Salı, 21 Kasım 2017
Gündemdekiler

 

Proleter devrimciler ile küçük burjuva sol arasındaki politik fark, hiç bu denli net, geniş kitlelerce kavranabilir yalınlık ve keskinlik kazanmıştı. Proletarya; “Bütün İktidar Emeğin Olacak” diyor, onlar AKP’yi geriletmek ve krizin faturasını ödememekten bahsediyorlar. Proletarya “Zindanlar Yıkılsın Tutsaklara Özgürlük” diyor, onlar tecridin kaldırılmasını talep ediyorlar. Proletarya, UKTH ilkesini bayraklarına yazıyor, ama onlar barış için müzakereyi en başa koyuyorlar. Fark o denli büyük ki, aradan damperli kamyon geçer. Küçük burjuvazi politik hedeflerini “gerçekçi, ulaşılabilir, elle tutulur sonuçlar vadeden” içeriğiyle sürüyor ve proleter devrimcileri hayalcilikle suçluyor.

Bütün İktidar Emeğin Olacak şiarının esası, zora dayalı devrim yoluyla faşist devlet aygıtını parçalamak ve buna dayanak olan tekelci birliklere ve bankalara el koymaktır. Sınıfların karşılıklı ilişki ve mücadelesinin geldiği aşamada, bu şiarın, devrimci milyonlar tarafından kavranması ve sahiplenilmesi için, yeterince koşul birikmiştir. Hatta şöyle söyleyelim; devrimci kitleler için, bu şiar dışında “somut, elle tutulur sonuçlar” vadeden bir yol kalmadı. Devrimin bilinçli yığınlarını bir yana koyalım, politik yaşama en basit yoldan, yani henüz sadece dinci faşist parti karşıtlığıyla adım atan herhangi bir emekçiye sorun, bu iktidardan nasıl kurtuluruz diye, alınacak cevap aşağı yukarı şudur: Dinci-faşizmin ve ona destek çıkan tüm o “yandaş” tekellerin egemenliği zor yoluyla son bulmadan, hiçbir şey değişmeyecek, tersine daha da kötüleşecek. Bu olağanüstü baskı aygıtından kurtulmanın, tüm sorunların çözmenin odak noktası olduğu, giderek daha geniş emekçi kesimler tarafından kavranıyor.

Emekçi sınıfları bunca yıl faşist devlet karşısında daha uysal, daha boş inançlı hale düşüren parlamenter seçim yolunun kesin ölümü, sanıldığından çok daha ciddi ve sarsıcı bir gelişmedir. Kitleler, hoşnutsuzluk duyduğu bir partiyi sandıklar yoluyla yerinden edebiliyorlardı ve bu aldanmanın gölgesinde tekelci sermaye, kurumsal faşizmle iktidarını daim kılabiliyordu. Ama dinci-faşizm, hükümetten düşmeme gayretkeşliğiyle, bu kurumsal iktidar aygıtının gölgede kalan tüm gizemini açık etti. Bu yoldan, en geniş emekçi yığınlar, sadece parlamentonun değil, düzenli ordunun, polisin, adliye ve hapishanelerin gerçek sınıf içeriğini görme fırsatı yakaladılar.

Faşist aygıtın kendisi de, kitleleri yanılgılardan kurtaran bu fırtınadan kendini koruyamadı. Dinin, ailenin ve ulusun genel çıkarıyla bezeli kutsal bir haleyle çevrelenen devlet aygıtı, fırtınanın etkisinde kutsal halesini yitirdi, çıplak çıkar hesaplaşmalarına açık hale geldi. Bu hesaplaşmanın nereye dek varabildiğini, 15 Temmuz ve sonrasında gördük, milyonlar da gördü. FETÖ etiketiyle yapılan amansız tasfiyeler, en başta ordu kurumunu, dinci-faşizmin gözünde, parçalanmış ve güvenilmez bir kurum durumuna düşürdü. Benzer bir gelişmenin daha büyük ölçülerde adliye kurumunda, daha az hissedilir ölçülerde polis kurumunda yaşandığına dair pek az kuşku var. Yine de kuşkusu olan varsa, RTE’nin, tüm mermileri toplanmadan polisler karşısına çıkamadığı o manzaraya baksın.

Faşist aygıtı etkisine alan, kurum içi yarılmaları tamir etmek ve otoriteyi tesis edebilmek için, tüm ipler tek kişinin elinde toplandı. Ancak bu yöntem, yarılmaya çözüm getirmedi, çünkü tüm ipleri eline alan kişi, burjuvazinin genel çıkarlarına değil, bir avuç tekelin çıkarlarına odaklıdır. Şimdi karşımızda, kurum içi yarılma ve bozulmanın politikleştiği, tüm ipleri elinde tutan kişi sarsıldığında, yeniden toparlamanın oldukça zor göründüğü, parçalanıp dağıtılması için tüm koşuların olgunlaştığı bir faşist aygıt bulunuyor. Kurum içi çatışmanın politikleşmesini şu anlamda kullanıyoruz: Toplumun genelini etkisine alan ve kutuplaştıran mücadelenin tüm sonuçları, bu kurumlarda da bir tarafı tutmaya, ya da pasif kalıp mevcut iktidarın çöküşüne sessiz kalmaya yönelik bir eğilim yaratıyor. İşte size “somut, elle tutulur sonuçlar vadeder” bir durum.

Peki, bütün tekelci birliklere ve bankalara el koymak, emekçi milyonlar açısından kavranması olanaksız bir hedef midir? Hayır. Yıkıcı etkisini her gün arttıran ekonomik kriz, milyonlara tam bu kavrayışı taşıyor. Turpun büyüğü daha henüz heybede. İstisnasız bütün alanları etkilemesi beklenen ekonomik çöküş, tekellere ve bankalara acilen el konulması tartışmalarını gündeme taşıyacak kadar felaket boyutunda.

Bir yıl önce, sermayenin hesap uzmanları, Türkiye ekonomisine ilişkin asıl sıkıntının, özel sektör borçluluğundan ibaret olduğunu, ama devletin borç oranının düşük kaldığını vaaz ediyorlardı. Bir yılda hükümet, çöküşü önleyebilmek adına, tek atımlık barutunu kullandı, bol kepçe dağıtılan kredilerle, hazine ipotek altına alındı. Şimdi bütçedeki deliği, kara parayla bile kapatamıyorlar, hazine deli gibi borçlanıyor, vergilerde görülmemiş fahiş artışlara gidiliyor. Böylece, yıkımın potasına, özel şirket ve bankalarla beraber, devlet hazinesi de girmiş oldu. Vergilerdeki akıl almaz artışlar, en başta kentli emekçiler içinde bir öfke seli yarattı, ama kır emekçileri de bu sele kapıldılar.

Dışarıdan bol kepçe gelen sıcak para içeride kredi kanallarını oldukça genişletmişti. Bu sayede dinci faşizm, kırın küçük üreticilerine, ürün daha filiz halindeyken, kullanabilecekleri paralar verebildi. Ancak bu kredi kanalları, büyük ticaret tekellerinin tarımsal dolaşıma el koymalarının önünü açtı. Çok büyük çaplı banka kredilerine başvurabilen bu tekeller, en başta fındık, zeytin, üzüm gibi endüstriyel tarım ürünlerinin fiyatını belirleyecek konuma ulaştılar. Hükümetin koyduğu taban fiyatlar bu yoldan delindi, borçlanan emekçi köylüler tekellerin dayattığı fiyata boyun eğdiler. Bu sayede, sınıf mücadelesi arasında daha geride kalan ve çoğunluk dinci-faşizmi destekleyen küçük üretici köylüler arasında da, tekel ve bankalara el konulması şiarının yankı bulmasının yolu açıldı.

Tüm bunlar neyi gösteriyor? Bütün İktidar Emeğin Olacak şiarının, emekçilerin en geniş kesimleri tarafından sahiplenilecek içerikte ve pratik açıdan (hadi, reformistlerin jargonuyla ifade edelim) somut, elle tutulur sonuçlar vadeden tek şiar olduğunu gösteriyor. Proletaryanın tüm emekçi nüfusu arkasına alacağı ve sermayenin kalelerine yükleneceği en güçlü koçbaşı, Bütün İktidar Emeğin Olacak şiarıdır.

Zindanlar Yıkılsın Tutsaklara Özgürlük şiarının da bu derece pratik-güncel bir etkiye sahip bulunduğunu öne sürerken, hangi olgulara dayanıyoruz? Sarsıcı olaylar, bu konuda olabilecek en geniş toplumsal uyanışı sağlamıştır. İktidarını korumak adına dinci-faşizm, terörist-hain suçlamalarını öylesine geniş kesimlere karşı kullandı ki, hayatında hiç karakol önünden geçmemiş insanlarda bile mahkeme ve hapishaneler, trafik kazası denli sıradan-günlük bir endişe haline geldi. Öyle ki, nüfusun ezici çoğunluğu, kutsal adalet örtüsü ardına gizlenen tüm şu ceza yasalarının, aslında birer gözdağı ve rehine politikası olduğunu kavrayacak noktaya geldi. Tüm reformist ve oportünistlerin desteğini alarak, CHP’nin üzerinde tepindiği “adalet” özleminin ardındaki esas içerik budur. Adliye kurumuna karşı güvensizliği %80 seviyesinde olduğu bir topluma, cezaevlerinin gerçekte bir avuç sömürücünün hizmetindeki rehine toplama merkezleri olduğunu anlatmak, bunun güncel-pratik bir bilinç haline geldiğini anlamak çok mu zor? Ama reformizm ve oportünizm hep bir ağızdan, her şeyi başına koydukları “tecrit kaldırılsın” hedefinin, günlük yaşamını zindan tehdidi gölgesinde geçiren milyonların özlemlerine karşılık geldiğini düşünmeye devam ediyor. Giydikleri tişörtten, otobüste söyledikleri laftan, paylaştığı mesajdan tutuklanan, buna rağmen geride kalanların bu korkuya yenilmediklerini gösteren emekçi kitleye; “tamam cezayı aldık, bunu tartışmayalım yasa böyle, fakat tecrit yasal değil” diyorlar. Nasıl bir cevap aldıkları merak konusu. Böyle bir kitleye Zindanlar Yıkılsın Tutsaklara Özgürlük dışında “somut, elle tutulur sonuçlar vadeden” başka bir şiar var mı? Proleter devrimciler, kitlelerin öfkesini, “adalet” laflarıyla köreltilmeye uğraşıları kesin ve sonuç alıcı arayışlarını, Zindanlar Yıkılsın Tutsaklara Özgürlük şiarıyla, sermayenin konusu olacak bir koçbaşına çevirebilirler, çevirmelidirler.

UKTH, önem açısından hiç de sonda gelmeyen diğer koçbaşı şiarımızdır. Dinci-faşizm en ağır baskıları en geniş kesimlere doğru yayarak, köklü bir demokratik bilinç ve özlem filizleri ekti. Bu filizin gittikçe büyüyen dallarından birisi, her ulusun kendi kaderini tayin etme hakkıdır. Kimileri, ezen ulustan emekçilerin Kürt halkı karşısında sergilediği yalpalı tutuma bakarak, bu şiarın emekçi yığınlara arasında geniş yankı uyandırmasından kuşku duyuyor. Fakat yüzeydeki görüntü bizi aldatmamalı. Ezen ulus emekçileri, şovenist isterinin seli önünde sessiz kaldıkları uzun dönemler arasına kama gibi sokulan devrimci sıçrama anlarında, ezilen ulus gerçekliğine dürüstçe yaklaşma yeteneği gösterdiler. 1990 büyük madenci yürüyüşünde “Zonguldak-Botan elele” sloganları atılıyordu, keza Gezi Ayaklanmasında da benzer yaklaşımlar sergilendi. Bu kez, Barzani’nin referandumu nedeniyle alevlenen tartışmalar, hemen her kesime UKTH’nin önemini hatırlattı. İki yıldır sessiz kalan Kürt halkı, kitlesel çapta yeniden hareketlenmeye başladı. Ezilen bir ulusu topyekün eyleme geçirmeye yetenekli ve yetkin tek şiarın, UKTH olduğu, bir kez daha kanıtlandı.

Son iki yıl, Türkiyeli emekçiler içinde zordu ve bu zorlukta, Kürt halkının kitlesel eylemlere yönelmiyor oluşunun payı büyüktü, emekçiler bu boşluğu dürüstlükle görüp değerlendirdiler. Aynı şekilde, şovenist isterinin, yaşlı bir kadının cenazesini parçalamak noktasına gelmesi, her dürüst emekçide, bu insanlıktan çıkmış kişilere karşı nefret uyandırdı. Her biri kendi çapında sarsıcı, uyarıcı gelişmelerdi, demokrasiye özlemi kışkırttı. UKTH, tıpkı kölelik karşıtlığı, ya da işkence yasağı gibi, en temel demokratik ön kabullerden birisidir. Azıcık da olsa politik kavgaya bulaşıp ilk demokrasi dersini alan en taze güçler bile, bu ilkeye karşı çıkacak söz bulamaz. Ne yazık ki, Kürt halkının temsilcileri, emekçilerin karşısına, doğrudan UKTH ilkesiyle çıkmak yerine, “barış, özerklik, müzakere” programıyla çıkıyorlar, tüm reformist ve oportünist çevreleri aynı koroya ortak ediyorlar. Böylece, şovenizmin eline, karşı söylemler geliştirebileceği, küçük ve önemsiz ödünleri bile sanki dünyanın en mühim meselesiymiş gibi sunabileceği geniş bir manevra alanı bırakıyorlar. Oysa, UKTH, tüm bu manevra alanlarını daraltan, boşa çıkaran güçlü bir demokratik içeriğe sahiptir.

Barzani’nin referandum hamlesi, kuşkusuz, yalnızca kendi koltuğunu sağlama alma sevdasından doğdu, ama TC’nin estirdiği şovenist isterinin bir avuç tosuncuk dışında, herhangi bir karşılığı olmadı. Konuya dair ciddi bir somut olgu örneğini sunmak için, yalnızca canlı yayında bir defa sözü edilen ama başka hiçbir yerde lafı açılmayan bir anketten bahsedeceğiz. Habertürk, Barzani referandumunun, buradaki Kürt halkı arasında nasıl “tehlikeli” sonuçlar yaratacağının endişeyle tartışıldığı programda, seyirciler arasında bir anket yaptı. UKTH’yi destekleyenlerin oranı %30 çıktı, bu tür girişimleri askeri yoldan ezmek gerektiğini düşünenlerden, üçte bir oranında fazla.

Devrim, şu ana kadar, hızlı ve ani yükselişlerin arasına, uzun bir durgunluğun girdiği dalgalar halinde bir seyir izledi. Her durgunluk dönemi, yeni ve daha yüksek devrimci görevlerin çözümü için kitleleri neredeyse görünmez ve sessiz biçimlerde hazırladı. Proletarya, tüm bu devrimci yükselişe biçim verecek şiarlarını, Bütün İktidar Emeğin Olacak!, Zindanlar Yıkılsın Tutsaklara Özgürlük! ve UKTH’yı, üç koçbaşı haline getirmeli, dinci-faşizmin iyice köhneleştirip çürüttüğü sermayenin kölelerine bu şiarlar eşliğinde kitleleri hücuma getirmelidir. Bu üç koçbaşı şiarın, devrimci yığınların gündemine sokulması, geleceğin değil, bugünün meselesidir. Ve daha şimdiden kitleler, sözleriyle değil henüz, ama eylemleriyle, tüm tutum ve davranışlarının gerçek içeriğiyle, bu şiarları kuşanmaya hazır olduklarının işaretlerini, fazlasıyla veriyorlar.

ÖNSÖZ

           Tüm Sayılar

Arşiv

Sitemizin eski içeriğine ulaşmak için logoya tıklayınız...

E-Kitap

Tüm E-Kitaplar için resme tıklayınız...