Salı, Kas 21st

GüncellemeSal, 23 May 2017 10pm

Profile

Layout

Menu Style

Cpanel

Devrime Doğru

Türkiye nereye gidiyor? Bugün herkes artık bu soruyu sormaya başladı. Soruya verilen yanıtlar, kişinin sınıf konumuna, durduğu noktaya uygun olarak değişiyor. Ama aslolan bu yaşamsal soruya, bilimsel, objektif, nesnel, olgulara dayanan, kanıtlanabilir yanıt verebilmektir. Bunu sadece ve sadece Marksizm yapabilir. Marksizmin yanıtı ise şudur: Türkiye büyük bir devrime doğru gidiyor.

Bu, olgulara dayalı, kanıtlanabilir bir iddiadır. İddianın gücü de buradan geliyor zaten. Bu gerçeği ve bu gerçekle birlikte Türkiye’nin geleceğini görebilmek için Antep’te devletin en tepe kadrosunun nerede toplandığına bakmak yeterlidir. Devletin zirvesinin yeni toplanma yeri “Cami Avlusu”dur.

 

Kürdistan’da Devrim Günleri

Kuşkusuz, devletin zirvesinin ve tekelci sermaye sınıfının moralini, “vücut kimyaları”nı bozan süreçlerin başında Kürdistan’da yaşananlar geliyor. UKH, bir aydan fazladır sürdürdüğü saldırı hamlesini Şemdinli kırsalında tam denetim sağlayacak şekilde genişletti. Şemdinli kırsalında devlet artık egemen değil. Orada devlet güçleri bulundukları yerlerden dışarı çıkamıyor, yol kontrolleri ve alan hâkimiyeti gerillanın denetiminde.

Daha önemlisi, gerilla Şemdinli ve çevresinde artık yerleşim yerlerinde devlete ait birkaç kuruma birden saldırı yapabilecek kapasitede olduğunu eylemle ortaya koydu. Şemdinli’de Kaymakamlık, Jandarma Alay Komutanlığı ve Emniyet Müdürlüğü aynı anda gerillanın saldırısına uğradı ve devlet güçleri kaldıkları yerleri savunmaktan öte bir şey yapamadılar. Durum halen bu noktada.

Kürdistan’da devlet ve hükümetin toplumdan gizlemeye çalıştığı gerçek ve şiddetli bir savaş var. Devlet ve hükümet toplumun dikkatini Suriye’ye çekmeye çalışırken aslında kendi topraklarında Suriye’dekinden çok daha şiddetli bir iç savaşın sürmekte olduğunu gizlemeye çalışıyor.

Ama gerçekler nereye kadar gizlenebilir ve bir sınıfın egemenliği yalana dayalı propaganda ile ne kadar süre daha ayakta kalabilir! UKH’nin son saldırı hamleleri devleti/hükümeti “mızrak artık çuvala sığmıyor” noktasına getirdi. Artık saldırı hamlelerini tekelci basının kendisi haber vermek durumunda. 25 Ağustos tarihli Hürriyet gazetesinin manşeti “Gözleri Döndü 48 Saatte 3.Saldırı” şeklindeydi. Bu manşetin egemen sınıf adına nasıl bir korkuyu içerdiğini söylemeye gerek yok.

Kürdistan’da eksik kalan ve asıl sonuç belirleyecek olan gelişme halk ayaklanmalarıdır. Devletin, hükümetin, egemen sınıfın uykularını kaçıran da budur. Devlet ve hükümet, gerillanın artık alan tutmaya başlamış olmasından, ciddi bir askeri güce erişmiş olmasından büyük korkuya kapılmış olsalar da şehirlerin, yani toplumsal sistemin sinir merkezlerinin hala ellerinde bulunuyor olmaları onları bir parça olsun rahatlatıyor. Çünkü şehirler ellerinde kaldıkça kaybettikleri yerleri geri alma umutlarını korumuş oluyorlar.

Eksik kalan şey serhıldanlardır! UKH, bu eksikliğin farkına varmış olacak ki, geçtiğimiz hafta Kürdistan halkına “serhıldanlarla gerillaya destek olma” çağrısında bulundu. Bu çağrı, zafer yolunda son derece gerekli ve önemli bir çağrıdır. Ancak, burada gerilla savaşının geldiği noktayı küçümsemeden ve bu savaşın Kürdistan halkına verdiği moral üstünlüğü, zafer umudunu akıldan çıkarmadan söylemek gerekir ki çağrının mantığı zafere ulaşma amacı bakımından baş aşağı durmaktadır. Onu baş aşağı kılan şey, serhıldanların gerilla savaşının desteği gibi ele alınmasıdır. Doğrusu tam tersidir, yani gerilla savaşının serhıldanları destekleyen bir mücadele biçimi olarak ele alınmasıdır.

Bunun nedeni açıktır: Sonucu tayin edecek olan mücadele biçimi devrimci halk ayaklanmalarıdır; serhıldanlardır. Batı Kürdistan, daha farklı koşullara sahip olmakla birlikte, devrimci halk ayaklanmalarının sonuç almada nasıl belirleyici güce sahip olduğunun son örneği oldu. Ama Batı Kürdistan başka yönlerden de yol açıcı bir örnek oldu. Bir yönetim mekanizmasının, Halk Meclislerinin hemen ilan edilip Geçici Devrim Hükümeti gibi çalışmaya başlamaları Kürdistan devriminin şimdi hangi adımları atması gerektiğini göstermesi açısından örnek alınmalıdır.

Kürdistan’da gerilla savaşı belli bir düzeye, “alan hakimiyeti” elde edecek kadar ileri bir düzeye ulaştı. Halk ise, Kürdistan’ın hemen her yerinde ya ayaklanma halindedir ya da ayaklanmaya çok yatkın bir noktaya gelmiş durumda. Dış koşullar, özellikle de Batı Kürdistan’ın özgürlüğü Kürdistan halkına büyük bir moral güç verdi, zafere olan inancını pekiştirdi. Kürdistan halkının artık kendi kendini yönetmek istediği açıkça ilan ediliyor. Bu durumda eksik kalan adım, Öncü devrimci güçlerin en azından Kürdistan’da Geçici Devrim Hükümetini ilan etmeleridir. Şimdi sıra serhıldanlarla birlikte bu adımın atılmasında.

 

Garp Cephesinde Moraller Sıfır

Birleşik devrim Kürdistan’da tam yol alırken ve Türkiye’de emekçi sınıflar, Aleviler, demokrat kesimler, diğer ezilen güçler sisteme, hükümete, devlete karşı ayaklanma provalarına başlamışken egemen sınıf cephesinde durum nedir? Bu soruya tek cümleyle yanıt vermek gerekirse moraller sıfır diyebiliriz.

Karşı-devrime hizmet eden bir provokasyon olduğu açık olan Antep’teki bombalama olayından sonra, egemen sınıfın tüm “ekabir” takımı tam kadro Antep’e giderek “Ay-Yıldızlı Kravat” takmış vaziyette karşı-devrim cephesine “birlik-beraberlik” çağrısı yaptı ve “gün birlik günüdür, gün bugündür” dedi. Bu egemen bir sınıfın değil, tarihin karanlığına gömülmek üzere olduğunu sezmiş, son bir çabayla kaçınılmaz sondan kurtulmaya çalışanların ruh halidir. “Birlik-beraberlik” bildirisini okuyan hükümetin Bakanı, gizlenemeyen ses tonu ve yüz ifadesiyle tekelci sermaye sınıfının nasıl bir ruh hali içinde olduğunu yansıttı.

Hükümetin/devletin moralini bozan, umutsuzluğa iten gelişmeler Kürdistan’la sınırlı değil. Bunun yanı sıra, hükümetin Suriye, Irak, İran politikaları iflas etmiş; Suriye cephesinde zor duruma düşmüş, Arap dünyasından, güvenilmez Suudi Hanedanlığı ve Katar Şeyhliği dışında tecrit olmuş, o çok güvendiği, umut bağladığı Mısır ve Tunus gibi ülkelerden bile umduğunu elde edememiştir.

Suriye’de bir savaşa girmek için can atarken bu adımı tek başına atacak cesaret ve güçten yoksun olduğu; Suriye’nin uçak düşürme gibi meydan okumalarına yanıt verecek cesarete sahip olmadığı ortaya çıkmıştır. Ve bu konuda en önemlisi, hükümet, Suriye’de bir savaşın gerekli olduğuna ne emekçi sınıfları ne de başka bir toplumsal gücü ikna edebilmiştir. Suriye’de bir savaşa girme konusunda hükümetin arkasında Suriye’li çapulcular dışında hiçbir toplumsal güç yoktur.

Dimyata pirince gidiyorlardı evdeki bulgurdan olmaya başladılar. Suriye’de avuçlarının içinde olacak bir Sünni Müslüman Kardeşler iktidarı için yola çıktılar, Batı Kürdistan’la karşılaştılar. Batı Kürdistan’a karşı bağırıp çağırdılar, tehditler savurdular; bir şey yapacak güçleri olmadığı ortaya çıktı; şimdilerde sözünü etmiyorlar.

Tek başlarına bir savaşa girme güç ve cesaretinden yoksun oldukları için Antep provokasyonunu Suriye üzerine ya da bir Suriyeliye yıkma yerine UKH üzerine yıkmayı tercih ettiler. Düşürülen uçak olayında da öyle olmadı mı? “Uçağı biz düşürdük” diye açıklama yapan Suriye’ye “yok canım siz düşürmüş olamazsınız” deme noktasına gelmemişler miydi?

Bütün bunların önemi şurada: Tüm gösterişli sözlerine rağmen devlet ve hükümetin son derece güçsüz, bir şeyleri göze almada son derece yeteneksiz, durumu lehine çevirecek güç, olanak, yetenek ve politikalardan yoksun olduğu ortaya çıkmıştır.

 

Rüzgâr Ektiler Fırtına Kapılarında

Hükümetin ve devletin devrimi önlemek için mezhep çatışmasından medet umduğunu, bundan dolayı mezhep çatışmasını körüklediğini önceki sayılarımızda ortaya koymuştuk. Aradan geçen sürede ortaya çıkan gelişmeler bu saptamamızın ne kadar doğru ve yerinde olduğunu kanıtladı. Hükümet/devlet –bunlar artık bir ve aynı anlama geliyor- Alevilere karşı açık bir kışkırtmaya gitti. Başbakanın açıklamaları ile başlayan bu kışkırtmanın gerçekte devlet/hükümet politikası olduğuna önce Leninistler işaret etti ve emekçi sınıflarla Alevileri uyardı.

Hükümet/devlet politikası, şimdi Alevilerin evlerinin işaretlenmesi, tehdit edilmesi ve Malatya/Sürgü beldesinde olduğu gibi linç girişimlerine dönüşmüş bulunuyor. Ama bundan da tehlikeli girişimler Hatay’da Suriyeli çapulcuların Hatay’da estirdikleri terör havası biçiminde karşımıza çıkıyor. Hükümet/devlet, MİT/Polis koruması altındaki bu çapulcular Hatay halkını, Hatay Alevilerini açıkça tehdit ve taciz ediyor; Suriye’de zafere ulaşmaları durumunda Hatay Alevilerini ne gibi korkunç bir son beklediğini her yerde, uluorta ifade ediyorlar.

Burada konumuz bu çapulcuların ulumaları değil elbette. Hatay halkı, Alevisi, Sünnisi, Hırıstiyanı, Ermenisi, Yahudisi, Rumu, Arabı ve Türküyle bu çapulcuları defedecek bilinç, cesaret, kararlılık ve yüreğe sahiptir. Nitekim bir hafta önce Hürriyet gazetesinde çıkan haberde Hatay halkının Suriyeli çapulculara “faturayı bizzat kesmek için sıradan vatandaşın silahlanmayı hızlandırdığı” yazıyordu.

Hatay’da özellikle Aleviler ve Ermeniler silahlanmaya hız verirken Türkiye’nin başta İstanbul olmak üzere başka yerlerinde de Aleviler silahlanma ve ayaklanma sürecine girmiş durumdalar. Leninistlerin öncelikle Hatay’da, ama aslında Türkiye’nin her yerinde bu ortamda önlerine koymaları gereken yeni görevler, yeni mücadele biçimleri olmalıdır. Halk düzene, hükümete, devlete karşı, faşistlere karşı silahlanmaya başlamışsa bir Leninistin yapması gereken şey bu sürecin en önünde yürümek; halkı bu devrimci yolda cesaretlendirmek, ona örnek oluşturmaktır.

Fırtına tekelci kapitalist düzenin kapısında. Silahlanmaya başlayan ve silahlandığı artık burjuva basın tarafından bile gizlenemeyen bir halkın ruh hali devrimcidir, nitel bir değişimi dayatıyor demektir. Halk kitleleri arasında genelleşen bu devrimci eğilimi, kitlelerin ruh halini görmek ve buna uygun davranmak her Leninistin başlıca görevidir. Bu bir başkaldırı, bir ayaklanma hazırlığıdır ve hangi güç buna hazırlıklı olursa zaferi o kazanacaktır.

Şimdi cesur çıkışlar yapma zamanıdır; Denizleşme zamanıdır. Silahlanmaya başlamış bir halk buna itibar eder; başka şeye değil. Cesur çıkış, en başta devrimci kitle eyleminin önünde yürümek ve devrimci kitle eyleminin önüne çıkan engelleri temizlemek için yaratıcı yöntemler, yeni teknikler kullanmak, o engelleri dağıtmak demektir. Boyun eğmeyen, ileri giden, cesaretle ileri atılan, düşmanı kovalayan bir ruh hali; halkın özlemi işte budur. Aleviler, emekçi sınıflar bu özellikleri, bu ruhu kimde görürlerse oraya yöneleceklerdir.

Her Leninist önümüzdeki sürece bu bilinçle hazırlanmalıdır. Sadece Kürdistan değil, bütün bu topraklar devrime akıyor.

 

Yenİ İnsan

Halkın Denizi

HalkinDenizi 1