Salı, Kas 21st

GüncellemeSal, 23 May 2017 10pm

Profile

Layout

Menu Style

Cpanel

Sahne Senindir Devrim

Nihayet referandum tiyatrosunun sonuna geliyoruz. Ama bir oyun bu kadar mı kötü oynanır; kostüm ve dekorun sahteliği, kurgunun pespayeliği, repliklerin kepazeliği seyircinin gözüne bu kadar mı sokulur? Brecht’in “yabancılaştırma efekti” adını verdiği tarzı, seyirciye “Bu sadece oyun, gerçek olansa sizsiniz” duygusu vermek için tasarlanırdı. Dinci-faşizm bu yabancılaştırma efektini o denli abartıyla kullandı ki, tekelci sermayeye miras kalan egemenlik koşullarını kısa sürede heba etti.

Lümpen Çıkar Çetesi

Her yeni gelişme şu gerçeğin altını yeniden çiziyor. Ankara’nın yönetici kadroları, lümpen karakterli kişilerin hakimiyetinde. En son, Almanya ve Hollanda ile yaşanan krizde gördük: Yandaş basın denen dinci-faşist küfürbazlar, iğrenç imalar taşıyan manşetler attılar.

Şimdi Değilse Ne Zaman?

Tekelci sermaye devrimci iç savaşa karşı tutum ve konumunu “ölüm-kalım” zirvesinde bir zıtlıkla tanımladı. Benzer derecede zıtlık, bölgede süregiden 3. Dünya Savaşı'nda da karşılarına çıktı: “Ya büyürüz, ya küçülürüz”. Hem iç hem de dış savaşta politikanın bu denli esneklik tanımaz zıtlıkta ortaya konması, sermaye egemenliğinin derin bir bunalıma girdiğinin en sağlam kanıtları sayılmalıdır.

Bir Yere Gitmedik Buradayız!

8 Mart akşamı Taksim, İstiklal Caddesi’ndeki o dev kalabalık neyi ifade ediyor? Çok ama çok şeyi. Toplamından çıkacak sonucu, yazının başına konduralım. Azgın faşist terörün görünür olmaktan çıkarıp bir yer altı akıntısına çevirdiği devrimci yığın hareketi; “Buradayız bir yere gitmedik” diyor. Sonuna kadar gitmeye yeminler eden dinci faşist iktidara adeta “Hodri Meydan” diyor.

Karmaşanın İçindeki Sürpriz

Genel durum üzerine fikir yürütmeye başlayınca, herkesin birbirine benzer bir tablo çizdiği görülüyor. Ancak, bir devrim olgular toplamından daha fazlasını içerir. Sınıfların karşılıklı ilişkileri ve mücadeleleri ele alınmadan çizilen her tablo, “kör adam ve fil” hikayesini anımsatır.

Barut Kokulu Sandıklar

Galayı Esenyurt Belediyesi yaptı. Zabıtaları otomatik MP-5 ile silahlandırma kararı aldı. Ankara Büyükşehir gizliden yapıyordu. Şimdi resmileşti ve dinci-faşist belediyelerin aynı örneği izlememesi için neden kalmadı.

Kurşun Gibi Ağır Toprak Gibi Gebe

Moodys Türkiye’nin kredi notunu “Çöp”e çevirince, Ankara’nın zaten yeterince gerili sinirleri iyice koptu. Asıl kaygı, ekonomiden çok siyasi arenada. Çünkü bu not, emperyalizmin gözünde adım adım “kaybedilmiş ülke” statüsüne giren Türkiye için yeni bir aşamayı temsil ediyor. Kendini öküz sanan kurbağa şişinmesiyle “Rakka’yı da Musul’u da alırız evelallah” cevvalliğinin ardındaki güçsüzlüğü görmek için, alim olmaya gerek yok.

Ölüye Bağlanan Serum

Giderek daha iyi anlaşılıyor ki, referandum süreci, dinci faşist iktidar için gerçekten mayınlı bir arazidir. OHAL gölgesinde kurulan seçim sandıkları burjuvazinin o kutsal ineğini, parlamenter aldatmacayı, yeniden canlandırmak için bir fırsat olarak görülüyor. Ancak tam tersi işaretler var. Referandum, ölmüş hastaya bağlanan serum izlenimi veriyor.

Sermayenin Hazan Mevsimi

Sonucu belirleyecek nihai kapışmalar eşliğinde giriyoruz sonbahara. Devrim tekelci sermaye egemenliğine nefes alma fırsatı vermiyor, bütün planlarını bozup kısa zamanda çöpe atıyor, onu daha derin iç kavgalara sürükleyerek derlenip toparlanmasına olanak sunmuyor. Sınıflar mücadelesindeki dengeler, devrime, her ileri atılımında sermaye içi olağanüstü kargaşa yaratacak ölçüde avantaj sağlıyor. Bu iç savaşta stratejik bir eşiğe geldiğinin işaretidir. Yönetenler safında düşünme yeteneğinin, kararlar alma ve uygulama refleksinin felç olmaya başlaması sürecidir. Bu eşiği görmek ve anlamak isteyenler, Cizre’nin “Trepovları”nı enkaza gömen eylemden sonra, saray ve kabinenin saatler boyu süren sessizliği üzerine düşünmelidir.

Düğümün Yeni Halkası

Rusya Büyükelçisi görevi başındaki polis tarafından, Ankara’nın ortasında delik deşik edildi. Herkesin yüreği ağzına geldi. Birçokları suikastı birinci paylaşım savaşını tetikleyen o meşum suikasta, Avusturya-Macaristan veliahtı Ferdinand’ın Sarajevo’da öldürülmesine benzetti. Putin; “Arkasındaki güçleri biliyoruz, cezasız kalmayacak” dedi ve faturanın ilk taksitini Ankara’ya kesti. Moskova’dan dönen Dışişleri Başkanı Çavuşoğlu’nun cebinde küresel iç savaşın ilk düğüm noktası Suriye’de zafer pelerinini Putin’in omuzlarına bırakan ve bir sonraki düğüm noktasının Türkiye olacağını haber veren anlaşma bulunuyordu.

Ölüm Kalım Sorunu

Önce İndibindi Ali çıktı ve “Ya İstiklal Ya Ölüm” dedi. Sonra başkaları aynı cümleleri sırayla kurdu ve nihayet gerici iç savaşın karargah komutanı Çukurca çatışmaları için “Bir ölüm kalım savaşı veriyoruz” şeklinde bir itirafta bulundu. Boşuna kurulmuyor bu tarz cümleler. Bir devletin yöneticileri genel durumlarını, öyle kolay kolay “ölüm kalım sorunu” biçiminde tarif etmezler. Tersine, sermaye her zaman istikrar ve huzurdan, egemenliklerinin ezelden ebede ayakta kalacağına dair güvenceler vermeye özen gösterir, gırtlak patlatır.

Güç Umuttan Doğar

Dinci faşist hükümet gururla sunar. Sosyal medya paylaşımlarından üçbin gözaltı, bin tutuklama yapıldı. Dünyada ödüle doymuş bir kadın yazar gazetecinin sembolik danışma kurulunda yer aldığı için ağır müebbetle yargılanıyor. Bir çaycı, “Ona çay vermem” dediği için Cumhurbaşkanı’na hakaretten yargılanıyor. Yok, artık diyenlere Adalet Bakanı o çok sevimli gülüşüyle yanıt veriyor. Bir yıl içinde 250 yeni cezaevi hizmetinize sunulacaktır. Hükümet kimlerin hain olabileceğine dair listeye her gün yeni tanımlamalar ekliyor: Ekonomi hakkında kötü ya da eleştirel konuşan, dolarını bozdurmayan, konuşarak subliminal mesaj veren, susarak bir şeyler gizlemeye çalışan. Sonuç: Herkesin kafasında aynı soru: “Nereye gidiyoruz?”

Barut Fıçısına Kibrit Atmak

Türkiye'nin Cerablus'tan başlayan Rojava işgali, iktidarca yeni bir Osmanlı şahlanışı kıvamında resmediliyor, Mercidabık menkıbeleri köpürtülüyor. Güzel! Ortaçağ kafasıyla 3. Dünya Savaşı'nın ön cephesine balıklama dalanların, o kafayı nasıl kıracağını yakında göreceğiz. Ve bu kez yaşanan basit bir “dış politika rezaleti” olmayacak, faşist aygıtın kırılışına tanıklık edeceğiz.

Bunalım Açlık Devrim

Ekonomik bunalımlar ile devrimler arasındaki sıkı bağı her marksist bilir. Devrimler tarihi bu bağa dair sayısız örnekle dolu. Bu konuda kuşku yok. Cevaplanması gereken asıl soru, bunalımın kışkırttığı alt üst oluşlardan proletarya yararlanmayı başarabilecek midir? Sorunun cevabı, birkaç unsura bakılmasını gerektirir. İlki, yıkımın derinlik ve yaygınlığı; ikincisi egemen sınıfın bunalımdan çıkış potansiyeli; üçüncüsü sınıf olarak proletarya yığınlarının devrimci bilinç ve öfke birikimi ve nihayet, proleter öncü parti ile sınıf yığınları arasındaki bağların sıklığıdır.

Yine O Uğursuz Rol

Her sarsıcı olay gibi, 15 Temmuz bütün sınıfları derinden sarstı, yeni bir tutum almaya zorladı. Sınıfların mücadelesi ve karşılıklı ilişkisinde yeni dengeler ortaya çıkardı. Bunu ölçecek kantar yok ama sınıflar dengesinin devrim lehine olağanüstü değişimine dair elimizde kesin kanıt sayılması gereken bir ölçü var: O da, emekçi sınıflar adına politika yapan pek çok çevrenin devrimci bir iktidar için çağrı yapmasıdır.

Blöf Politikasının Sefaleti

Aldanışa yer yok, görüntü net: Tekelci sermayenin dinci faşist iktidarı, her şeyini masaya sürmüş kumarbazı oynuyor. Sürekli el yükseltiyor ve böylece hasımlarının geri çekileceğini hayal ediyor. Oysa masadakiler, herkesi saf kendini uyanık sanan bu acemi kumarbazın afra tafralarının kötü oynanmış bir blöften ibaret olduğunu pekâlâ biliyor. Ve sonra, küçük bir hareket, masaya açılan bir kart, acemi kumarbazın göklere tırmanan avazını susturmaya yetiyor.

Köstebeğin İzleri

Devrim, dünya çapında, hemen sınırlar ötesinde ve bizzat bu topraklarda elde ettiği enerji ve prestijle kendi yolunu açıyor; düşmanlarını birbirine kırdırıyor ve onların zafiyetinden kendine güç devşiriyor; dev aynalarına yansıyan görüntülere aldanmadan ve karşı-devrimden kopardığı her taksitten sonra rehavete kapılmadan bir sonraki daha yüksek görev için hazırlanmaya başlıyor. Gerçek zafer gününe kadar kendine zafer naralarını yasaklayan devrim, neredeyse sessiz sedasız yoluna devam ederken, karşı-devrim cephesinde çarşı hala fena halde karışık.

Devrimleri Besleyen Açlık

Dinci faşist hükümet ve RTE için kâbusların en korkutucusu yola çıktı geliyor. Kendileri de benzer bir kâbusun yıkıntıları arasından doğmuşlardı, enkazın kesif kokusunu hiç unutamadılar. Ekonomik krizden söz ediyoruz. 2001 krizi hafızalarda henüz taze, çünkü önemli alt üst oluşlara neden olmuştu. Devrim dalgasını geriletmek için 19 Aralık’ı gerçekleştiren, Öcalan’ı İmralı’ya hapseden MHP-DSP hükümeti, daha bu başarılarıyla övünme fırsatı bulamadan krizin etkisiyle siyasi enkaza dönmüşlerdi. Bu partilerin düşüşü öylesine hızlı olmuştu ki, hükümetin anahtarı alelacele ABD’den getirilen K. Derviş’e teslim edilmişti.

Direniş Değil İktidarın Fethi

Suruç katliamından sonra geçen bir yılda, yoğunluğu kat kat artan iç savaşın geri dönülmesi imkansız -ya da taraflardan birinin atacağı ilk geri adımın yenilgi anlamına geleceği için zor- bir noktaya eriştiğini dile getirmiştik. Yalnızca son bir kaç haftanın olayları, bunu pek çok kez pekiştirmiştir. Proleter sınıfın devrimci partisi için, geri dönülmez tutumu oluşturan özgün koşulları anlamak önemlidir. Çünkü aynı özgün koşullar, proletaryanın öncülüğünü zorunluluğun bir adım ötesine taşıyıp kaçınılmaz kılıyor.

Milyonların Parti Tutumu Ve Bilinci

Kısaca devrimci ilerleyiş, kendi doğrudan trajikomik kazanımlarıyla kendine yol açmadı, güçlü birleşik bir karşı-devrimi ortaya çıkartarak, yıkıcı partinin kendisi ile savaşarak gerçekten devrimci bir parti durumuna geldiği bir hasım yaratarak kendine yol açtı” (Marx, Fransa’da Sınıf Savaşımları, 32)

Daralan Kafalar Ve Hedefler

Sur, Nusaybin ve Şırnak… Bu kentlerin son halini görenler şu anda dünyanın en şiddetli iç savaşının yaşanmakta olduğunu anlamakta gecikmez. Yıkımın boyutu, ancak müttefik bombardımanı sonrası Dresden, atom bombasının enkaza döndürdüğü Hiroşima’yla ya da Stalingrad’la karşılaştırılabilir. Bu görüntüyle, meclis bünyesinde HDP’nin varlığı açık bir çelişkiydi ve bunu en çok dile getirenler JÖH-PÖH adına konuşanlardı: “Biz burada bombayla havaya uçuyoruz, onların temsilcileri Ankara’da rahatça dolaşıyor” diyorlardı. Birbirini besleyip yükselen şiddet sarmalıyla iç savaş, günlük politikayı kendi katı yasalarına uymaya zorluyor. Gerçekte, HDP’yi hedef alan dokunulmazlık yasası, JÖH-PÖH’ün kan dökme azmini kıran bir durumun ortadan kaldırılmasıdır.

Yenİ İnsan

Halkın Denizi

HalkinDenizi 1