Pazartesi, Kas 20th

GüncellemeSal, 23 May 2017 10pm

Profile

Layout

Menu Style

Cpanel

“Yeni Bir Gedik Açarız Tarihin Akışında”

15 Temmuz’da yaşanan darbe girişimi, sermaye cephesindeki derin çatlağı ve o büyük çatışmanın ne boyutlara geldiğini göstermişti. Sonrasında yaşanan ve hala devam eden OHAL süreciyse, devrimcilere, yurtseverlere, ilericilere ve aydınlara yönelen bir silah haline gelen KHK’ların beşiği haline geldi. Binlerce akademisyen, öğretmen, memur işlerinden edildi bu KHK’larla. Onlardan biri, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde asistan olan ve 686 sayılı KHK ile görevinden uzaklaştırılan Utku Uraz Aydın sorularımızı yanıtladı.

İhraçlar neden yaşanıyor? Bu süreç nasıl başladı kısaca bilgi verir misiniz?

Bu ihraç dalgası bildiğimiz gibi esas olarak 15 Temmuz darbe girişimi sonrası devlet aygıtına, AKP’nin de desteğiyle sızmış olan Gülen cemaatini temizlemek üzere başlamış, fakat topyekun bir siyasal temizlik operasyonuna dönüşmüştür. Bizim de ihraç edildiğimiz 686 sayılı KHK, geniş bir bağlamda ele alacaksak, esasen üç temel işleve sahiptir. Öncelikle işyerlerindeki adaletsizliklere, mobbing’e, islamcı kadrolaşmaya karşı mücadelede öne çıkmış unsurların tasfiyesini içermektedir. Böylece kalanlara da bir gözdağı, bir yıldırma operasyonu olarak değerlendirilebilir.

Öte yandan burada özellikle barış imzacılarının hedef alındığını görüyoruz. Devlet şunu demek istiyor: sakın bir daha adınızın “barış” kelimesiyle aynı sayfada yer almasına yeltenmeyin yoksa sonunuz bunlar gibi olur. Burada net olarak 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında devreye sokulan savaş politikalarına karşı tepkiyi, Kürt halkına Batı’dan gidecek bir dayanışma mesajını cezalandırma iradesi görüyoruz.

Fakat bunların yanı sıra, daha uzun erimli bir harekatın da bir parçasını oluşturuyor bu ihraçlar. Bu da bugüne dek sol düşüncenin, eleştirel fikriyatın kültürel alandaki hegemonik konumunu kırmaya dönük bir hamle. Toplumdaki karşılığı her ne kadar cılız olsa da kültür, edebiyat, sosyal bilimler, sinema, şiir gibi alanlara can veren, bunları besleyen ve geliştiren geniş anlamda sol düşünce olagelmiştir.

İdeolojik-kültürel üretim elbette ki düşünceler, fikirler, değerler evrenine aittir bir yanıyla, fakat bunların yeniden üretimi ve dağıtımı maddi araçlar ve süreçler gerektirir. Medya ve akademi bunların başta gelenleri ama elbette yayıncılık, özellikle son dönemde gördüğümüz dizi sektörü de büyük bir önem arz ediyor, ideolojik yeniden üretim açısından. Rejim bunu tersine çevirmeye çalışıyor. Akademiye saldırıyı, en başta da Ankara siyasal ve iletişim’deki tasfiyeler de bu hamlenin parçaları. Milli Kültür Şurası çabalarını da bu çerçevede değerlendirmek durumundayız.

İhraç edildiğinizi öğrenince neler hissettiniz, bekliyor muydunuz?

Tabii ki bekliyorduk. Kendi adıma beklemekten de sıkılmıştım. Doktoramı 2009’da bitirmiş olmama rağmen, sendikal faaliyetlerim ve sosyalist kimliğim nedeniyle yardımcı doçent kadromu alamıyordum. Geçtiğimiz yıl doğrudan doçentliğe başvurmuş ve jürim belli olmuştu, fakat daha önceki bir KHK’yla da, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metnine imza atmış olmamdan dolayı açılmış olan adli soruşturmadan dolayı doçentlik sürecim askıya alınmıştı. Yani önüm her türlü kesilmişti. Ve aylardır da ihraç edileceğimizi duyuyorduk. Dolayısıyla “umarım bu sefer listede adım vardır” diyerek baktım haberlere. Çünkü bu bekleyiş de yoruyor, çürütüyor.

Üniversitelerde akademik çalışma ortamları kayboluyor mu? Özellikle emekten ve özgürlükten yana olan akademisyenler ne tür güçlük çekiyor?

Halen üniversitede kalabilmiş olanlar için konuşuyoruz herhalde. Bu aslında biraz idarecilerle bağlantılıydı şimdiye kadar, ama giderek daha eşgüdümlü bir denetimin geldiğini görebiliriz. Yurtdışına konferansa gitmek için başvurularda artık sunumun ismini vermek yetmiyor, içeriği de istiyorlar. Yıllık faaliyet raporları için yayınların adı ve sayısı yeterliydi, artık tam metin isteniyor. Böyle olunca da güncel siyasete dokunacak konulardan giderek kaçınır hale geliyor insan. Daha geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımızın bir yurtdışı konferansına gitmesi, Çapul TV hakkındaki yapacağı sunumu “kendi kariyerine bir katkıda bulunmayacağı” sebebiyle bölüm başkanlığı tarafından reddedildi mesela.

Marmara Üniversitesinde sol, sosyalist görüşlü akademisyenlere yönelik ne tür baskılar oldu? Bu baskı sürecini Gezi Ayaklanmasına kadar götürebilir miyiz?

Gezi öncesine de götürmek lazım aslında. Zafer Gül’ün rektörlüğü ve Yusuf Devran’ın Marmara İletişim dekanlığıyla birlikte net bir dönüş oldu. Aslına bakarsanız 2011-2012’den itibaren bugün toplumun geneli üzerindeki tahakküm mekanizmalarının mikro ölçekte, fakülte düzeyinde uygulandığını görebiliriz. Özellikle kadrolaşma, kutuplaştırma, sol-seküler kesimleri marjinalleştirme ve cezalandırarak ehlileştirme çabaları açısından. Bizzat dekan tarafından fiziksel müdahalelerin, hocaları sarsalama örneklerinin de yaşandığını belirtmeliyim. Sırf ben 3 yıl içinde 5 tane soruşturma yedim, ki ondan önceki 11 yıllık asistanlığım boyunca hiç soruşturma açılmamıştı. Özellikle Gezi direnişi sırasından Eğitim-Sen çağrısıyla yaptığımız grev dolayısıyla 11 kişiye soruşturma açılmış, farklı türlerde ağır cezalar almıştık. Neyse ki bunlar daha sonra YÖK tarafından iptal edildi.

Biliyorsunuz Eğitim-Sen'e üye birçok öğretmen de ihraç edildi. KHK ile ihraç edilen öğretmenlerle mücadeleyi birleştirmek gibi bir durum söz konusu mu?

Maalesef bu eksik kalan bir konu. Zaten ihraçlarda gördüğümüz gibi özellikle üniversite hocalarının atılmış olması kamuoyunda öne çıkıyor. Bu sadece basın yayın organlarının keyfi bir tercihi değil, bilgi üretimi ve dağıtımı alanında varolan hiyerarşinin yeniden üretimi. Üniversite hocalığına atfedilmiş değerin, KHK’ları ve Olağanüstü Hali yermek için de, bir tepki örgütlemek için de kullanıldığını görüyoruz. Böylece yüzlerce ihraç edilmiş öğretmen görünmez hale geliyor. Ortak oturma eylemleri düzenleniyor, ama bu noktada akademisyenlerden katılım numunelik oluyor maalesef.

Birçok yerde alternatif akademiler kuruldu ve bir anlamda akademinin sokak ayağı kurulmuş oldu. Bu çalışmalar ne şekilde devam edecek?

Farklı şehirlerde üniversitelerde ihraç edilen arkadaşlarımızın yerel küçük dayanışma akademileri kurmak gibi küçük çaplı da olsa, hem dayanışmayı büyüten, hem de bizleri eğitim, öğretim, bilim faaliyetinden koparmayan zeminler oluşturmaya dönük adımları oldu. Mersin, İzmir, İstanbul, Eskişehir ve Ankara’da dayanışma akademileri var. Toplu adı da Toplum için Akademi (TAKA). Bu faaliyetlerden kopmamak önemli çünkü eğitimcinin de eğitilmesi gerekir, öğrencilerle karşılıklı bilgi, görüş, kanaat alışverişiyle beslemeniz gerekir bilimi.

Akademiyi bir fildişi kulesi olarak algılamadık çünkü hiçbir zaman. Bunu paylaşma ihtiyacı bizde de var. Akademi, ahalinin, “aşağıdakilerin” sorunlarıyla temas içinde olmak durumundadır. Hep birlikte yeni yanıtlar üretmeye çalıştığımız yerlerdir ve bu yanıtları toplumsallaştırmak elzemdir. Bu tür zeminlerin çoğalması mümkündür ama bunların koordine olması, kurumsallaşması elzem. Öte yandan tabii ki gasp edilen haklarımız için direniş esas olmaya devam ediyor.

KHK ile gelen bu tasfiye dalgasının önüne nasıl geçilebilir?

Mesele sadece dışarıda kalanlar, ihraç edilenler ne yapacak değil, içeridekilerin ihracını da önlemek gibi temel bir görev var. Çabalarımızın bir kısmı da gelecek KHK’larda bu sert tasfiye dalgasını önlemeye yönelik olmalı. Bence 686 sayılı KHK karşısındaki dayanışma geniş çaplı oldu. Bunun değerini bilmek lazım öncelikle ve mümkün mertebe burada oluşan dinamiği “Hayır” dinamiğine eklemlemek. Kamuoyunda bu keyfiyet haline karşı çok ciddi bir tepki oluşmuş durumda. Ama biliyoruz ki bu tarz şeyler, kurumsallaştırılmadığı, süreklilik içinde başka vakalarla yan yana gelmediği sürece sönümlenecektir.

Referandum sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz? Referandum ötesinde ne gibi gelişmeler bekliyorsunuz?

Evet yahut Hayır çıksın, derinleşeceği gayet belli olan bir siyasal gericilik dönemi içindeyiz.

Fakat güçlü bir Hayır dinamiği, diktatörlüğe dur demenin ötesinde, referandum sonrasındaki saldırılara karşı direnişe daha hazırlıklı girmeyi sağlayacaktır. Bir moral üstünlük sağlayacaktır. Aynı zamanda mevcut mücadelelerin yanı sıra yeni mücadeleleri de kışkırtma ihtimalini barındırıyor. Bu çerçevede hem sözkonusu anayasa değişikliklerinin halkın hangi temel ihtiyaçlarını gidereceğini sorgulamak, hem de ulusalcı ve neoliberal pozisyonlara düşmeden, insan hakları, ifade özgürlüğü gibi meselelerin yanı sıra sosyal talepleri yükseltmek durumundadır sosyalist hareket. İşgüvencesini, kıdem tazminatını savunmak, hiçbir denetimi olmayan Varlık Fonu’na, kaç yıldır süren grev yasaklarına karşı çıkmak, Hayır kampanyasının merkezine bunları da oturtmak gerekir. Sosyalistlerin “Hayır”ını diğer Hayır’lardan ayıracak olanlar bu sınıfsal talepler, bu anti-kapitalist yönelim olmalıdır. “Kitlelerin uyanışı için hangi kıvılcımın yangını başlatacağını bilmiyoruz, bu nedenle tüm zeminleri, en şekilsiz olanlarını dahi yoklamalıyız. Yoksa yeterli hazırlığı yapmamış oluruz” diyordu Lenin bundan yüz yıl önce. Kim bilir, belki de diktatörlüğü durdurmaya çalışırken emekçi kitlelerin siyasetin sahnesine akın etmesine yol açacak yeni bir gedik açarız tarihin akışında. Biz hazırlığımızı yapalım.

Teşekkür ediyoruz bu söyleşi için size.

Yenİ İnsan

Halkın Denizi

HalkinDenizi 1