Salı, Kas 21st

GüncellemeSal, 23 May 2017 10pm

Profile

Layout

Menu Style

Cpanel

Mücadele Birliği | Makaleler

Çevre Sorunu Ekoloji Ve Sosyalizm

Burjuva çevre hareketinin etkisi kırılsa da halen varlığını sürdürüyor. Bu hareket özellikle sosyalist sistemin dağılmasından sonra kendisine bir alan bulmuş, etkin hale gelmişti. Bu dönemde çevre koruma, ekolojik dengenin bozulması adına kapitalizme yöneltilen eleştiriler hep sistem içinde kalırken onun yırtık söküklerini tamir etmenin ötesine geçemedi, asıl vurdukları yer ise sosyalizm deneyimleri ve giderek de marksist teorinin kendisi oldu.

Marx ve Engels'in ekoloji ve çevre üzerine bir şey söylemediği yazıldı, söylendi. Marx'ın ve Engels'in yaşadığı yüzyılda çevre sorunları ve ekolojik dengenin bozulması bugünkü boyutlarda değildi. Bu nedenle de insanlık açısından bu denli önemli ve acil de değildi. Buna rağmen Marx, “Kapital”de, Engels, “İngiltere'de Emekçi Sınıfın Durumu”nda konuyu ele aldılar; işçi sınıfının yaşamlarında, kapitalizmin onları mahkum ettiği çevre kirliliği ve sağlıksız yaşam koşullarının onların yaşamını nasıl olumsuz etkilediğini yarıntılı biçimde betimlediler.

Marx olsun, Engels olsun, pek çok konuda olduğu gibi ekoloji ve çevre sorununda da kendi çağlarının önlerine çıkardığı boyutuyla sorunu ele alırken, çoğu kez onu da aşarak konuya dair bir perspektif ortaya koydular.

Marx, “Kapital”de değerin analizini yaparken, değerin iki kaynağından, emek ve doğadan bahseder. Doğal nesneler olmadan emeğin değer üretemeyeceğini belirtir. Yine kapitalist büyük sanayinin gelişimiyle beraber doğanın ve onun bir parçası olan emekçi sınıfın, proletaryanın nasıl sömürüldüğünün üzerinde uzun uzun durur. Grundrisse'de doğanın nasıl yağmalandığına değinir. Ayrıca en başta Alman İdeolojisi olmak üzere marksizmin kurucuları pek çok çalışmalarında, yaşamın, insanla doğa arasındaki madde alışverişi temelinde hareket eden bir metabolizma olduğunu belirtirler. Yine kapitalizmin gelişmesinin kır-kent ayrımını nasıl derinleştirdiğini, insanla doğa arasındaki madde alışverişini bozarak doğayı nasıl tahribata uğrattığını, toprağı nasıl sömürdüğünü gösterirler. Verimi düşen toprağın verimini arttırmak amacıyla kapitalizmin kimyasal destekli tarımı geliştirdiğini; bunun bir sonucu olarak su kaynaklarının kirlendiğini, bunun da diğer canlı türlerinin yaşam alanlarını ve yaşamlarını nasıl bir yıkıma sürüklediğini gösterirler.

Belki Marx'ta ve Engels'te petrol türevleri ve sentetik madde üretimi ve kullanımının sonuçları üzerine pek fazla bir şey bulmak mümkün değildir. Ama dedik ya, insanlar, ancak önlerine çıkan sorunları çözebilirler. Bu bağlamda özellikle belirtmek gerekir ki, petro-kimya endüstrisi ve sentetik maddelerin dünyada bu kadar yaygın üretimi ve tüketimi, öncesi olsa da II. Emperyalist Savaş sonrasına denk gelir. Bunu hazırlayansa sermayenin bedavadan el koyduğu bilimin üretici bir güç olarak sermayenin hizmetine koşulmasındaki yoğunlaşmadır. Bu dönem, tekelci sermayenin daha çok kar uğruna muazzam büyüklükte bir meta kütlesi üretimini gerçekleştirmesiyle önceki dönemlerden ayrılır. Burada iki yanlı bir doğa tahribatı yaşandı. Bir yandan muazzam büyüklükteki meta üretimi için gereken hammadde miktarını elde etmek uğruna doğanın yağmalanması, sömürülmesi yaşandı. Öte yandan da tahribat daha da yoğunlaştı; üretim sürecinden arta kalan zehirli kimyasal atık madde miktarı yoğunlaşırken; tüketim sonucunda ortaya çıkan, doğanın kendisini yenilemesine yardımcı olabilecek atık maddelerin doğaya dönüşümünün olağan seyrinin bozulması, tahribatı daha da arttırdı. Öyle ki, bu tahribat daha önceki bin yıllarda görülmemiş bir düzeye vardı. Bu durum, emperyalist kapitalist sistemin dünya üzerindeki yaşamı daha önceki bütün evrelerden farklı olarak yeni ve yıkıcı biçimde etkilemeye başladığı bir aşamayı ifade ediyor. Küresel ısınma, karbon salınım dengesindeki bozulma, biyosferdeki yaşam koşullarını hızla bozmakta, giderek geri dönülmez bir noktaya doğru savurmaktadır. Bu duruma “çözüm” olacak burjuva sınıfın yaklaşımı ya “piyasa koşullarına” uygun kolaylıklar ya da “çevre vergisi” gibi önerilerden öteye geçmiyor. Burjuva çevre hareketlerinin durumu da bundan farklı değil. Burjuva bakış açısıyla hareket edenler, ekolojik dengeyi bozarak çevre yıkımını yaratan asıl olgunun kapitalizm olduğunu reddediyorlar. Oysa asıl sorumlunun sermayeye dayalı bu üretim sistemi olduğunu kabul etmeyen ve kapitalizme karşı çıkmayan hiçbir “çözümün” çözüm olamayacağı açıktır. Üstelik çevre felaketlerinden yaşamları doğrudan etkilenen halk kesimlerinin burjuva çevre hareketinin etkisi altında kalarak onların çizdiği sınırlar içinde bir mücadele sürdürmesi de, çevre felaketlerinin asıl yaratıcı olan tekeller tarafından yeni kar-sömürü alanları olarak değerlendirilmektedir. Organik tarımdan geri dönüşümlü eşya kullanımına dek bu görülüyor.

Küresel ölçekteki çevre felaketi açısından önemli bir paya sahip olan karbon salınımı ve sera gazlarını kontrol altına almak öyle tek tek ülkelerin üstesinden gelebileceği bir iş olmadığı için, bu kez uluslararası konferanslar, Kyoto vb. protokoller gündeme getirilmiş, ama yine de sonuç alınamamıştır. Bu gazların yayılımının gerek atmosferde gerekse biyosferde yarattığı tahribatı önlemek için gereken sınırlar belirlenmiş olsa da, kapitalizmin temelindeki kar dürtüsünün bu sınırları tanımadığı açıktır. Çünkü tekeller arası rekabet ve kapitalist üretimin doğayı yağmalaması hükümet kararlarıyla önlenebilecek bir şey değildir. Emperyalist merkezler, çevre vergileri, protokoller vb. yollardan "çevre koruma", "ekolojik denge" politikaları geliştirip uygularken, aslında çevre felaketlerinin önlenmesi için gereken ekonomik maliyeti, tekeller yerine tüm toplumun sırtına yüklemektedir.

Kapitalist piyasa temelinde hareket eden çevre-ekoloji politikaları, sermayeye dayalı üretimin doğal zenginlik kaynaklarının kısıtlılığını ve bunun da sermaye birikimine hizmet etmesinin gerekliliğini bir ön kabul olarak alır, almak durumundadır. Bu nedenle emperyalist kapitalist sistem öncelikli olarak hem emperyalist merkezlerde, hem bağımlı ülkelerde emekçi yığınların ve geniş halk kitlelerinin değil, kapitalist karların azami ölçüde artışını, bu birikimi güvence altına almayı amaçlar. Burada burjuva devlet doğal ve toplumsal kaynakları piyasada alınıp satılan bir mal haline getirir; işçilerin ücretlerine olduğu kadar, emek gücünün yeniden üretiminin toplumsal koşullarına da saldırarak sermayenin her alanda azami sömürüsünü garanti altına almaya yönelir.

İşçi sınıfı ve emekçi yığınlar açısından doğa kullanım değeri olarak insanların gereksinimlerini karşılayan bir işleve sahipken, sermaye, onu değişim değerine indirger. Kapitalizmin kendisinde var olan bu çelişkinin çözümü kapitalizm koşullarında mümkün değildir. Çünkü kapitalist üretim kendi doğası gereği meta üretimidir, değişim değeri üretimidir. Bir nesnenin meta olabilmesi içinse son alıcının bir gereksinimine cevap vermesi, yani kullanım değerine sahip olması bir zorunluluktur. Kapitalizmin kendisinde verili olan bu çelişkinin çözümü kapitalist üretim koşulları altında mümkün değildir. Bu çelişki ancak kolektif mülkiyet temelinde üretimin yapıldığı; insanlığın çok yönlü ve sınırsız gelişiminin sağlandığı özgür koşullarda çözülebilir. Çünkü burada üretim, artık değişim değeri üretimi değil, kullanım değeri üretimidir. İnsanların özgür ve birlikte evrimi, toplumun ve doğanın birlikte sürdürülebilir evrimine bağlıdır. Ki, bu evrim kapitalizm koşullarında mümkün değildir. Bu evrimin ön koşulu yeni ve daha ileri bir toplumsal sisteme geçiştir. Sadece sermayenin değil, insanın insanı sömürmesinin her biçiminin ortadan kaldırılması, insanın yeteneklerinin ve gereksinimlerinin çok yönlü ve zengin gelişiminin önünü açarak, doğa ve insanın uyumlu birlikte evrimi gerçekleşebilecektir.

Üretim araçlarının ortaklaşa mülkiyeti gerçekleştiği zaman, ancak o zaman gerçekleşecek olan kolektif üretimin ve insani gelişimin özgürleşmesi sağlandığı gibi, doğa bilimiyle insan bilimi de birleşip tek bilim halini alacaktır. Bu koşullar altında bütün toplumun ekolojik dengeyi de içeren insanla doğanın uyum içinde ortaklaşa evriminin yolunu açacak bilimsel gelişmeye bağlı olarak teknolojik gelişme de bütün toplumun ortaklaşa denetimi altına alınacaktır. İnsanal tarihe bu geçiş, insanı gerçek anlamıyla ilk defe özgürleştirecek insanla birlikte doğanın da kurtuluşunu sağlayacaktır.

Yenİ İnsan

Halkın Denizi

HalkinDenizi 1