Türkiye ve K.Kürdistan'da iç savaşı algılayış konusunda ciddi bir kafa karışıklığı var. Öyle ki, bu her toplumsal olayda bir kez daha görülüyor. İç savaş derinleştikçe ortalama sol hareketin kafa karışıklığı daha da belirgin bir hal alıyor.
Ortalama sol hareket, iç savaşı, sınıflar arası savaşımın zorunlu bir sonucu, mutlaka geçilmesi gereken bir aşama olarak görmüyor, uzak durulması gereken bir iç kargaşa, daha kötüsü halklar arasında bir boğazlaşma olarak görüyor. Bu, ortalama sol hareketin kendisine sakladığı bir düşünce olsaydı, üzerinde fazla durmaz, genel olarak muzdarip olunan marksist-leninist teorinin yeterince özümsenmemiş oluşuna verirdik; ama sorun daha çetrefil.Ortalama sol hareket, daha en başından beri, olayların gelişim seyrini anlamada yetersiz kaldı. Bu kadar yoğun bir tarihsel süreçte, bu kadar olayın üst üste binmesi, birbirini bu kadar hızlı etkilemesini yorumlamakta güçlük çekenler, kavramları içerikleri üzerinde fazla düşünmeden kullanmaya başladılar. Hatta çoğu zaman bu kavramları burjuva yazarların köşe yazarlarından ödünç aldılar. Doğal olarak burjuva anlayışın prizmasından kırılarak ortalama sol mantığa yansıyan görüşler, onların aklının aynasına gerçekliğe ters görüntüler düşürdüler.
Bir devrimci durumdan bahsetmeden, iç savaştan bahsetmek, tam da bu anlama geliyor. Türkiye ve K.Kürdistan'da onyıllardır var olan devrimci durumu görmezden gelenler, yaşanılanın bir “iç savaş” olduğunu söylemekten geri durmadılar. “Devletin ancak iç savaş yöntemlerine başvurarak ayakta kalabildiğini” söyleyenler, ne yazık ki, bu iç savaş yöntemlerinin hangi nesnel zeminler üzerinden şekillendiğini dile getirmediler. Nedensiz sonuç olmayacağı, basit gerçeğini bile unutanlar, sınıf mücadelesi sertleşince bol bol “iç savaş” edebiyatı yaptılar; ama sınıflar mücadelesi belirli bir dönem güç toplamak için geri çekildiğinde, bu kez o büyük lafları edenler kendileri değişmiş gibi sus-pus oldular. “Büyük umutlar”dan “büyük umutsuzluklar”a savrulup durdular.
Tabii bir de durumdan kendilerine vazife çıkaranlar var. Reformistler, iç savaşın her gelişim aşamasında ortaya fırlayıp feveran halinde “iç barış”, “toplumsal barış” vb.den dem vurdular. Yani tam da kendi karakterlerine ve misyonlarına uygun davrandılar. İç savaş aşamasına ulaşmış bir devrimi durdurabilmek, hiç olmazsa yavaşlatabilmek için yoğun mesai yaptılar. Ama heyhat! Yaşamın canlı akışı tüm bu ayak sürümelerini, ayak oyunlarını yerle bir etti. Sınıflar mücadelesi kendi bildiği yoldan gelişmeye devam etti. Nesnel devrimci süreç, içine bir çok öznel süreçleri de katarak devrimi daha da güncel bir hale getirdi.
Kuşkusuz devrim, dünyanın en otoriter işidir. Bir sınıfın iradesini bir başkasına tankla, tüfekle, zorla kabul ettirmesidir devrim. Her devrimin temel sorunu iktidar sorunudur ve iktidarın ele geçirilmesi (ya da korunmaya çalışılması) bir dizi çatışma olmadan mümkün değildir. Bütün devrimlerin öğrettiği bu temel yasayı unutup da Türkiye ve Kürdistan'da bir iç savaştan geçmeden bir devrim hayali kuranlar yok değil. Onlar devrimi çatışmasız, anlık bir eylem ya da çoğunluğun bizim yanımıza geçmesiyle iktidarın el değiştirmesi olarak algılıyorlar. Elbette devrim bir sıçrama anıdır, elbette bu sıçrama için bir “genel bahane”ye ihtiyaç duyacaktır; ama o ana değin bir dizi çatışma, ciddi bir savaş olmadan, uzun süreli bir iç savaşı göze almadan devrim mümkün değildir.
“İç savaş” diyor Lenin, “birbiri ardı sıra gelen, birbiri üzerine yığılmış, artmış, kızışmış, iktisadi ve siyasal çatışmalardan sonra iki sınıf arasında silahlı çatışma haline dönüşen sınıf savaşımının en keskin biçimidir. Ülkelerin pek çoğunda -hemen istisnasız hepsinde denilebilir- ne kadar az özgür ve az gelişmiş olurlarsa olsunlar, kapitalizmin bütün iktisadi gelişmesinin bütün dünyadaki modern toplumun tüm tarihinin, aralarında uzlaşmaz karşıtlık yarattığı ve bu uzlaşmaz karşıtlığı güçlendirdiği sınıflar arasında, yani burjuvazi ile proletarya arasında iç savaş görülür” (Lenin, Nisan Tezleri). Soruna bu bakış açısıyla bakıldığında, safını sınıflar savaşımı içerisinde proletaryanın yanında belirleyenler için sorunun karmaşık hiçbir yanı kalmaz.
Ortalama sol aklın, sorunu karmaşık hale getirmesinin bir nedeni de, Marx'ın özellikle yaptığı “burjuva iç savaş”, “proleter iç savaş” ayrımını yapamıyor oluşudur. Burjuvazinin proletaryaya saldırısıyla başlayan burjuva (gerici) iç savaşın proleter (devrimci) iç savaşla yanıtlanması belirli bir zaman alabilir. Bu tamamen proletaryanın bilinç ve hazırlık düzeyiyle ilgili bir sorundur. Bu süreç uzadıkça, burjuvazinin proletaryaya saldırıları yoğunlaşır. Burjuvazi proletaryaya her alanda topyekün bir saldırı başlatır. “Bütün yıldırma yöntemleri arasında iç savaş korkuluğunu sallayıp durmak belki de en yaygın olanıdır” diyor Lenin. Burjuvazi, kan dökücülükte sınır tanımayacağını göstererek karşısındaki gücü savaşmadan teslim almanın hesabını yapabilir. Bunu Türkiye ve Kürdistan'da da yaptı; ancak bu geri tepti. İşçi sınıfı ve emekçiler, yoksul Kürt halkı adeta burjuvaziye “davetleri kabulümüzdür” dedi. Ve onyıllardır savaşım sürüyor. Burjuvaziyi bugün kendi içerisinde böyle çelişkili ve çatışmalı hale getiren şey, yıllardır süren iç savaştır. İç savaş nedeniyledir ki, devletin kurumları yıprandı, çözülme sürecine girdi.
Ve şimdi Türkiye ve K.Kürdistan'da iç savaş yeni bir evreye girmiş bulunuyor. Devletin tepesindeki çatlakların büyüdüğü, burjuvazi cephesinde iç savaşı sürdürmenin giderek daha da zorlaştığı, buna karşılık işçi sınıfı ve emekçilerde, yoksul Kürt halkında zafere olan inancın arttığı, karşılıklı restleşmelerin yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. İşçi sınıfı eylemlerinin ve Kürt halkının serhıldanlarının devlet içindeki çatlakları daha da derinleştireceğine şüphe yok. Proleter (devrimci) iç savaş her geçen gün daha da güçleniyor. Burjuvazi ise deyim yerindeyse onyıllardır süren savaşta en güçsüz dönemini yaşıyor.
Tam da bu dönemde devrimci güçlere düşen görev, devrimci iç savaşın yükseltilmesi, devletin “iç savaş korkuluğu” ile işçi sınıfı ve emekçileri, yoksul Kürt halkını sindirmesine izin verilmemelidir. PKK Başkanlık Konseyi üyesi Duran Kalkan'ın “çözümsüzlük süreci daha fazla uzatılırsa Türkiye'nin gideceği yer, daha yaygın, derin bir iç savaştır. Bunu hiç kimse önleyemez” sözleri, sürecin nesnel yanını ifade etmesi açısından doğrudur ama iç savaşın önlenmesi gereken bir şeymiş gibi algılanması ve yansıtılması, bu yazının başında belirttiğimiz durumun bir örneğidir. İç savaşı, halklar arasında, daha somut konuşmak gerekirse Kürt ve Türk halkı arasında çıkması olası bir savaş olarak yansıtmak, iç savaş kavramına, onun tarihsel anlamına yapılabilecek en büyük haksızlıktır.
Marksist anlamda bir iç savaş sürecinden geçmekte olduğumuz ve bugün bunun yeni bir aşamasını yaşadığımız doğrudur. Ve bu sürecin sonudur ki, bütün iktidarı emeğe verecek, Kürt ulusuna kendi kaderini özgürce tayin etmesini sağlayacak ve zindanları yıkıp tutsakları özgürleştirecektir.
Şimdi yapılması gereken, Kürt ve Türk halklarının mücadele birliğini yükselterek devrimci iç savaşı derinleştirmektir.






