Salı, Kas 21st

GüncellemeSal, 23 May 2017 10pm

Profile

Layout

Menu Style

Cpanel

Sahne Senindir Devrim

Nihayet referandum tiyatrosunun sonuna geliyoruz. Ama bir oyun bu kadar mı kötü oynanır; kostüm ve dekorun sahteliği, kurgunun pespayeliği, repliklerin kepazeliği seyircinin gözüne bu kadar mı sokulur? Brecht’in “yabancılaştırma efekti” adını verdiği tarzı, seyirciye “Bu sadece oyun, gerçek olansa sizsiniz” duygusu vermek için tasarlanırdı. Dinci-faşizm bu yabancılaştırma efektini o denli abartıyla kullandı ki, tekelci sermayeye miras kalan egemenlik koşullarını kısa sürede heba etti.

Hobsbawn bir kitabında, uzun bir imparatorluk geçmişi olan Türkiye’de, aslında bir çeşit “devletin halkı” mefhumu bulunduğu gözlemine yer verir. Bunu biz, devleti kadri-mutlak kendi başına bir varlık gibi algılayan geleneksel kalıplara sahip halk topluluklarından biliriz. Kapısına yüz sürülecek, en basit memurun düğmesini koparsan 6 ay yattığın devlet, emekçi sınıfların hafızalarından yavaş yavaş siliniyordu. Dinci-faşizm, Osmanlı dönemi şatafatını, kendine ait bir fantazma olarak üretmiyordu, ama, tekelci sermayeye de miras kalan “devletin halkı” ilişkisini yeniden canlandırmaya çalışıyordu. Ama, kendi özel çıkarlarına görülmemiş ölçüde düşkün olan bu güruh, yüz sürülecek kapıyı, parti teşkilatı kapısına; koparılınca 6 ay yatılan memur düğmesini, başörtüsüyle değiştirince, bu işi yüzüne gözüne bulaştırdı. Tekellerin faşist devleti ile “sivil” halk arasında, hiç bu denli geniş bir uçurum bulunmamıştı. Eğer bir değeri olacaksa referandum sürecinin, bu uçurumu tüm makyajlarından soyunmuş biçimde sergilemiş olmasındadır.

Dinci-faşizm evet cephesini, büsbütün devlet erki ve organları aracılığıyla inşa etmeye girişti. Devlet hazinesinden KOBİ’lere bol kepçe ulufe dağıtıldı, ilkokul çocukları bile zorla mitinglere taşındı. Devletin gücünün yetmediği alanlarda, bütün tekelci basın, yılışık CEO’larla dolu reklamlar; bol kepçe kredi saçan bankalar devreye girdi. Buna rağmen, evet oyların bir türlü çoğunluğa geçememesi, tekelci düzenin tüm araç ve gücünün tükenmişliğine işaret eder.

Öte yandan, dinci-faşizmin karşısında yer alan emekçiler, kendi “sivil” kampanyalarını yürütüyorlar: Kah “mecbur değiliz”, kah “hayır” diyerek. Patırtısız, tantanasız, sermayenin ve devletin karşısında, zorlu bir pratiği hayata geçiriyorlar. Ve burjuva düzene hiç bu kadar yabancı bir gözle bakmamış olanlar, yani devrimin yarı-aydınlanmış çok geniş bir kesimi, adeta hızlandırılmış bir kurstan geçiyorlar. Seçim oyunlarının makyajı, maskesi, yalanı, dolanı, hilesi, rüşveti, baskı ve terörü, yani her burjuva seçimin esas içeriği, bu kursun temel dersiydi.

Dikkat çeken bir başka nokta, tekelci sermayenin gerici muhalefet partisi CHP’nin kampanyalarının da oldukça sönük geçmesidir. Kimileri bunu, gerilimden kaçan CHP’nin akıl dolu taktiği gibi parlatıyor. Öyle mi? Yoksa emekçiler, kendi politik tutumlarını, artık sermaye ve devleti dışında tanımlamaya, kurmaya ve geliştirmeye güçlü bir eğilim gösteriyor olmasın? 70’li yıllardan bu yana, CHP’nin kritik dönemlerde oynadığı rol biliniyor. Devrimin henüz yarı-aydınlanmış kitlesini tekelci sermayenin muhalif etekleri altında toplamak. Beklenenin aksine, bu rol işe yaramıyor. Oysa YSK, “yalnızca partiler kampanya yürütür” kararı ile CHP’nin bu rolü daha rahat oynamasının yolunu açmıştı.

Devrimci sınıflar ve Kürt halkı dışında, yarı-aydınlanmış kitleler, dengeleri alt üst eden bir ağırlığa sahipler. Şimdi o sessiz kampanyanın içindeler. Yarı-aydınlanmış kitlelerin, şu an itibarıyla, sermaye kurum ve partilerinden ayrı bir irade kurmaya çabalamaları, devrimin önüne ciddi fırsatlar çıkarıyor. Yaşam alanlarında, sokak başlarında, kapı önlerinde, durak ve otobüslerde, komşu ziyaretlerinde şekillenen bu sessiz inisiyatif, sermayenin politik kodlarının daraltıcı ve köreltici hamasetinden uzak, bir ayaklanmanın mayası işlevi görüyor, öfkeyi köpürtüyor, umudu çoğaltıyor. Yarı-aydınlanmış kitleler, bu süreçte kendi gerçek çıkarlarını tanıma fırsatı yakalıyorlar. Bütün mesele, ileri devrimci sınıfların bu mayalanmayı ayaklanmaya doğru cesaretlendirecek bir etkinlik kurup kuramayacakları. Çünkü ancak, ileri devrimci kitleler, yarı-aydınlanmış kalabalıkların cesaretle atılıma geçmesini sağlayabilir.

Şu günlerde, “ayaklanma ve devrimin” lafını bile duymak istemeyen oportünizm, bu birleşimi yaratmaktan çok, bozmaya yazgılılar. Seçimlerin çözüm olmadığına inanan ilerici devrimci yığınları “gizli evetçilik” ile suçlamayı ihmal etmiyorlar ve herkesi o yarı-aydınlık platforma çağırıyorlar. Tüm umutları, hayır sonucunun çıkmasına bağlayarak, parlamenter budalalığa serum takıyorlar. Hali hazırda CHP’nin kampanyalarına ilgi göstermeyen o yarı-aydınlanmış kalabalığın devrimci gelişimini körelterek, onları bir kez daha CHP tabanı olmaya zorluyorlar. Peki ya umutlar boşa çıkarsa, sonuçlar “evet” çıkarsa, oportünizm ne yapacak? Dediklerine bakılırsa, dünya başlarına yıkılmayacak, mücadeleye kaldığı yerden devam edecekler. Oysa halklar şunu soracak: bu işte bir hile yok mu? Oportünizmin vereceği cevabı, 1 Kasım seçimleri sonunda takındıkları davrannıştan biliyoruz. Ne demişlerdi o zaman, hatırlayalım: “Emekçiler, patlayan bombalardan korktu, kaosun bitmesi için oylarını AKP’ye verdi”. Bu seferki cevapları da şimdiden hazır: AKP çık sıkı bir çalışma yürüttü, biz basında sesimizi duyuramadık, vs. vs.

Oysa haysiyet de devrime dahildir. Yarı-aydınlanmış olsa bile, emekçi sınıflar politikada sağlam bir karakter görmek isterler. Bu denli baskı, açık terör, akıllara ziyan yasaklar, kanımıza dokunan bir yüzsüzlükle söylenen yalanlar ve pişkinlikler ve sonra “her şey adildi ve biz kazandık” diye davul zurnalı şölenler, sıradan emekçinin bile kanını beynine sıçratmayacak mı? Hırsızı saklandığı deliğe kadar kovalamak isteğiyle içinde bir öfke uyanmayacak mı? Uzun iç savaşın tecrübeleriyle pişmiş emekçileri ve Kürt halkını biraz olsun tanıdığını iddia eden her kişi, bu sorulara kesinlikle olumlu yanıt verecektir. Ve böyle anlarda, öfkesini burnundan soluyan halkın karşısına çıkıp, “Siz bombalardan korktunuz, o yüzden önümüzdeki maçlara bakacağız” demeye kalkan kim olursa, karaktersiz damgası yemeye hazır olsun.

Görev ve sorumluluk, devrimin ileri kitlesinde ve Leninistlerdedir. Umutları boşa çıkmış yarı-aydınlanmış kitlelerin karşısına “Biz size demiştik” üstenci tavrıyla çıkmak, ciddi bir hata olacaktır. Aksine, “umutlarınız çalındı, iradeniz gasp edildi. Şimdi sessiz kalan köleliği hak eder” diyerek onlara cesaret aşılamak, bu sayede, sandıktan zaten umudunu kesmiş ileri devrimci kesim ile, yarı-aydınlanmış olanları bir isyan pratiğinde birleştirmek için, önümüzde muazzam bir fırsat bulunuyor.

Referandum tiyatrosunun kepazelik dolu temsili sona erdiğinde, salondan alkış yerine şu çığlık yükselecek: Sahne Senindir Devrim!

Umut Çakır

Yenİ İnsan

Halkın Denizi

HalkinDenizi 1