Son zamanlarda sıkça duyduğumuz “empati yapmak”, kendini karşındaki insanın ya da insanların yerine koyarak düşünmek demektir. Hemen hemen aynı sıklıkla söylenen “uzlaşı kültürü” ile aynı dönemde duymaya alıştığımız bu kelimenin bu kadar yaygın kullanılması bir tesadüf müdür? Sanmıyoruz. Kapitalist sistemin “toplum mühendisleri”, toplumu nereye yönlendirmek istiyorlarsa ona uygun kavramları ve kelimeleri de bulup toplumun önüne koyuyorlar. “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” demiş Wittengstein. İnsanın diline yapışan (ya da yapıştırılan) bu kelimeler onun düşünce dünyasını da belirliyor. Böylece başlangıçta yabancıladığı kelimeleri insanlar zamanla benimsiyor ve farkında dahi olmadan o kelimenin etkisi altına giriyorlar. Kavramlar ve gerçeklik dünyası hiçbir zaman örtüşmese de bunların birbirine yaklaşması mümkün olabiliyor.
Biz burada empati kelimesinin yaygın kullanımıyla, aslında neyin amaçlandığını bulmaya çalışacağız. Görünenin arkasına gizlenmiş olan gerçeği açığa çıkaracağız. J.J. Rousseau'nun yüzyıllar önce ileri sürdüğü “toplum sözleşmesi”ni günümüz koşullarında “toplumsal uzlaşma” olarak yeniden diriltmeye çalışanlar, “empati yapma”yı dillerinden düşürmüyorlar. Bilcümle reformistler şimdi buna soyunmuş durumdalar. Dikkat edilsin, ne zaman sınıflar mücadelesi keskinleşecek, ortam kızışacak olsa, yangın söndürücülerimiz kendilerine durumdan vazife çıkarıyorlar. Ama burjuvazinin “toplum mühendisleri”nin toplumun önüne koyduğu ip yumağına ilk onlar dolanıyorlar. Sonrasında toplumun da bu yumağa dolanması için tüm enerjilerini tüketiyorlar. Bu onların sınıf uzlaşmacılıklarının, sınıf işbirlikçilerinin en bariz göstergesidir. Gündemlerinin nasıl burjuvazi tarafından belirlendiğini görmek için, burjuvazinin ihtiyaç duyduğu şeyin her zaman önce onlar tarafından dile getirildiğine bakmak yeter.
Bu “empati” sempatizanlarına itibar edilecek olunursa, işçi kendini burjuva yerine, burjuva kendini işçinin yerine koyarak düşünmeyi denemelidir. O zaman herkes birbirinin halinden anlayacak ve bir “uzlaşı kültür” gelişecektir. “Toplumsal gerginlikler” azalacak, insanlar bir arada ve huzur içinde yaşamayı öğreneceklerdir. Her ne kadar eskiler, “tok açın halinden ne anlar” demişseler de bunun böyle olmayabileceğini, tokun açın halinden, açın da tokun halinden kendilerini karşındakinin yerine koyarak anlayabileceğini iddia eder bu akıl fukaraları.
Emek-sermaye arasındaki uzlaşmaz çelişkileri uzlaştırmaya soyunan bu iflah olmaz sınıf işbirlikçileri için artık bu bir varlık yokluk meselesi haline gelmiştir. Tüm yaşamlarını bir “toplumsal uzlaşma” hayali üzerine kurmuş olan bu zevat, işçi sınıfı ile burjuvazinin barış içinde bir arada yaşayabileceği bir toplum ütopyaları gerçekleşmeden rahat yüzü göremeyeceklerdir. Bu nedenle onlar döne döne işçi sınıfı ve emekçilere “makul olmaktan”, sınıflar mücadelesinin hedeflerini belirlerken “makul sınırlar” dışına çıkmamaktan bahsederler.
En son 1 Mayıs örneğinde, bilcümle sınıf işbirlikçileri, işçi sınıfı ve emekçilerin “makul insanlar oldukları”, herhangi bir taşkınlık yapmayacakları konusunda burjuvaziye garanti verme yarışına girdiler. Onlar, burjuvazinin içinde bulunduğu zor durumu anlayabilecek kadar empati yapma yeteneğine sahip makul insanlardı! İşçi sınıfı ve emekçilere daha ileri gitmelerini söyleyerek bu “toplumsal uzlaşma” zeminini dinamitleyemezlerdi.
Buna benzer bir başka durum ulusal sorunda ortaya çıkıyor. Yıllardır ezilen ulus konumunda bulunan ve özgürlüğü için ayağa kalkmış olan Kürt ulusuna uzlaşma yolunu önerenler aslında Kürt ulusunun kendi kaderini özgürce tayin etmesine karşı çıkıyorlar. Ayaklanmacı bir ruh hali içinde olan Kürt halkına devrim yerine “anayasal hayaller” peşinde koşmayı önerenler, onları bir yüzyıl daha sürecek olan kölelik koşullarına razı etmeye çalışıyorlar. Devrimci bir halkın enerjisini, “toplumsal uzlaşma” potasında eritmeye, yok etmeye çalışıyorlar. “Uzlaşı kültürü” adı altında Kürt halkına katilleriyle empati kurmayı vaaz ediyorlar.
Devrimin gücünü hiçe sayarak, bir devrimle iktidar olanağını bir kenara iterek, burjuvaziye hayat öpücüğü verme telaşına düşmüş durumdalar. “Savaşı bitirme” adı altında ya da “barış savunulucuğu”na soyunarak Kürt halkına karşı yüzyıllardır sürdürülen imha ve inkâr politikasının değirmenine su taşıyorlar. Bu ne “dünyanın değişen koşullar”ı ile açıklanabilir ne taktik ne de başka bir şeyle. Bu ancak burjuva uşaklığıyla açıklanabilir.
Filistin'de görmeye alışık olduğumuz vahşeti hiç de aratmayacak olayların yaşandığı K.Kürdistan'da kolu polis tarafından kıvrılarak kırılan, başı dipçik darbeleriyle ezilen çocuklara kim çıkıp da kendi işkencecileriyle empati kurmalarını önerebilir. Her evden birini ölümsüzlüğe uğurlamış ailelere kim kendilerini karşısındaki ölüm makinelerinin yerine koyarak düşünmesini salık verebilir. Kim en yakınları kaybedilmiş, asit kuyularına atılmış insanlara, en sevdikleri insanların katilleriyle empati yapmalarını isteyebilir.
“Gerçeklerle yüzleşmek”, “karşılıklı affedebilmek”, “karşılıklı adım atabilmek” adı altında kim Kürt halkı ile devlet arasında uzanıp giden kan gölünü görmezden gelebilir. Ya da Kürt halkından acılarını unutmasını bekleyebilir. Kim onlara yaralarının sarılabileceğini telkin edebilir.
Kim kime empati yapacak
Tarihin sınıf mücadeleleri tarihi olduğunu görmek için öyle çok fazla tarih bilgisi de gerekmiyor. Şu anda yaşanan “kısa tarih” bile her gün her an ortaya çıkan sayısız olayla bunu kanıtlıyor. Tarihi devrimci amaçlar için yorumlayan herkes bunu görebilir.
Kapitalizmin gelişmesi ile birlikte sınıfsal çelişkiler derinleşiyor. Ulusal sorunun çözümü giderek daha fazla sınıfsal sorunun çözülmesine bağımlı hale geliyor. Dünya üzerinde işsizlik ve açlık korkunç bir hızla artıyor. Bugün tüm dünyada resmi rakamlara göre 1 milyar insanın aç olduğu tespit edilmiş durumda. Yani dünya nüfusunun 1/6'i aç. Milyarlarca insan temiz içme suyuna muhtaç.
Evet empati sempatizanları, bu insanlara kimlerle empati kurmasını öneriyorsunuz? Türkiye'de resmi rakamlara göre 4 milyon (gerçekte ise bunun kat kat fazlası) işsiz var. Milyonlarca insan açlık, milyonlarca insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Evet “uzlaşı kültürü”nün yorulmak bilmez savaşçıları! Evet baylar, bu milyonlarca aç ve yoksul, işsiz insana siz kimlerle empati kurmasını öğütlüyorsunuz.
Sınıf işbirliği vaazetmenin adı ne zamandan beri empati kurmak oldu? Siz bu tavrınızla işçi sınıfı ve emekçilerden, yoksul Kürt halkından sempati toplayacağınızı mı düşünüyorsunuz? Böyle kumdan kaleler inşa edip herkesi onun içinde toplayacağınızın düşünü mü kuruyorsunuz? Çelişkilerden, çatışmalardan arınmış bir dünyayı kapitalist kumsallarda mı arıyorsunuz?
Bakın size bir şey söyleyelim baylar! Yürünmüş yolları yeniden yürüyerek ancak daha önceki sınıf işbirlikçilerinin ulaştığı acınası, gülünç sonuçlara ulaşabilirsiniz. Burjuvazi ile empati kurmaya çalışarak ancak burjuvazinin ekmeğine yağ sürebilirsiniz. Ancak katillerinizin sempatisini kazanabilirsiniz. Onların empatiden anladıkları da bundan başkası değildir zaten. “Kuşkusuz burjuvazinin yığınların ahmaklığından ancak tutucu oldukları sürece korkabilir zekalarından ise onlar devrimci olur olmaz korkmaya başlar”(K.Marx, Louis Bonaparte'in 18 Brumaire; sf.134)






