SAVAŞ VE AYAKLANMA

Türkiye ve Kürdistan’da bir ayaklanma havasının hakim olduğu düşüncesi neredeyse genel kabul görüyor. Dinci faşist iktidarın kalemşörleri bile, devrimin toplumsal ordusunun “sessizliği” karşısında bir ürküntü içindeler.

Sosyal reformistlerin ve oportünistlerin aksine bu kalemşörler “sessizlik” durumundan karşı-devrim lehine bir umut değil, bir patlamanın, bir ayaklanmanın işaretlerini görüyor ve korkuyorlar. Küçük burjuva sosyalistleri ise birleşik devrimin toplumsal güçlerinin bu sessizliğinden “yenilgi” havası sonucunu çıkarıp umutsuzluğa kapılıyorlar.

Oysa dinci faşist iktidar ve faşist devlet her gün attıkları adımlarla ayaklanmayı besleyen yeni yeni damarlar açıyor; taze güçlerin ayaklanma saflarına katılmasına zemin hazırlıyorlar. Son bir kaç haftada Kürdistan’da izlediği şiddet politikası buna bir örnektir. Son işkence, katliam ve terör dalgasından sonra Kürdistan’da parayla satın alınmış aşiret liderleri dışında faşist devleti destekleyen bir kişi bile bulunamaz artık. Kürt halkının ezici çoğunluğu birleşik devrimin yanında.

Birleşik devrimin toplumsal güçlerine sürekli yeni, taze güçler katılıyor. Başta üniversiteler olmak üzere, devletin hemen bütün kurumlarından tasfiye edilerek açlık ve yoksulluğa itilen on binlerce kişi, yakınlarıyla birlikte birleşik devrimin saflarına kayıyor. Küçük esnaf ve yoksul köylü, ekonomik krizin ağır yıkımı altında dinci faşist iktidara karşı birleşik devrimin ya yanına kayıyor ya da tarafsız kalıyor.

Aleviler, dinci faşist iktidarın katliam yapmasından büyük endişe duyan bu ezilen kesim geçmişten beri çoğunlukla birleşik devrimden yana olmakla birlikte son yıllarda dinci faşist iktidarın dinci katil sürülerini himayesine alarak her türlü desteği vermesi nedeniyle şimdi birleşik devrimin saflarında kitlesel ve sağlam biçimde yer almaktadır. Aleviler, dinci faşist katil sürülerinin devlet güçleriyle birlikte yapacakları kitlesel katliam girişimlerinden duydukları endişeyle, birleşik devrimin saflarına akın etmekle kalmıyor ama aynı zamanda ciddi biçimde silahlanıyorlar da..

Dinci faşist iktidarın, korku salmak amacıyla, yandaşlarını silahlandırıp, örneğin “Halk Özel Harekat” adı altında alenen sokağa salması Alevilerle birlikte oldukça geniş bir kitlenin devrim saflarına akmasına neden oluyor. Dinci faşist iktidarın silahı ters tepiyor.

Şimdi birleşik devrim kanallarını besleyen “yeni” bir kaynak ortaya çıkıyor. Bu, Suriye ile girişilecek topyekün bir savaştır. “Yeni” dememizin nedenini okur hemen anlayacaktır. Gerçekte Türkiye uzun yıllardır Suriye ile ilan edilmemiş bir savaş içindeydi. Türkiye bu savaşı bugüne kadar dinci faşist katil sürüleri üzerinden, yer yer kendi resmi silahlı unsurlarını da katarak yürüttü. Ancak El Bab’ın işgaliyle bu durum değişmeye ve süreç doğrudan iki devletin karşılıklı topyekün savaşına evrilmeye başladı.

Bu gelişmeye önceki makalelerimizde işaret etmiştik. Tespitimizde yanıldığımızı gösterecek bir gelişme, işaret yok. Aksine, IŞİD’in El Bab’tan çıkarılmasıyla, son haftada “işte hendek işte deve” diyebileceğimiz noktaya gelindi. Türkiye şimdi ya Rusya’ya verdiği sözü tutarak geri çekilecek ya da orada işgalci olarak kalıcı olmaya; yani birileri onu o topraklardan çıkarana kadar kalmaya devam edecek. Birinci şık yönünde hiç bir işaret yok. Ama aksi yönü gösteren sayısız işaret var.

Arap basını da artık iki devlet arasında savaşın kaçınılmazlığından söz etmeye başladı. “El Bab’tan sonra hedef Menbiç/Rakka” diyenlerin kendiliğinden El Bab’tan çekileceğini düşünmek safdillik olur. Rusya, çeşitli nedenlerle bu güne kadar Suriye-Türkiye savaşını önlemeye çalıştı. Pek çok cephede dinci faşist çetelere karşı yıllardır kanlı bir savaş yürüten Suriye de anlaşılabilir nedenlerle Türkiye ile savaştan uzak durmaya çalıştı.

Ama bu durum Suriye’nin kendini savaşacak güçte görmesine kadar sürebilir. O noktadan sonrası, muhtemelen Hatay’da bitecek bir savaştır. İlk işaretler gelmeye başladı bile. Faşizmin saldırgan doğasına uygun olan da budur.

Söylemeye gerek yok, savaş halk kitleleri üzerinde her anlamda ve her bakımdan büyük bir yıkım anlamına gelir. Ama benzer bir yıkım faşist devlet üzerine de kaçınılmaz biçimde çökecektir. Böyle bir savaşın ortaya çıkaracağı koşullar barış özlemi içindeki halk kitlelerinin bunu kendilerine vadedecek birleşik devrim saflarına kitleler halinde katılmasına neden olacak. Savaşın ilk işaretlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte halk kitlelerinin, yoksulların bu yöndeki taleplerinin işaretleri de gelmeye başladı. Şimdi en çok sorulan soru, “ne işimiz var oralarda” sorusudur. Geçerken söyleyelim, Leninistler, böylesi muhtemel bir savaşta “kendi hükümetleri”nin yanında değil karşısında yer alacak ve işçi sınıfına, emekçi kitlelere, Kürt halkına, Alevilere savaşın yaratacağı ortamdan birleşik devrim için, iktidarın ele geçirilmesi için yararlanma çağrısı yapacak.

Toplumun ezici bir kesimi çok açık biçimde ayaklanmadan, birleşik devrimden yana. Faşist devlet ve dinci faşist iktidar bu durumu, faşist milis güçleri örgütleyerek, terörle yıldırıcı bir hava yaratarak, korku salarak değiştirmeye çalışıyor. “HÖH” denen çetelerin arabalarla sokaklarda tur atmalarını, belediye zabıtalarının özel harekatçılardan, katillerden, dinci faşistlerden seçilerek milis gücüne dönüştürülmeleri, silahlı resimlerin aleni biçimde yayınlanması, saldırganların açıkça korunup kollanması vb böyle anlaşılmalıdır.

Dinci faşist iktidar, parayla, salam-sucuk-öğle yemeği kumanyasıyla ayarttığı toplumun tortu kesimine üniforma giydirip silahlandırarak, mafyaya yol vererek, ihale ve ulufe dağıtarak karşı devrime silahlı sivil ordu yaratmaya çalışıyor.

Ama bu adımların her biri toplumun diri kesimlerinin artan sayıda, kararlılıkla devrim saflarına kaymasına yol açıyor.