Pazara Kadar Ortaklık, Mezara Kadar Düşmanlık

İlk iddia, bir zaman RTE’ye epeyce yakın olmuş bir vekilden geldi, Saray ailesi Katar’a sığınabilmek için kendilerine mülk satın alıyorlar ve her an kaçmaya hazır bekliyorlar diye. Elbette, yalnızca ‘kulis’lerde kulaklara fısıldandı iddia. Derken, meclis araştırma komisyonuna ifade veren eski MİT Müsteşarı, “Suikast olabilir” deyiverdi. Somut bilgiye değil, tecrübeye dayanarak bir öngörüde bulunduğunu eklemeyi unutmadı.

Uzun yıllar devletin tepesindekilerin ayak oyunlarını izlemiş, hatta bizzat tertiplemiş deneyimli bir ajanın, herhangi bilgiye dayanmadan böyle sarsıcı bir iddiayı dile getirdiğini sanmak, en hafif deyimle saflık olurdu. Öyleyse egemenlerin yönetici zirvelerinde zehirli kara bulutların dolaştığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Meseleye dair olgular, kulis söylentilerinden ibaret değil. Manzarayı tamamlayan birkaç ayrıntıyı biz hatırlatalım. 15 Temmuz’dan bu yana çevresine özel kuvvetlerden bir abluka kurulan H. Akar ve o geceki tutumu oldukça şaibeli görülen H. Fidan, yanlarına hiçbir hükümet yetkilisi almadan birlikte Moskova’ya gittiler. Orada Suriye üzerine yapılan görüşmeleri, Dışişleri değil, ama bizzat TSK duyurdu. Derken, bu kez Ankara’ya ABD genelkurmayı Dungard damladı; ne Saray’a ne Çankaya’ya uğradı. Akar’la oturup Rakka ve Musul üzerine ciddi bir ültimatomu tartıştı. Ve var olan uzlaşmayı gözetleyecek bir Amerikan subayını karargaha monte etti. Bu kadar önemli bir görüşmeden sonra ne beklersiniz? Akar’ın koşa koşa Saray’a gidip konuyu rapor etmesini, öyle değil mi? Ama hayır, Akar yanına kuvvet komutanlarını topladı, ta Urfa’ya gitti. Artık Genelkurmay binasında konuşulan her şeyin, anında Saray’a ulaştığını biliyor olsa gerek.

Tüm bu ayrıntılar, yönetici zirvelerde bir şeylerin fena halde ters gittiğinin açık işaretleridir. Anlamı şu:15 Temmuz’da pas pas gibi çiğnenen TSK, kendine yeni manevra alanları açıyor; generaller partisi geri dönüyor. Üstelik bu kez, 15 Temmuz’da yarım kalan işi tamamlamak niyetiyle.

15 Temmuz’un bir cemaat tertibi olduğuna hala inanmaya devam edenler, saflıklarına doymasınlar. Karanlıkta kalan sorular aydınlanmaya başladıkça, darbeye zemin hazırlayan en ciddi meselelerden birinin, “küçülmemek adına büyümek” politikasındaki yarılma olduğu daha net görülebiliyor. Darbeye girişenler, stratejik değişimin felaketli sonuçlarını tahmin ediyordu, ancak onlar da en az hükümet kadar, içeride devrim karşısında zorlanan rejimin bu maceracı adıma ihtiyacı olduğunun farkındaydı. Sonunda hükümet ve darbeciler ‘büyüme’ konusunda geçici bir uzlaşmaya vardılar. Darbenin asıl yürütücüleri işbaşında kalmayı sürdürdü. Ancak, hükümet tarafından altları boşaltıldı. En geniş tasfiyeler, planlama ve koordinasyondan sorumlu kurmay subaylarla, hava kuvvetleri arasında yaşandı. Çünkü uzlaşmaya güvenmeyen dinci-faşist parti, yakın çevresini özel harekâtçılarla bir koruma kalkanı örebiliyorsa da, uçakla seyahat etmenin büyük tedirginliği bitmedi, havada tümüyle korumasızlar. Bu yüzden, pilotsuz kalan savaş uçakları, hangarlarda beklerken, hükümet pilot açığını sivil havacılıktan karşılamayı denedi. Hamaset ve “vatanseverlik” nutuklarıyla dolu davet mektupları, binlerce pilota ulaştırıldı. Fakat, “beka” sorunuyla boğuşan Devlet-i Ali’ye olumlu cevap veren sivil pilot sayısı, sadece 25. Vatanseverliğin bu dört dörtlük çöküşü , “büyüme” stratejisinin yol açtığı yıkımın yanında, sadece bir yan hasardır.

Söz konusu stratejinin sonuçları, dış politikanın “diplomatik” bir başarısızlık örneğinin çok ötesine geçmiştir. İki koldan Ortadoğu bataklığına sürülen TSK, El-Bab önlerinde YPG, Esat ve Rusya’nın hava savunma sistemi marifetiyle durduruldu; Rakka hevesleri kursakta kaldı ve yanlış, hesapsız bir hamle yapmaması için ABD’li bir subay bekçi niyetine karargaha kamp kurdu. Irak ve İran, açıktan UKH ile yakınlaşmaya başladı, hatta Bağdat’tan Öcalan’ın serbest bırakılması çağrıları yükseldi. Dinci-faşist parti ise, büyüme stratejisinden geri adım atmanın, kelleler uçuran diyetini ödememek adına, daha kapsamlı bir dış savaşın hazırlıklarına hız verdi. G. Kürdistan sınırlarındaki büyük askeri yığınak, HDP’lilerin tutuklanması, Cumhuriyet Gazetesine baskın, yüzlerce dernek ve yayının kapatılması, geniş kapsamlı bir dış savaşın hazırlıkları biçiminde okunmalıdır.

Gelişmeleri, emperyalist efendiler de aynı minvalde okuyorlar. Ankara’nın büyüme (işgal) stratejisinin, Ortadoğu’da sadece Rusya ve İran etkisini kalıcılaştırdığını görüyorlar. O yüzden hemen her gün Ankara’yı NATO’dan çıkarmakla üstü kapalı tehdit ediyorlar. İşte, generaller partisi en çok bu gelişmeden korku duyuyorlar. Üstelik emperyalist efendilerin NATO kartlarını, bu gidişatı durduramayan TSK’ya salladıkları pekâlâ biliyorlar. Her Türk subayı bilir ki, NATO şemsiyesinden çıkan bu orduyu, önüne gelen pas pas niyetine çiğnemeye başlar. TSK üzerinde belirgin etkisi bulunmayan Avrupa ise, “müzakerelerin dondurulması ve ekonomik ambargo” tehditleri ile doğrudan tekelci sermaye üzerinden oyun kuruyor. Böylece, 15 Temmuz’da belirsizliğin yarattığı karmaşayla birbiri içine girmiş saflar, giderek netleşiyor, yeni bir darbe girişiminin zemini daha güçlü döşenmiş oluyor.

Tüm bu gelişmeler devrim açısından nasıl bir önem taşıyor? Manzaranın kendisi buna yeterince cevap vermekte. Bu kez, büyük ihtimalle askeri bir darbe biçiminde değil (çünkü ordunun bunu başaracak emir-komutası, mecali, morali yeterli değil) ama kanlı tasfiyeler biçiminde yürüyecek süreç, dinci-faşist parti ve yönetimini darmadağın edecek bir dizi sarsıntıya neden olacaktır. Nüfusun devrimci yığınlarını öfkeyle kaynaştıran, geride kalanları ise ancak tedirginlik ve korkuyla teslim alabilen bir hükümetin baş aşağı gidişi, hiç kuşkusuz, milyonların alanlara akacağı büyük gedikler açacaktır. Hangi ölçüde bir patlamayla karşılaşacağımızı şimdiden kestirmek zor. Ancak, son zamanlarda, en başta Kürt halkı, tüm devrimci yığınların, kısmi protestolarla yetinmek yerine eylemi sürekli ertelediği ve bunun kaptaki basıncı olağanüstü arttırdığı göz önüne alınırsa, sarsıcı tasfiyelerin, yakın geçmişimizdeki ayaklanmaları kat kat aşacak bir devrimci enerjiyi açığa çıkartacağını söylemek mümkün.

Havanın ağır kokusunu alan ve Yenikapı ruhunu bir çırpıda unutup “Ne darbe, ne diktatör” söylemiyle öne çıkan CHP, böyle bir patlamanın sonuna dek gitmemesi için, şimdiden sübap görevine soyundu. Reformizmin açıktan, oportünizmin dolaylı yollardan, kitleleri CHP kuyruğuna takmaları kesinlikle önlenmelidir. Eğer bunu başarırsak, zafere dek sürecek o yürüyüşü başlatmış olacağız.