Saldırının başladığının ilk işaretinden çok kısa bir süre sonra tüm tutsaklar, düşmanın bir sonraki hamlesini ayakta beklemeye başlıyoruz. Uzun bir süredir bekleniyordu bu an. Panik yok, kargaşa yok, şaşkınlık yok. Çok kısa bir sürede bütün tutsaklar nerede olunması gerekiyorsa orada hazır. Karşılaşma anını bekliyoruz sabırsız, kararlı… Etrafımız duvarlarla çevrili, duvarın dışında düşman içinde biz. Bir sonraki adım nereden, nasıl gelecek?

Bekleyiş kimi zaman uzun, kimi zaman kısa. Heyecan koşuşturuyor ortalıkta, bir barikatı kurmaktan, bir başka yerde nöbeti devralmaya, oradan bir başka hazırlığın tamamlanmasına. Sibel ilk andan itibaren hep o bildik haliyle… Her adımında “işte buradayım ben amansız!” diyen kararlılığıyla çıkıyor öne. Ufak tefek bedeninin kaldıramayacağı yükleri kaldırmaya asılıyor kocaman yüreği. İhtiyacı olanın yardımına koşmak için bekliyor tetikte. Sakin… Belki de hiç olmadığı kadar sakin…

Aysun…  Her zamanki gibi olması gereken yerde, yapması gereken işi omuzlamış sıradan bir günde sıradan bir iş yapıyormuşçasına rahat. Değişen bir şey var mı? Gözlerindeki ışıltı daha bir keskin sanki, daha bir şen. Bir de kısacık ama bir insan ömrüne boydan boya yetecek dört günün, yürek atışındaki hızı. Ve iş makinelerinin, sloganların, silah seslerinin, gelen ölüm haberlerinin içinde yükselen ses… Bizim sesimiz… “ASLA TESLİM ALAMAYACAKSINIZ BİZİ”

Saatler ilerliyor büyük bir hızla. Sibel ve Aysun önce birlikteler, sonra yer değişikliği oluyor ve Sibel başka bir noktada bulunan yoldaşların yanına geçiyor. Fırsat bulduğumuz anlarda birbirimizi görmeye gidip geliyoruz. Belki de son defa… Kim bilebilir bunu? Belki de şu an, tam şu dakikada bir kurşun deliyordur bir yüreği. Kitaplarda okuduğumuz zindan savaşlarının belki de en çıplak, en şiddetlisini yaşıyoruz. Stalingrad ve Beyrut kuşatmalarıyla benzerlikler buluyoruz yaşadıklarımızda… “Arkamız Moskova ve çekilme imkanı yok” diyoruz, kurşun sesleri ve sloganlarımızla bölünen aralarda yaptığımız konuşmalarda Sibel “tarihi günler yaşıyoruz yoldaşlar” diyor. “Tarihi günler yaşıyoruz ve daha uzun dayanmalıyız burada… daha uzun, dayanabildiğimiz kadar…”

Devrim kahramanlarını, romanlardan okuduğumuz, tartıştığımız o kritik dönemleri konuşuyoruz. Ve her kısa sohbetimizin ardından, bir canımız sanki virgül koyuyormuş gibi paragrafa “burada Leninistlerin olduğunu göstermeliyiz, günler savaşımızla sürmeli, daha uzun dayanmalı…” diyor.

Uyku sinsi bir düşman gibi, bedenlerimizin yorgunluğunu kuşatmak istese de bilinç sürekli tetikte. Dinlenmeye zaman yok. Sibel yoldaşla, gidip bir iki saat uyuması için konuşuyorum. O an canlanıyor “hayır, uykum yok” diyor. “Daha uzun dayanabilmemiz için buna da ihtiyacımız var, zaten iki saatten fazla olmaz” diye hep birlikte konuşuyoruz. Birkaç yoldaşla birlikte gidiyorlar. Ama aradan yarım saat geçmeden geliyorlar. “Hayır uyuyamadık. Ya biz ordayken bir şey olursa… O zamanı burada değerlendiririz daha iyi” diyorlar, neredeyse hep bir ağızdan ve fısıltıyla. Tartışacak bir şey yok. O an birbirimizi belki de hiç olmadığı kadar iyi anlıyoruz.

Ve Sibel o anlarda sürekli soruyor ve düşünüyor “buranın durumu ne? Orada neler oluyor? Daha fazla neler yapabiliriz?”

Bir yer değişikliği daha oluyor. Bulunduğumuz yerde Aysun ve Sibel’le birlikte beş kişiyiz. Karşılaşma anının sabırsızlığıyla, bekliyoruz hep düşünü kurduğumuz o anın gelmesini. Bu upuzun gelen bekleyişlerde, sohbetler ediyoruz yoldaşlarla. Bir yoldaş “ömrümde hiç bu kadar konuşmamışımdır herhalde” diyor. Gülümsüyoruz. Aysun alıyor sözü. O hep gülen, tasanın kaygının asla gölgeleyemediği güzelim gülüşüyle anılarından, o anda neler hissettiğinden, dışarıdakilerden bahsediyor uzun uzun… Birkaç saate sığan ömrümüzün en uzun sohbetlerini ediyoruz. Onca kurşun sesinin arasında yükseliyor kahkahalarımız. Cephede gülmek ciddi bir iş madem, biz de bütün ciddiyetimizle salıyoruz kahkahalarımızı. Zaman kavramının yittiği bu anların birinde konu dolanıp durup Aysun’un ilk uzun süreli açlık grevi macerasına geliyor. 96’da ölüm orucu öncesi açlık grevine başlarken bir defter hazırlamış ve oraya o anda neler hissettiğimizi, neler düşündüğümüzü yazmıştık. Zaferi kazanır kazanmaz yapacağımız ilk iş bu defteri okumak olacaktı. O zamana kadar da kimse el sürmeyecekti ona. Aysun o zaman daha açlık grevinin 2. gününde tahliye olunca ilk işimiz bu deftere sarılıp Aysun’un yazdıklarını okumak oldu. Aysun orada “bu, şu ana kadar ki en uzun açlık grevim olacak” diye yazmıştı. Nereden bilsin iki gün sonra tahliye olacağını! Biz bunu okur da durur muyuz! Hemen bu iki gün süren en uzun süreli AG hakkında makaraya başlamıştık. Yıllarca yapıldı bunun şakası. Konu ne zaman buraya gelse Aysun başlıyordu feryada “ya ben bıktım bunun esprisinden de siz bıkmadınız! Hadi çok ilginç bir şey olsa neyse. Niye bu kadar hoşunuza gidiyor bunun şakası anlamadım gitti” diye. Biz de hemen yapıştırıyorduk cevabı gülüşlerimizle “Boşuna yakınma yoldaş, bu söz tarihe geçti bir kere, artık ne yapsan ne etsen de silemezsin” diye. İşte o toz dumanın arasında bir kez daha takılmıştık Aysun’a. Ve neleri neleri daha konuşup kahkahalarımızı silah etmiştik kendimize.

Saldırı her geçen an daha şiddetleniyor. Saat saat haberleri dinliyoruz elimizdeki küçük radyodan. Birbiri ardına büyük katliamlarla giriliyor cezaevlerine. Birbiri ardına ölümsüzlük haberleri alıyoruz. Öfkeyle kavruluyor yüreklerimiz, acıyla… Aysun’un dediği gibi “kinle, öfkeyle parıldayan gözlerimizi dikip uzak yıldızlara her seferinde daha bir kararlı and içiyoruz.” Soracağız hesabını…

 

Çanakkale’nin dayandığının haberini alıyoruz. Büyük bir coşku, sevinç kaplıyor içimizi. Biz ve Çanakkale… Tüm insanlığın gözleri üzerimize çevrili, biliyoruz… Dayanmalıyız diyoruz, dayanmalıyız, dişle tırnakla… “Eğer Çanakkale’den daha fazla dayanamazsak rezil olduk demektir” İki gün iki gece olmuş başlayalı saldırı ve Çanakkale’de yıkılmadık duvar kalmamış, kilometrelerce öteden duyuluyormuş gaz ve yanık et kokusu… Buna karşın dimdik ayaktalar… Herkes sanki Ümraniye’de olanları unutuyor bir anda ve aklımız oradaki yoldaşlara düşüyor.

Bir gün bir gece, uzun upuzun bir bekleyişle ve arada sırada yapılan “teslim olun” çağrılarına sloganlarla verdiğimiz karşılıklarla geçiyor. Sonra bulunduğumuz yer yoğun bir taramaya ve soluk almayı engelleyen bir gaz yağmuruna tutulunca, biz arka kısma çekiliyoruz. Her yerden bomba ve silah sesleri geliyor, duvarlar deliniyor, düşmanı püskürtmeye çalışırken birçok arkadaş yaralanıyor.

En son herkes koğuşlara çekildiğinde biz de çekiliyoruz. Ama bizim yoldaşların bulunduğu kısım barikatla kapatıldığından ve koridor ateş altında olduğundan diğer arkadaşların olduğu tarafa geçiyoruz. Biz ekipte beş Leninistiz… Bizim ekip, gururla söylüyor, hissediyoruz bunu.

Bulunduğumuz yer tıklım tıklım. 200 kadar tutsak daracık bir mekandayız. Burada zaman bulup tüm dostlarla vedalaşıyoruz birer birer. Sanılır ki ölüme değil de bir şenliğe gidermişçesine coşkun, yürekli ve yiğit.

Ön kısımda yine barikatlar kuruluyor ve eldeki malzemenin büyük bir kısmı bu andaki çarpışmalarda harcanıyor. Düşman yüz yüze gelmekten özellikle kaçınıyor. Sıkıysa gelin diyoruz, gelin hadi! Tavanlar delinip üzerimize gaz ve sis bombaları yağmaya başlıyor, yaralanan arkadaşlar, büyük bir yiğitlik sergiliyor, güç veriyor diğerlerine. Daracık bir alanda sıkışıp kalıyoruz, birbirinin üstüne basmadan hareket etmek bile mümkün değil. Sağa sola hareket ederken birisinin üstüne basmak durumundasın ve bastığında özür dilemek isteyince aldığın cevap aynı hep “Bas gitsin başka yer yok zaten” Onca insan tek bir yürek gibi birlikte atıyor. Evet, birlikte öleceğiz! En ufak bir ağırlık yok içimizde.

Yoğun bir gaz bombardımanına maruz kalıyoruz yine. Bir yandan da hemen yanımızdaki bölümü ateşe veriyorlar. Yoğun gaz, ateşe verilen taraftan gelen aşırı sıcaklık, zaman zaman taramalar ve kalan duvarları da delmek için düşmanın kullandığı kompresörlerin yarattığı sarsıntı ve ses, nefes almayı dahi imkansızlaştıran bir ortam yaratıyor. Cehennemi yaşıyoruz…

O anlarda tam üç kez “şimdi öleceğiz herhalde” deyip vedalaşıyoruz. Bir ara Aysun “yoldaşlar ben kötüyüm! Sizi çok seviyorum, tüm yoldaşlarımı çok seviyorum. Daima Agitimize, Cihanımıza ve partimize layık olmaya çalıştım” diyor. Ayakta durabilecek gücü kalmamış, fenalaşıyor. Gaz zehirlenmesi… Ama onu oturtacak yer dahi yok. Tutuyoruz onu ve kendine gelmesi için uğraşıyoruz. Bayılırsa bir daha ayıltamamaktan korkuyoruz. Ve hep söylediklerini tekrarlıyor bu anlarında canımız. “Sizinle olmaktan çok mutluyum, yoldaşlarımı çok seviyorum” diyor. Her birimiz aynı duygunun güzelliğiyle doluyoruz. Ben Aysun yoldaşın elini tutuyorum sımsıkı. “Biliyorum şimdi mi söylenir diyeceksin ama ölmeden söylemem lazım! Seni üzdüğüm anlar için özür dilerim. Seni sizleri çok seviyorum” diyorum. Aysun “evet ya şimdi mi söylenir bu! Bende seni sizleri çok seviyorum” diyor gülerek. O an öyle oldu ki her yan sessizleşti, yalnız bizim kahkahalarımız yankılandı ortalıkta.

Bir ara koridordan bir sesleniş duyuldu “abi hakkını helal et! Bir daha panoya yazı da yazdıramayacaksın bana!” bu seslenişin cevabı da hiç gecikmedi. “Sen öyle zannet! Cehennemde görüşürüz”…

Her saniye yoğunlaşıyor sıcaklık. Sibel üstümüzdekileri çıkarmamızı söylüyor, o an için fazlalık olan her şeyi çıkarıp atıyoruz. Gaz, duman, sıcaklık… Birer birer bayılmaya başlıyor insanlarımız. Herkes bir diğerini ayakta tutabilmek için kaslarının son gücünü, direncinin bütün sınırlarını zorluyor. Bazen bir panik havası yükseliyor. Kendinde olanlar hemen müdahale edip sakinleştiriyorlar insanları.

Bir ara gazdan bayılma noktasına geliyor Sibel. Ben bir elimle onu tutuyorum, diğer elimde ıslak havlu kusturmaya çalışıyorum. Bir başka arkadaş da yardım ediyor bana, Yanımdaki arkadaş “bayılmaması için konuşturmalıyız diyerek “neden burada olduğunu biliyor musun” diye soruyor Sibel’e. O yarı baygın haliyle kaşlarını çatıyor ve kızıyor “tabiî ki biliyorum, ne biçim bir soru bu”… Cevabı alan arkadaş da ben de gülümsüyoruz. Biraz kendisine geliyor ve hemen bir başkasına yardıma başlıyoruz, neredeyse sırayla baygınlık haline geliyoruz ama tekrar toparlanıyoruz… Ölümü de ayakta karşılayacağız.

Sibel düşmanla yüz yüze gelmemiş olmanın onlara yaptıklarının hesabını soramamanın, böyle sıkışıp kalmış olmanın öfkesiyle dolu. “Biz ayakta olmalıyız herkese örnek olmalıyız” diyor sık sık ve hep buna uygun davranıyor.

Bir süre sonra tekrar bir yer değişikliği oluyor. Ön barikat açılıyor ve alt kata inmek için harekete geçiyoruz. Düşmanın daha önce deldiği bir duvarın önünden hızla geçip alt katta bir araya geliyoruz. Artık yüz yüzeyiz namlularla. Dışarıda kar ve üzerimize çevrili namlular var. Aldırmıyoruz… “Hadi” diyoruz, “öldürün bizi. Bunu yapabilirsiniz ama asla teslim alamayacaksınız!”

Günlerdir suyumuz olmadığından elimizdekileri hasta arkadaşlara ve ölüm orucundaki canlara dağıttığımız için, ıslak battaniyelerden sıktığımız suları dağıtıyoruz herkese.

Dışarıdan anonslar geliyor “teslim olun, yenildiniz artık” diye. Cevabımızı ilk günkü kararlılığımızla tekrarlıyoruz. “Devrimci Tutsaklar Teslim Alınamaz” Bir ara iki yüz ceset torbası getirildiğini duyuyoruz. Teslim olun anonslarına “iki yüz ceset torbası bize yetmez biz burada daha fazlayız” diye cevap veriyoruz. Sonuna kadar diyoruz, sonuna kadar…

Tavan tekrar delinmeye başlanıyor. Bir sürü delik açılıyor tepemizde. Üç metre üstümüzden düşman bize bakıyor biz onlara. Bizim ekip yan yanayız. Vedalaşıyoruz ve eğer içimizden birisi sağ kalırsa hepimiz adına Murat’ımızı ziyarete gitsin diyoruz. Tam üstümüzde bir delik daha açılıyor. Biz slogan ve marşlarımızla başlıyoruz halaya… En coşkun halayımız bu… Üç metre tepemizden bize bakan düşman gözlerin, üzerimize doğrultulmuş namlularının ortasında halaydayız. Geleceğe uzanan bir halay bu… Ve yağmaya başlıyor bir ton gaz. Her yandan sloganlar ve acı çığlıklar yükseliyor. Gaz bedeni, bütün organları patlatıyor parça parça ediyormuş hissi verdiriyor ve insanın kontrolünü yitirmesine sebep oluyor. Acı, genleştirilerek, parçalayarak öldüren bir acı hissi. Tamam, bu kez garanti ölüyoruz deyip başlıyoruz slogana. Zar zor çıkıyor sesimiz. İlk gazın etkisi geçmeden ikincisi, üçüncüsü başlıyor… Gaz bombardımanının hafiflediği bir ara kendimize geliyoruz. Herkes üst üste yığılmış, benim de üzerimde bir sürü insan. Tam ayılmaya başlıyorum, bana uzanan o eli, Aysun’un elini görüyorum. Çekip çıkarıyor beni. Öyle bir anda onu görebilmenin mutluluğu nasıl anlatılır? İnsan ömründe yaşanan nadir mutluluklardan biri bu… Bir eli de Sibel’i tutuyor. Sonra diğer yoldaşlarımızı buluyoruz. Havalandırmaya çıkacağız ve ölümü ayakta namluların karşısında dimdik karşılayacağız. Hepimiz havalandırmaya yöneliyoruz ama ne olduğunu anlamadan kendimizi askerlerin ortasında buluyoruz. Deldikleri duvardan içeri dalmışlar ve tek tek çekip alıyorlar insanları… Sloganlarla sürükleniyoruz. Kendimizi idare bölümünde bir odada bizden önce getirilmiş dostların arasında buluyoruz. İlk gelenler nefes alamaz halde olduğundan hemen pencereye götürülüp zehirlenmenin etkisi hafifletilmeye çalışılıyor. Sibel bizden sonra getiriliyor ve çok öfkeli… İlk sözleri “koyun gibi mi getirildiniz buraya!” oluyor. Hepimiz finalimize hazırlanmışken, kendimizi orada bulmanın şaşkınlığını ve öfkesini hissediyoruz. Gelirken bayağı hırpalanmış Sibel. Onu da pencereye çekip nefes almasını düzenlemeye çalışıyoruz. Bir ara askerler gelip teker teker almak istiyorlar bizi. Sibelimiz onca askerin üzerine yürüyor. “Buradan kimseyi alamazsınız” diye… “Hiçbir şey de soramazsınız siz” Bu kez askerler onu almak için atılıyorlar, biz çekiyoruz, vermiyoruz. Tavrımız net… Hiçbir dediklerini kabul etmeyeceğiz. Bu iş burada bitmedi, daha yeni başlıyoruz şenliğe…