Pazar, 20 Ağustos 2017
Gündemdekiler

Referandumla birlikte Türkiye ve Kürdistan yeni bir sürece girmiştir; bundan kuşku yok. “Yeni” olan henüz filiz halindedir ve “eski”nin pek çok unsuru henüz canlı, ayakta görünüyor. Ama “yeni” sürecin çizgileri giderek belirgin bir hal alıyor.

Nedir “yeni” olan? Faşist devletin bütün eski kurumları, Meclis, Yargı gibi, toplumun iki düşman sınıfı, burjuvazi ile proletarya ve onun müttefikleri arasında “uzlaşma” kanalı rolü oynayan işlevlerini yitirmiştir; artık yok hükmündedirler.

İkinci nokta, sınıf savaşını derinden etkileyecek şu nokta belirgin biçimde ortaya çıkmıştır: Dinci faşist iktidarın “sandıkla” gitmeyeceği, kitlesel bir bilince dönüşmüştür. Reformist parti ve örgütlerin değil ama emekçi sınıfların ve ezilen halkların, ki bunların başında Kürt halkı geliyor, bilinci, bu yönde bir değişime uğradı. Kimse ne seçimlere, ne Meclise inanıyor değil.

Üçüncü nokta, büyük toplumsal sorunların güce dayanarak, zor yoluyla çözülebileceği gerçeği, teorik olarak ortaya konuyordu; yaşam, bu teorik belirlemeyi ete-kemiğe büründürdü. Sıradan insan bile, dinci-faşist iktidarın ve onun tüm kurumlarından kurtuluşun ancak kanlı çarpışmalarla mümkün olabileceğini bir bilinç düzeyine çıkarmış durumda.

Dördüncü nokta, toplumun devrim güçleri ve karşı devrim güçleri biçimindeki bölünmesi büyük ölçüde gerçekleşmiştir. Liberaller, sosyal reformistler -buna HDP ya da HDP’nin bir kısmı dahil- bu bölünmeyi ortadan kaldırmak için “evetçilerle hayırcıları bir araya getirmek” için uğraşıyorlar. Boş ve gerici bir çaba. Hiçbir güç, toplumu geldiği bu noktadan geriye götüremez.

Beşinci nokta, bölünme, devletin tepesini de içine alıyor. Devrimin toplumsal gücü olan emekçi sınıflar, devletin tepesini kendilerinin karşısındaki düşman olarak görüyorlar. Demek ki, onların gözünde devletin tepesi de orakla buğday biçer biçilmelidir. Artık “Uzlaşma-Çözüm” yavanlıklarına kimsenin dönüp baktığı yok.

Altıncı nokta, dinci faşist iktidara, onu şahsında cisimleştiren adama, devletin tüm kurumlarına karşı, emekçi sınıflarda ve ezilen halklarda büyük bir öfke birikimi var. Bu gerçek, dinci faşist iktidarın yazar takımı tarafından da itiraf ediliyor ve önlem alınması çağrısında bulunuyorlar. Karşı devrim saflarını korku havası sarmış.

“Yeni” sürecin en temel çizgisine gelince... Toplumun iki düşman kampı, devrim güçleri ile karşı-devrim güçleri arasındaki kanlı çarpışmaya giden yolda son düzlüğe girilmiştir. Her iki taraf yolun belli bir noktasında böyle bir karşılaşmanın kaçınılmazlığını görüyor, kabul ediyor ve hazırlıklarını buna göre yapıyor. Silahlar saklandıkları yerden çıkarılıyor, pasları alınıyor, temizlenip yağlanıyor, kullanıma hazır hale getiriliyor.

Sosyal reformistler kaçırdıkları ipin ucunu tekrar ele geçirmek için bir kez daha “devrimci” söylemlere yöneliyorlar. Dün CHP’nin kuyruğuna takılıp gidenler bu gün “devrimci cumhuriyet” kavramlarıyla kitleleri ve gençliği aldatmak için kolları sıvamışlar. Referandumda “Hayır” çıkararak “bahar” vaad edenler yedikleri tekmenin kıçlarında duran izini silmek için yeni arayışlara girdiler. Bukalemun gibidirler, koşullara ayak uydurmada yeteneklerini kabul etmeli ve onlarla mücadeleyi asla ihmal etmemeli.

Madem ki, “topyekün ayaklanmaya giden süreç” başlamıştır, öyleyse leninistlerin, okurlarımızın, yeni sürecin omuzlarına yıktığı tarihsel görev ve sorumlulukları yerine getirmeleri için kolları sıvamaları; eskisinden on kat, yüz kat fazla bir enerjiyle işe koşulmalarının zamanı gelmiştir.

Leninistler, okurlarımız, mücadelenin bir biçiminden diğer biçimine geçişi ustalıkla ve büyük bir hızla gerçekleştirebilmeli. Meselenin can alıcı noktası budur.

Girdiğimiz sürecin temel özelliklerinden birisi, propagandadan çok, ajitasyon çalışmasının öne geçmiş olmasıdır. Demek ki, gençliğin, emekçi sınıfların, ezilen halkların, bilinçlerinden çok duygularına hitap eden, onları harekete geçiren faaliyete ağırlık verilmelidir.

Gençlik mutlaka kazanılmalıdır. Topyekün ayaklanmada işçi ve öğrenci gençlik büyük bir rol oynayacaktır. Elbette, ayaklanmaya son noktayı işçi sınıfı, özellikle de büyük sanayi proletaryası koyacak ama o noktaya gelene kadar gençlik son derece önemli bir rol oynayacaktır. Hüsnü Mübarek’i deviren Mısır devriminin en önemli derslerinden biri budur.

“Devrimci İktidar-Halk İktidarı” kavramları, “Bütün İktidar Emeğin Olacak” sloganı, öne çıkarılmalı ve devrimin güncelliğine vurgu yapmak üzere, “Şimdi Devrim Zamanı” sloganı her fırsatta vurgulanmalı. Devrimci ajitasyon dönemin ruhudur. Bunu canlı tutmak, aksatmadan günlük yaşamın bir parçası haline getirmek, her gün ve her saat; her yerde, okulda, sokakta, mahallede, fabrikada, kısaca akla gelebilecek ve olabilecek her yerde yaşamsal önem kazanmıştır.

Referandum öncesi ve sonrasında; 1 Mayıs sürecinde bunu yapabildiğimizi gördük ve gösterdik. Eksik olan devamlılıktır. Oysa kayayı oyan/delen su damlasının gücünün sürekliliğinden ve düzenliliğinden geldiğini biliyoruz. Devamlı ve sürekli, ara vermeden, durup dinlenmeden devrimci ajitasyonla kitlelerle temas kurmak, gençliğe gitmek, onları açıkça saflarımıza çağırmak; başarının anahtarı iste budur.

Sadece kendi enerjimizi değil ama, çevremizde atıl duran en ufak bir enerjiyi dahi harekete geçirmeyi bilmeliyiz; geçirmeliyiz. Bunu başardığımızda büyük bir enerjinin açığa çıkacağından kuşku duyulmamalı.

Kararlılık ve cesaretle hareket ettiğimizde etrafımızda, çevremizde gençliği, emekçi sınıfları etkileyen ve bize çeken manyetik bir etki yaratabileceğimizi referandum ve 1 Mayıs çalışmaları esnasında gördük.

Bu çalışmalarla ve yıllar süren devrimci politik çizgimizle, pratiğimizle arkamızda büyük bir devrimci birikim olduğunu akıldan çıkarmamalı. Bu birikim, günlük çalışmamızda, gençliği etkileyip bize doğru çekmede en büyük yardımcımız olacak. Şimdi arkamızda böyle bir güç var.

İşimiz nispeten kolay. Sermaye sınıfı, faşizmi tahkim için kendine ayakbağı olmaya başlayan burjuva kurumları etkisizleştirip tarihin çöplüğüne atarken, bu çabalarının hiçte arzu etmediği bir sonucu olarak, devrimin önündeki en büyük engellerden biri olan uzlaşmacılığı, sosyal reformist parti ve örgütleri de işlevsiz kılıyor.

Elbette bu, sosyal reformistlere karşı teşhir çalışmasının gerekliliğini zorunluluğunu, kaçınılmazlığını ortadan kaldırmıyor. Söylemek istediğimiz, koşulların da bu çalışmamızda bizden yana olduğudur.

Yolumuz üzerinde bizi bekleyen kanlı çarpışmaların, ayaklanmaların, devrimin zaferi leninistlerin, okurlarımızın devrimci faaliyetine bağlıdır.

Bu sorumluluk ve bilinçle görev başına!