya bu kadar yakın mesafede kurduğu en büyük üs olma özelliğine sahipti. Ki bu üs, aslında ABD askeri yayılmacılığının yeni dönemde ya da kendi söylemleriyle “Yeni Dünya Düzeni”nde ilk adımıydı. Daha sonraki 10 yıl içinde Makedonya, Kosova, Macaristan, Arnavutluk, Bosna-Hersek ve Polonya’da yeni yeni üsler kurmaya devam etti.

11 Eylül’den sonra üsler Asya’da yayılmaya başladı. Afganistan hem Hazar petrol havzasının kontrolü için, hem de bu petrollerin Hint Okyanusu’nda taşınması için kilit önemdeydi. Pentagon ilk üslerini Afganistan’ın başkenti Kabil’in kuzeyinde Bargam Havaalanı’nda kurdu; ikincisi güneyde Kandahar Hava Üssü, üçüncüsü ise İran’a 100 km. mesafede Shindand Hava Üssü’ydü. Ki bu sonuncusu, ABD’nin Afganistan’daki en büyük üssüdür. Bunlar işgalden hemen sonra kurulan üslerdi. Ancak ABD burada durmadı, devam etti. 2004’ten sonra 9 yeni üs daha kurdu. Afganistan’la da yetinmedi, Kırgızistan’la anlaşıp Orta Asya açısından stratejik bir noktada bulunan Bişkek’te Manas Hava Üssü’nü kurdu. Böylelikle sadece Afganistan’a lojistik destek değil, gerek duyduğunda Rusya ve Çin’e saldırı düzenleyebileceği çok elverişli bir mevziye konuşlandırdı askerlerini ve uçaklarını.

ABD’nin Afganistan, Pakistan ve Orta Asya’daki eski Sovyet Cumhuriyetlerine üsler kurup konuşlanması, Rusya ve Çin tarafından haklı olarak kendi güvenliklerine karşı bir tehdit olarak görüldü. NATO ve ABD’nin Doğu Avrupa’dan sonra Orta Asya’daki bu konuşlanması, 1990’da Sovyetler Birliği’nin son devlet başkanı Gorbaçov’la ABD’nin o zamanki Başkanı I. George Bush arasındaki anlaşmanın açıktan ihlal edilmesiydi. NATO’nun bu “yeni” politikası aslında soğuk savaş sürecinde Sovyetler Birliği’ni kuşatma planlarının yeni koşullarda devamından başka bir şey değildi; yalnızca dağılan Sovyetler Birliği’nin yerini Rusya almıştı.

Putin, 2007 Şubat’ında Münih’teki konuşmasında bunu açıkça belirtti: “NATO sınır güçlerini sınırlarımıza dayamıştır. (…)NATO’nun genişlemesinin (…) Avrupa’da güvenliğin sağlanması ile bir ilgisinin olmadığı açıktır. (…)Bu genişleme kime karşıdır? Ve Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra Batılı ahbaplarımızın verdikleri sözlere ne oldu?”

Aynı konuda Putin’in danışmanlığını yapan eski Rusya Başbakanı Yevgeni Primakov, 2 Mart 2007’de Moscow News’te yayınlanan bir yazısında; “NATO’nun soğuk savaş döneminde ABD’nin Avrupa’daki müttefiklerinin güvenliğini sağlamak için kurulmuş bir örgüt olduğunu” söyledikten sonra NATO’nun yeni yönelimine de işaret ediyordu; “NATO’ya yeni üyelerin alınması ABD ordusunu, hava savunma sistemlerini ve fırlatmalı füze unsurlarını barındıran üslerin yayılmasına neden olamaktadır.”

I. George Bush’un “Yeni Dünya Düzeni”, II. George Bush tarafından 2000’lerde “Amerikan Yüzyılı” olarak değiştirilip tedavüle kondu. “Değişim” vaatleriyle işbaşına gelen ardılı Barack H. Obama'nın bugüne kadar yaptıkları, bırakalım değişimi, aksine bu politikanın aynen devam edeceğini gösteriyor. Daha önceki Teksaslı kovboyun sert tavırları ve ölü köpek bakışlarıyla uyguladığı politikalar bu kez ruhu beyaz bir siyah adamın eline taktığı yumuşak eldivenlerle uygulanmaya devam ediyor.

Hem Bush’un hem de B. Obama’nın dış politika danışmanlığını yapan Z. Brzezinski, aslında yıllar önce, 1997’de yayınlanan “Büyük Satranç Tahtası: Amerikan Üstünlüğü ve Jeostratejik Zorunluluklar” isimli kitabında ABD dış politikasının hedefinin ne olduğunu söylemişti. Bölgeyi kontrol eden ya da bölgeye erişilebilirlikte hakim konumda olan taraf jeopolitik ya da ekonomik ödülü kazanacak. Bu ödülün ne olduğuna göre değişiklikler olsa da, buradaki ödül Hazar petrolleri olunca hakim olunması gereken jeostratejik bölge de eski Sovyetler Birliği’ni kontrol eden bölgedir: Afganistan, Pakistan, Kafkasya ve Doğu Avrupa.

ABD’nin bu yönelimini Rusya, 2008’in Mart ayında Yuri Kroupnov’un ağzından şöyle açığa vuruyordu: “ABD ve NATO, Avrupa’nın göbeğinde kendi askeri, jeostratejik, jeopolitik, jeoekonomik köprü mevziini yapılandırarak Afganistan, Ortadoğu ve Orta Asya’nın bütününde güçlü bir askeri üsler şebekesi kurdu.” Kroupnov, bunu belirttikten hemen sonra, bunun bahanesini de şu sözleriyle ifşa ediyordu: Tehdit (“terör”), ABD ve NATO’nun askeri örgütsel yapılanmasının bölgede serpilmesi ve ucu açık bir fetih için bahane ya da mazeret olarak kullanılıyor.”

Gerçekten de 2007 sonunda ABD, Afganistan’da inşa ettiği 19 üsse sahipti. Böylelikle Çin’den Rusya’ya tüm Asya ve hava trafiğini ve hatta uzay çalışmalarını gözleme, dinleme, izleme olanaklarını elde ettiği gibi, Afganistan’ı dev bir uçak hangarı olarak da kullanmaya başladı.

Barack H. Obama'nın devlet başkanı olduktan sonra yaptığı ilk işlerden biri, Afganistan’a 17.500 asker daha göndermek oldu. Irak’taki asker sayısını artırdıklarında gördükleri tepkiden olsa gerek, bu kez II. Bush dönemindeki “asker sayısını artırmak” yerine “askeri birlikleri kabartmak” sözleri kullanıldı. Yani değişen tek şey yapılan işin adlandırması oldu. CNN’den Barbara Star 18 Şubat 2009’da bunu şöyle gerekçelendiriyordu: “…Taliban Afganistan’da diriliyor ve El Kaide, Pakistan sınırı boyunca var olan güvenlikli bölgeden Amerika’yı tehdit ediyor.”

Aslında bu sözlerle gizlenmek istenen Afganistan gerçeği bambaşka. Dirildiği söylenen Taliban, birçok ayrı grubu birbiriyle aynı göstermek için özellikle kullanılan bir kavram. Birincisi, bu kavramda ortadan kaybedilen, gizlenenlerin başında bizzat ABD ve tekeller tarafından finanse edilip örgütlenen, CIA tarafından eğitilip yetiştirilmiş olan ve ihtiyaç duydukları her yerde kullandıkları El Kaide tetikçileri var. Amerikan işgali ve savaş yüzünden yıkıma uğrayan, işi ve ailesi zarar gören Afgan orta sınıfları var. Ve gerçekte, Amerikan işgaline karşı çıkan Afganiler, yurtseverler var. Obama ve ABD, bütün bunları bilinçli olarak karıştırıp, aynı göstermek için “Taliban” derken, Afganistan’daki işgali konumunu meşrulaştırmak istiyor.

Çürüyen ve sıçramalı çöküş sürecine giren ABD emperyalizmi, Brzezinski'nin bahsettiği “ödülü” alabilmek için her geçen gün daha çok asker ve kaynak kullanmak zorunda kalıyor. Bu, emperyalist-kapitalist dünya ve ABD için tam bir kısır döngüye doğru evriliyor: Ekonomik kriz derinleştikçe hegemonyası çöküşe geçen ABD, egemenliğini korumak için daha çok askeri güce başvuruyor; daha çok askeri güç için güçlü bir ekonomi gerekiyor; daha çok askeri güç zaten krizdeki ekonomiyi daha çok sarsıyor. Ekonomik, politik, toplumsal kriz daha çok derinleşiyor.

İhtiyar ‘köstebek’ kazmaya devam ediyor. Devrim her yönden olgunlaşmayı sürdürüyor.”