Salı, Kas 21st

GüncellemeSal, 23 May 2017 10pm

Profile

Layout

Menu Style

Cpanel

Yol Ayrımındayız

Geçtiğimiz haftanın en çok konuşulan olayı, kuşkusuz, “Yenikapı Mitingi” idi. Dinci faşist iktidarın devletin tüm olanaklarını harekete geçirerek düzenlediği miting, dinci faşizmin bir “gövde gösterisi”ne dönüştü. Amaç hasıl oldu bir anlamda.

Ancak “Yenikapı Mitingi” tek başına ele alındığında güç gösterisine dönüşmüş bir miting olmasının ötesinde bir anlamı yok. Bu miting asıl anlamını, tekelci sermayenin faşist AKP eliyle başlattığı bir sürecin kilometre taşlarından biri olmasında buluyor.

Dinci faşist iktidarın uzun zamandır “başkanlık sistemi” adı altında faşizmin tüm kurumlarını ve gücü tek elde toplamaya çalıştığı biliniyor. Ancak uzun zaman uğraşmasına rağmen bu konuda önüne çıkan engelleri bir türlü aşamıyordu. “Başkanlık Sistemi” kamuya yansıdığının aksine, bir kişinin ihtiraslarının değil, ama tekelci sermaye sınıfının tercihi sonucu gündeme gelmiştir.

Sorun, birleşik devrime, Kürt halkına karşı daha etkili, daha hızlı, daha çabuk karar alabilen bir mekanizmanın kurulması; ve belki de en önemlisi, karşı devrimin sivil/resmi tüm güçlerini tek komuta altında birleştirerek aynı anda harekete geçirebilecek bir devlet yapısının kurulmasıdır.

Bu, dağılmış, çürümüş, devrime karşı savaşma yeteneği zayıflamış, faşist grupların kendi aralarındaki çekişme sonucu delik deşik olmuş; ilerici/demokrat memurları bünyesinden bir türlü atamamış faşist devletin yeniden kurulması sürecidir. RTE, bu hedeflerini Yenikapı Mitinginde “devleti sıfırdan yeniden kuracağız” sözleriyle açığa vurdu.

Ekonomik gücün yoğunlaşmasına politik gücün yoğunlaşması eşlik etmeliydi. Faşist devletin yeniden “kurulması” bu şekilde anlaşılmalı.

Bu konu uzun zamandır tekelci sermaye sınıfının gündeminde olmasına karşın ilk somut adımlar Haziran Halk Ayaklanmasından sonra, eli palalı, bıçaklı sivil faşistlerin sokağa salınmasıyla atıldı denebilir. Kürdistan’da Kürt halkının özgürlük savaşına karşı silahlı dinci faşistlerin devlet güçleriyle birlikte sokakta savaşmaları ikinci adım oldu denebilir.

Ne var ki bu adımlar iç savaşın gelişimi karşısında hem yavaş hem de yetersiz kalıyordu. Askeri faşist darbe girişiminin bastırılması tekelci sermaye sınıfına ve onun politik güçlerine bu konuda büyük bir fırsat verdi. RTE, bunu “Allahın bir lütfu” olarak tanımladı.

Önce sokağı devrim güçlerinin elinden almak ve orada hakimiyet kurmak için “darbeye karşı” olmak bahanesiyle faşist tosuncuklarını günlerce sokakta tuttular. Bununla hem sivil faşist güçlerini harekete geçirme kabiliyetini test etti hem de gücünü görmek istedi. Sonuç kendileri açısından parlak değildi.

Başka güçleri sürece dahil etmek ve bir kaldıraç olarak kullanmak ihtiyacı hasıl oldu. Aranan kan CHP’de bulundu. CHP, dinci faşist iktidara destek olmaya dünden teşneydi. 24 Temmuz’da Taksim’de AKP’nin de çağrılacağı bir miting yapma kararı aldı. Karar, devrime, devrim güçlerine bir meydan okumaydı.

Faşizmin gövde gösterisi biçiminde geçen “Yenikapı Mitingi”ne giden yol döşeniyordu. “Yenikapı Mitingi” bu yüzden tek başına ele alındığında pek bir anlam ifade etmez. O, asıl anlamını Taksim Mitinginde buluyordu. Çünkü CHP-AKP ortaklığıyla düzenlenen Taksim Mitingi sosyal reformistlerin katılımıyla yeni bir “siyasal düzlem” yarattı. Bu siyasal düzlem, emekçilerin, ilericilerin, demokratların dinci faşist bir partinin de olabileceği bir mitinge katılabilmelerinin yolunu açıyordu.

Taksim’de CHP’nin kuyruğunda sosyal reformistlerin eşsiz katkılarıyla açılan yol Yenikapı’da dinci faşizmin gövde gösterisi biçiminde noktalandı. “Milli mutabakat” sağlanmıştı. Tekelci sermaye, tüm politik ve askeri güçlerini tek şemsiye altında birleştirmişti. İç sorunlar bir ölçüde hallolmuş engeller aşılmıştı. Şimdi sıra ikinci adımın atılmasına gelmişti. Bu, “devletin sıfırdan yeniden kurulması”ydı.

Hitler, iktidara gelişinden yaklaşık bir yıl sonra, “Devletin Yeniden Kurulması Yasası”nı çıkarmıştı. Burada amaç gücün tek elde toplanmasıydı. Ancak yeniden “kuruluş” için eskinin dağıtılması gerekiyordu. Bütün partiler ve örgütler dağıtıldı; ekonomik, kültürel, askeri kurumların yönetimi tek elde toplandı vb vb.

Askeri darbe bahane edilerek ilan edilen OHAL Yasasında sadece hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasını görmemeliyiz. Bu yasayla hedeflenen, şimdilik ve esas olarak, bütün gücün tek elde toplanması sürecini başlatmaktı. Başlamış oldu. Faşist devletin temel kurumları resmen kapatılmış olmasa da fiilen ya işlevsiz hale getirildi ya da RTE’nin emrine verilmiş oldu. Almanya’nın Führer’i bizim “Reis”imiz oldu. Avusturya’dan, “Erdoğan ile Hitler arasında benzerlikler görüyoruz” açıklamalarının gelmesi rastlantı değil.

Bundan sonraki adım, ilerici, demokrat, faşizmden yana olmayan ne kadar memur, işçi, çalışan emekçi varsa devletten tasfiye etmek ve yerlerini dinci faşistlerle doldurmak; sendikaları, emekçi örgütlerini, kapatmak ya da ele geçirmek; sokakları dinci sivil faşistlerin hakimiyetine teslim etmek.

Buraya kadarı tekelci sermaye sınıfı ve faşist devletin plan ve yapmak istediklerine ilişkin olandı.

Peki ya devrim cephesi? Ne yapmalı? Ortam ve koşullar tekelci sermaye sınıfı ve dinci faşist iktidar için hiç de sanıldığı kadar güllük gülistanlık değil. Aksine koşullar devrimden yana ve bu koşullar her geçen gün daha da olgunlaşıyor.

Önce şunun altını çizelim: Taksim’den Yenikapı’ya giden yol sosyal reformistlerin o eşsiz katkılarıyla açıldı. Bu katkıları tekelci sermaye sınıfına hizmet nişanesi olarak ömürleri boyunca boyunlarında asılı kalacak.

Buna rağmen devrim gücünden bir şey yitirmiş değil. Bundan sonrası Leninistlerin ve gerçek devrimci güçlerin çabalarına ve mücadeledeki kararlılıklarına bağlı. Kürt halkı, emekçi sınıflar, Aleviler, gençlik, ezilen diğer ulusal topluluklar dinci faşizm tarafından kazanılmış değil. Devrimin bu toplumsal güçlerini faşizmi ve tekelci kapitalizmi yıkacak bir devrim için harekete geçirebiliriz ve geçirmeliyiz.

Ancak bunun için onların karşısına reformist, düzen içi bir programla değil, devrimci bir programla çıkmalıyız. Devrimin toplumsal güçleri kesin kurtuluş istiyor ve Leninistler, gerçek devrimci güçler onlara bunun yolunu göstermelidir.

Kürt halkı, Aleviler, emekçi sınıflar, ezilen topluluklar kendilerini neyin kurtarabileceğini bizden duymak istiyorlar. Bu durumda biz, devrimin, ayaklanmanın bu temel güçlerine kendilerini ancak ve sadece bir devrim hükümetinin kurtarabileceğini açıkça söylemeliyiz. Onların uzlaşmaya değil, bir devrimci hükümete ihtiyaçları var.

Çünkü sadece bir devrim hükümeti, Aleviler içinKürt halkı için katliam tasarlayan bu faşist iktidarı ezebilir. Çünkü ancak böyle bir hükümet ordu, polis, özel kuvvetler gibi faşizmin askeri güç dayanaklarını yıkabilir. Çünkü ancak böyle bir hükümet tekelci birliklere, bankalara, büyük toprak mülkiyetine el koyarak faşizmin mali ve sınıfsal dayanaklarını yıkabilir. Çünkü ancak böyle bir hükümet Kürt Ulusuna kendi kaderini tayin hakkını koşulsuz tanıyacağı sözünü verebilir.

Demokratikleşme budur; demokrasi budur. Devletin temel kurumlarına, faşizmin sınıfsal ve mali dayanağı olan tekellere, bankalara dokunmadan demokratikleme olabileceğinden, demokrasiden söz edenler halklara yalan söylüyorlar.

Şimdi bir yol ayırımındayız. Ya halkların karşısına gerçek bir demokrasi programıyla çıkacak; onlara bu program için savaşmalarını söyleyeceğiz ya da uzlaşma yolunu göstererek faşizm tarafından aldatılmalarının aleti haline geleceğiz.

Sosyal reformistler Taksim Mitingine katılarak hem dinci faşistlerle aynı alanda olunabileceği siyasal düzlemini yarattılar hem de AKP’ye işaret çakarak emekçi sınıflara uzlaşma yolunu gösterdiler.

Leninistler, ısrar ve kararlılıkla devrim yolunu, gerçek demokrasi yolunu gösteriyorlar.

Yenİ İnsan

Halkın Denizi

HalkinDenizi 1