Pazartesi, Kas 20th

GüncellemeSal, 23 May 2017 10pm

Profile

Layout

Menu Style

Cpanel

Lümpen Çıkar Çetesi

Her yeni gelişme şu gerçeğin altını yeniden çiziyor. Ankara’nın yönetici kadroları, lümpen karakterli kişilerin hakimiyetinde. En son, Almanya ve Hollanda ile yaşanan krizde gördük: Yandaş basın denen dinci-faşist küfürbazlar, iğrenç imalar taşıyan manşetler attılar. Benzer sözler, kabine üyeleri tarafından mikrofonlarda tekrarlandı. Kabadayılıkla, içi boş tehditlerle sonuç almaya iyice alışmış olan bu güruh, çiftliğin asıl sahiplerine sataşmaya kalkınca, hak ettikleri cevabı aldılar. Bir bakan zorla sınırdışı edildi. Daha da önemlisi, Dışişleri bakanının bazı ülkelere girişi fiilen yasaklandı. Bu manzaranın çok açık bir izahı var. Sermaye dünyası artık, Ankara’daki yöneticileri “bir devletin temsilcisi” olarak görmüyor.

Çok yönlü yürüyen başka hazırlıklar da aynı yöne işaret ediyor. ABD Dışişleri, hazırladığı raporda Türkiye için, “iç savaş” nitelemesi yaptı. BM, insanlığa karşı suç raporları düzenliyor. Avrupa Komisyonu ve AGİT, şimdiden referandum sonuçlarını tanımayacaklarının işaretini veriyorlar. Sözünü ettiğimiz bu kurumların yaklaşımları, emperyalist-kapitalist dünyada, hangi hükümetlerin gözden çıkarılmaya hazırlandığına dair kesin bir kanaat sunar.

Bu noktada, bir yanlış anlaşılmayı önlemek için, hemen belirtelim: Burjuvalar dünyasında, dinci-faşist iktidarı “gözden çıkarmaya aday” haline getiren şey, hesapsız-kitapsız hırçınlıkları değil. Asıl neden şu: Bu iktidar tekelci sermayenin egemenliğini tehlikeye sokmuştur, emekçiler üzerindeki hegemonya erimiş, kurumsal hakimiyet kanalları kurumuştur. Tam tersi olsaydı, yani bunca baskı ve açık terörist yöntemler emekçileri sindirmeyi başarmış olsaydı, yukarıda adı geçen tüm o “saygın” kurumlar, sadece RTE’nin değil, eski sigorta poliçesi satıcısı, Ustura Kemal karakterli içişleri bakanının bile yoluna metrelerce kırmızı halı döşerlerdi. Neden-sonuç ilişkisi doğru kurulmalı. Dinci-faşist parti, tekelci sermaye hegemonyasını sonu belirsiz tehlikelere attığı için hırçınlaşıyor ve hırçınlaştıkça emperyalist efendilerin gözünde başarısız, kapı dışarı edilmeye aday bir piyon durumuna düşüyor. Devrim adına iyi haber şu: Dinci-faşizm için artık, harcanabilir piyon adaylığından geri dönüş çok zor. Çünkü, meselenin kişilere özgü değil, ama yapısal bir temeli var.

Lümpen karakter, dinci-faşizmin ruhuna kazılıdır, gömlek değiştirir gibi bir anda karakter değiştirip, burjuva dünyanın saygınlığını yeniden kazanamaz. Lümpenlikleri, üzerinde oturdukları özgün burjuva çıkar ağlarıyla koşullanmıştır. Dinci-faşizmin yönetici kadroları, özellikle son on yılda, inanılmaz bir servet yığdılar. Çoğunluğu rant gelirine dayalıydı. Doğalgaz ve enerji hatları, madenler, araziler, büyük çaplı inşaatlar, tüm dünyadan akan sıcak paranın sera yaratan etkisiyle, muazzam bir rant paylaşım sahası oluşturdu. Devlet iktidarı, rant paylaşımının merkezi organı haline geldi. Deli Dumrul vergileri, rant çorbasını köpürttü. Milli gelir hesaplarına göre eskiden %20’lerde kalan devlete giden pay, şimdilerde %40 seviyelerine vardı. Yürütme gücüne, kayırmaya, hazine garantili bal-börek kazançlara iyice alışanlar, elbette iktidar koltuklarını kaybetme riskini almaktansa, Roma’yı yakmaya hazır olurlar.

Dinci-faşizmin, burjuva dünyasının bütün lümpen tortularını mıknatıs gibi çeken bir başka özelliği daha var. Üretim ve ticaretteki keskin rekabet altında burjuvalar, her kuruşun hesabını tutmaya alışkındırlar. Lümpen karaktere bulanmış bugünkü yönetici kesim ise, yürütmenin gücü her türlü rekabetin üstesinden geldiği için, deyim yerindeyse hovardadırlar. Çevrelerinde, aşağıya doğru indikçe daha küçük paylara bölünen bir piramit gibi sıkı bir çıkar grubu vardır. Bu grubun, mümkün olduğunca geniş bir kesimi, bu çıkar zincirine ekleme zorunluluğu olur, yoksa güçlerinin asıl kaynağı olan iktidarı kaybederler. Böylece ortaya mafyöz çetelere özgü bir tutum ve reflekslere sahip bir toplumsal tabaka çıkar. Hiçbir tutum ve inançta tutarlı olmadıkları için, kendi iç birliklerinin maneviyatını, ancak, sürekli kendilerine bir düşman yaratarak kurarlar. Ama her şeyleri gibi, dostlukları da, düşmanlıkları da gelip geçicidir.

Şu soru akla gelebilir: Dünyaya karşı prestij diye bir şey bırakmayan, milli gelirin %40’ını adeta yağmalayan bu lümpen karakterli dinci-faşistleri, Türk tekelci sermayesi neden sırtında taşımaya devam ediyor? Cevabı biliniyor: Çünkü şu an, dinci-faşist iktidarın varlık koşulları, tekelci sermayenin varlık koşullarıyla özdeştir. Uzun iç savaş ve devrim, tekelci sermayenin toplum üzerindeki hakimiyet kapasitesini eritti. Halkın devrimci iktidarı ile kendileri arasındaki son barikat, işte bu lümpen karakterli sermaye güruhudur. Bu güruhun, karşı-devrim saflarında kavga verip kan dökmeye aday lümpen toplulukları çevresine toplayabilme yeteneği hala var. Karşı-devrimin diğer toplumsal tabanlarının hali ise gerçekten perişan.

“Milliyetçi-muhafazakar” diye tanımlanagelen karşı-devrimci tabana, yaygınlık ve meşruiyet kazandıran sosyal ilişkiler, öteden beri bozulup dağılma eğiliminde. Bu partilerin oy deposu olan kırsal nüfus ve üretim alanları çöktü, yüzlerce yıllık içe kapalı, geleneksel kültürel yapıyı da yanında götürdü. Aynı geleneksel ilişkiler, yakın zamana dek, büyük kentlerin uzak köşelerine taşınıp korunabilmişti. İstanbul’da Sultanbeyli, Ankara’da Sincan, karşı-devrimin dinci-faşist militan yetiştiren havzalarıydı. Ama Sultanbeyli Başakşehir’e, Sincan ise Çukurambar’a taşındı. Sonradan görmelerle dolu bu semtlerde yaşanan yozlaşmış hayata dair pek çok şehir dedikodusu türedi. Militanlığın yerini yoz bir konformizm aldı. Son militanlık kırıntılarını, lüks cipleriyle oluşturdukları konvoylarda linç naraları atarak harcadılar. Fakat, havalarda uçuşan taşların, canlarından çok sevdikleri lüks ciplerinin boyasını çizebildiğini öğrendiklerinde, meydanları tümden lümpen çetelere, suç örgütlerine, emekli özel harekatçılara bırakıp, yoz alemlerine geri döndüler.

Gerçek güce değil ama şatafatlı güç gösterilerine dayanan bir yürütme erki, devrimci ayaklanmalar karşısında en dayanıksız iktidar tipidir. Dinci-faşizmin zincirlerinden boşalmış baskısı karşısında, adeta bir zemberek gibi kurulan devrimci yığınlardaki gerilim, uzak geçmişte İran Şah’ını, yakın zamanda Tunus ve Mısır diktatörlerini deviren bir ayaklanmayı kaçınılmaz kılıyor.

Devrimci yığınların ilk ciddi kalkışması, dinci-faşist iktidarı, bozgun halinde kaçmaya zorlayacaktır. Fakat, şunu aklımızdan çıkarmayalım. Bu atılımı yarı yolda bırakacak her türlü ara-yol ve uzlaşma girişimi, dinci-faşist iktidara, bugün sahip olmadığı bir güç kazandırır. “AKP’ye geri adım attırma” hayalini pazarlayanlar, devrime en büyük kötülüğü yapıyorlar.

Umut Çakır

Yenİ İnsan

Halkın Denizi

HalkinDenizi 1