Pazartesi, Ara 11th

GüncellemeSal, 23 May 2017 10pm

Profile

Layout

Menu Style

Cpanel

Öyle Bir Ufka Vardık Ki…

Lenin’e atfedilen bir sözü hatırlamanın tam zamanı: “Tanrı bizi dostlarımızdan korusun; düşmanlarımızdan korunmasını biz zaten biliyoruz.”

Savaşın sıcak cephelerinde birlik oluşturan partilerin, sıra parlamenter yöntemlere gelince, birbirlerine 180 derece farklı tutum olmaları bizi şaşırtmıyor artık. Nedenini biliyoruz, iki farklı veçhesi vardır bu çelişkin durumun.

Özünde uzlaşmacı ve oportünist olan siyasetler devrimci sınıfların desteğini almadan, uzlaşmaya çabaladıkları burjuvazinin kendilerini ciddiye almayacağını bilirler. Hem savaşta hem parlamentoda bulunmak, “her tarakta bezimiz olsun” saflığıyla pek alakalı değildir ez cümle. Çelişkin tutumun ikinci yüzünde, devrimin yarı aydınlanmış kesimlerinde hüküm süren parlamenter yollara duyulan o kör inanç bulunmaktadır. Dünyanın her köşesinde oportünizm, kendi ilkesiz politikasını, devrimin bu yarı aydınlanmış kesimleri üzerinden meşrulaştırır. Şimdi her iki açıdan da oportünizm çıkmazda. Ne egemen burjuvazi bir uzlaşma sinyali veriyor –tersine harıl harıl topyekun iç savaş hazırlığı yürütüyor- ne de devrimin yarı aydınlanmış kesimleri, o eski kör inançlarıyla davranıyor. O yüzden, iki sandalyede birden oturmaya hevesli dostlar, tarihlerinin en sıkıntılı parlamenter maceralarını yaşıyorlar.

Bu dostlardan birisi “Diktatör hileyle de olsa kazanır duygusunun yayılması”ndan söz ediyor. Ve “Eğer seçim sandıkları güçlü biçimde denetlenirse, bu hileleri önlemenin tümüyle olanaklı olduğu” güvencesini veriyor. Ne demek ‘tümüyle olanaklı’? Yani kesin, garanti. Bahsi edilen kör inancı yıkmak için sermaye elimize her Allahın günü tonlarca malzeme sunarken, bu inancı oportünizm nasıl da parlatma gayreti içinde! Öyle ki, o kadri mutlak partilerin bile veremeyeceği garantiler sunuyor. Bu kadar parlamenter budalalık muskası yazıldıktan sonra “faşizmin yıkılması, tekçi devlet biçiminin yerle bir edilmesi” içi boş kabuklara dönüşüyor.

Haliyle insan merak ediyor: Diktatörler hileyle kazanır “duygusu”nun bir karamsarlık, çaresizlik ifadesi olduğu sonucuna nasıl varılabilir? ‘Duygu’ lafıyla küçümsenen, hafifsenen o bilinç, gerçekte, burjuvazinin emekçileri denetlemekteki en güçlü araçlardan birinin, genel oyun, artık ömrünü tamamladığına dair kesin kanaat içeren yüksek devrimci bir bilinçtir. Ve elbette, hiçbir zaman unutmuyoruz; her düzeydeki devrimci bilinç gibi nihai sonucuna, yani devrimin en temel sorununa iktidar hedefine yönelik mücadele biçimleri ve araçlarıyla tamamlanmadıkça, zaman içinde çürüyerek bir umutsuzluk kaynağı olur. Oportünizm tam da bunu yapıyor. O yüksek bilinci daha ileri taşımak yerine, genel oya dair kör inançları parlatacak boş garantiler bağışlayarak, umutsuzluk kaynağı haline getiriyor. Boş bir çaba. Çünkü sağolsun, dinci-faşist iktidar her şeyi öylesine açıktan hoyratça yapıyor ki, bugünlerde altı yaşında bir çocuk bile bol keseden dağıtılan o garanti muskaların boşa çıkaracak bir dizi hileyi, hurdayı bir çırpıda sayıp dökebilir.

OHAL, propaganda yasakları, açık ölümcül tehditler ve kitlesel gözaltılar hepsini bir kenara koyalım, seçmen listelerini kimin hazırladığını anımsamak yeter: İçişleri Bakanlığı. Hoş, YSK hazırlasa ne olacak? Yani isterseniz her sandığın başına konabilecek onar tane denetmen bulun, çok farklı sandıklarda aynı kişinin, onlarca farklı seçmen kimliğiyle oy kullanmasını denetleyemezsiniz. Aynı adreste 50-60 seçmenin göründüğü haberleri de mi bir şeyler anlatmıyor? Kaldı ki, çıkan bu haberler talihsiz kazalarla ‘muhalif’ adreslere kote edilenlere işaret ediyor. Bir de, dinci faşist iktidarın sadık tebaalarının kaç seçmene ev sahipliği yaptığını bir düşünün. Bugüne dek pek çok kez ayyuka çıkan, bilgisayar üzerinden yapılan milyonluk seçmen tahrifatlarını sayamıyoruz bile. Oportünizme bir tavsiye: Siz, siz olun aman ha seçimler üzerine böyle garantili konuşmalar yapmayın. Uzlaşmaya çalıştığınız burjuvazinin sizi ciddiye alması epey zorlaşır.

Öte yandan, parlamenter kör inancı besleyen hayırcı propaganda bu koşullarda başka bir tehlikeyi daha barındırıyor: İki partili sisteme kan taşımak. YSK geçen hafta akla ziyan bir genelge çıkardı: Referandum propagandasını yalnızca partiler yapabilir deniyordu. Amaç çok açık: Hayırcıları CHP mitinglerine ve kampanyasına mahkum etmek. Böylece açık çatışmalar eşliğinde devrim ve karşı-devrim saflaşmasını son haddine taşıyacak bir süreci, başkanlık sistemlerinin tümünün olmazsa olmazı, “ikili parti” tiyatrosuna çevirmek! Tekelci sermaye bu tiyatronun gong zilini duymayı çok isterdi, bu oyuna kendi pembe-kızıl kostümleriyle katkı sunan oportünizme –küçümseme duygusunu bastırabilirse eğer- bir minnettarlık duyardı. Ama o cenahta da, hayaller Barcelona, gerçekler Yozgat. Çünkü gerçek sınıf mücadelesi ve karşılıklı ilişkileri, referandum süreci ilerledikçe burjuva paniği artıracak ölçüde keskin.

Evet demeyenlere yönelik baskının kitlesel gözaltılara varması, hatta cezaevlerini adli mahkumlardan boşaltan düzenlemeyle, bu gözaltıların hangi ölçülere tırmanacağının işaretleri, hemen söyleyelim, sandıkta evet oylarının üstünlük sağlamasına yönelik değil. Köle ruhlu yandaş kalemşorlar bile itiraf ediyorlar, bu türden açık tehdit yöntemleri, evet oylarının tabanını zayıflatıyor. Evet sonucu için bugüne dek işe yaradığı onlarca kez kanıtlanan hile-hurda yöntemleri yeterliydi, bu denli açık baskıya gerek yoktu. Ancak, referandum tartışmaları sırasında şu gerçek açığa çıktı. Toplumun ezici çoğunluğu “Bunlar seçimle gitmezler” kanaatine sahip. Bu yüzden, referandum sürecini devrimci sınıflar genel bir karşı saldırıyı örgütlemek için kullanıyor. Gerçek sınıf ilişkileri göz önüne alındığında, referandum sonucu ister evet çıksın, ister hayır, bunun genel bir isyanı ateşleyeceği reddedilemez bir olgudur. Bunu ham halat kafalı dinci faşistler bile görebiliyor. Tüm o silahlı pozlar, bunun için verilmiyor mu?

Kürt halkının tutumu sözlerimize kanıttır. HDP’li vekiller defalarca ifade ettiler: Halk genel oy yöntemiyle hiçbir değişim olmayacağına kesin kanaat getirmiş durumda. Öyleyse bu aynı halk, Somer adlı araştırma merkezinin bulgularına göre, neden %90 oranında sandığa gideceğini ifade ediyor? Genel oy ve seçimlere güvensizlik bir veri ise, bu tutumun nedenini “boykot, evetin işine yarar” mantığıyla açıklamak mümkün olmaz. Ne de olsa Kürt halkı, ister evet isterse hayır çıksın, sonucun yalnızca dişe diş kavgayla alınacağını biliyor. Bu bizim iddiamız olsa, uzlaşmacılar kuşkuya düşebilirlerdi. Ama bizzat HDP yöneticilerinin söyledikleri bir kanıttır. Öyleyse Kürt halkının ezici bir oranda ‘Hayır’dan yana tavır koymasını, yüksek bir bilinç ve uyanıklığın sonucu olduğunu söylemeye hakkımız var. O da şudur: Ayaklanmanın suçunu karşı tarafa yüklemek.

“Bunu biz değil, siz kışkırttınız” diyebilmek, bir ayaklanmada çoğunluğu ve kararsızları kazanmanın temel taktiklerinden birisidir. Pek çok başarılı ayaklanmanın ardında, bu moral üstünlüğü, saldırı hakkını üstlenme becerisi yatar. Kitle halinde, bir ordu misali diyelim, hayır tutumuyla hileli sonuçlar üzerine bir isyan inşa etmek, Kürt halkına, Türkiyeli emekçilerle aynı zeminde buluşma imkanları sağlıyor. Son iki yılın büyük kahramanlıklar ve büyük acılarla dolu tecrübesi, yiğit Kürt halkında, birleşik devrimin, zaferi kazanmanın vazgeçilmez koşulu olduğunu öğretmişti.

Benzer bir durumun, Türkiye’nin emekçileri arasında da hüküm sürdüğünü öne sürebiliriz. Çok geniş bir kesim, sonuç ne çıkarsa çıksın, hiçbir şeyin değişmeyeceğini bildiği halde, referandum üzerine hararetle tartışıyor, taktikler arasındaki farkı kavramaya çalışıyor. Yine aynı kesimler, hileli sonuçların galebe çalacağını bilmelerine rağmen bu süreci topyekun bir karşı hamlenin bahanesi olarak görüyorlar. Sonuç evet çıkarsa “Hırsız var” diyebilecekler, hayır çıkarsa, “Gücümüzden korkup hile yapamadılar, öyleyse hiçbir şeyin değişmeden kalmasına izin vermeyelim” diyecekler.

Peki devrimci öncü ne diyecek? Hileli sonuçların patlatacağı öfkeden nasıl yararlanacak? Bu durumda oportünizmin nasıl davranacağını biliyoruz. Çökmüş bir moralle, halkı savunma hattı kurup, mevzileri koruma kavgasına çağıracaklar. Hayır sonucu çıktığında ise “Oh, moralimiz yerine geldi hiç olmazsa” deyip kumdan kalelere hücum ettikleri çocuk oyununa devam edecekler.

Proletaryanın devrimci öncüsü, tek başına kalmanın cesaretini kırmasına asla izin vermemeli. Çünkü dostlarımız değil, ama devrimci kitleler bizi yalnız bırakmayacak. Korkunç acılarla boğuşan Kürt halkı sağanak gibi yağan ölüm tehditleri altındaki Alevi emekçiler, IŞİD kafasının kölesi haline gelmeyi reddeden kadınlar, işsizlik cehenneminde kavrulanlar, fabrika cehenneminde pişen işçiler…

“Öyle bir ufka vardık ki” diyordu şair “artık yalnız değiliz.”

Umut Çakır